http://www.yeniyol.org/yeniyol/

COLA’LI CACIK ve IŞIĞIN ÖYKÜSÜ Bölüm II: (Dilek Özbek (Mimar-Turizmci))

COLA’LI CACIK ve IŞIĞIN ÖYKÜSÜ
Bölüm II:
IŞIK


İşte Türk Solu’nun karanlık başyazarının geçen bölümdeki iddialarına konu olan resim:


















Geçen bölümde; yazıya konu edilen resmin,’’www. yeniyol. org ‘’ adlı sitedeki, M. Toros Gürkaya’ya ait ‘’Yeniyol ve tecritteki Öcalan’’ yazısının üstünde yer aldığını ifade etmiştik.

Sanırım; karanlık Türk Solu yazarının, sitedeki pek çok yazının üstündeki pek çok resim yerine bu resmi seçmesinin de kendi karanlığına yaraşır bir nedeni olmalı:

Öyleyse bu karanlığı da aydınlatalım. Bunu yapabilmek için; resimdeki şahısların KİMLER olduklarını sayalım; kimliklerinin ve Anadolu mozayiğindeki yerlerinin teker teker kısaca açıklamasını yapmaya çalışalım:

Resimdeki Şahıslar, sırasıyla:
1- Yunus Emre, 2- Şeyh Bedrettin,
3- Resneli Niyazi, 4- M. Kemal Paşa,
5- Mustafa Suphi,6- Dr. Hikmet Kıvılcımlı,
7- Süvari Binbaşı Fethi Gürcan,
8- Mahir Çayan, 9- Deniz Gezmiş,
ve tecritteki
10- Abdullah Öcalan’dır.



1- Birinci resimdeki ‘’sarıklı’’ şahıs; ünlü halk ozanımız Yunus Emre’dir.

Yunus Emre
(1238- 1328)


YUNUS EMRE; Selçuklu Devleti’nin yıkılıp; Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan; Ahmet Yesevi tasavvuf (felsefe) okulunun Horasan erenleri- alperenleri’ndendir.

Bir dönemin bitiş ve yeni bir dönemin başlangıç konağının bir yanı ‘’Babai isyanları’’ tabir edilen ortaçağ köylü isyanları; bir yanı ticaret yolları üzerinde bulunan, ‘’sınıflılık’’la çürümüş medeniyete yapılan sayısız ‘’sınıfsız’’ göçebe Moğol akınlarının çalkantıları, ilişki ve çelişkileri, isyan ve tevekkülleri (boyun eğiş) ve de bu türden bir kaotik durumun; tasavvuf (felsefe) ve şiirinin önemli isimlerindendir.

Osmanlı devletinin manevi kurucularından olan, ilk Osmanlı Padişahlarına ‘’İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’’ öğüdünü veren ve Osman Gazi’nin yönetimi esnasında da danışmanı olan Şeyh Edebali’ler, Yunus Emre’nin dergahına ‘’eğri odunu bile yaraştıramadığı’’ piri Taptuk Emre’ler, Hacı Bektaş- i Veliler, Geyikli Baba’lar; Ahmet Yesevi’nin mürit ve takipçisi eren- alperenlerdir.

Bu isimlerden; Yunus Emre’yi Taptuk Emre dergahına yolladığı rivayet olunan Hacı Bektaş Veli, Osmanlı Devletini kuran 400 ilkel- komüna gelenekli kandaş Gaazi (İlb)’e dayalı Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi.

Hacı Bektaş-i Veli
(1281-1338)

Yeniçerilerin savaşa ‘’Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang- i Muhammedi, Nur-i Nebi, Kerem- i Ali, sultanımız, pirimiz Hacı Bektaş- i Veli ! ‘’ diyerek savaşa başlamaları; tarihi kökenini Osmanlı Gazi (ilb)’lerinden alarak ilerisinde Birinci ve İkinci Meşrutiyet’lerin, devamında Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun, sonrasındaki 1960 ihtilalinin ve 9 Mart devrimci ihtilal girişiminin arkasında yatan ‘’ahilik’’ esaslı tarihsel- devrimci ‘’kandaşlık’’ geleneğinin ‘’jön-Türklük, proletarya aydınları’’ da denilen ‘’asker- sivil’’ aydın eylemciliğimizin kendi tarihimizden kök alan gelenekselliğini ortaya koymakta da ışık tutacak niteliktedir.

Gerektiği zaman savaşçı dervişler olarak ‘’Alperen’’ adını alan, savaşan ve savaşın ‘’ruhu’’ olan bu dervişler; ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’nın ‘’kalbdeki dem’’ (kan) ve ‘’ruh-u hayvani’’ (canlılık ruhu) sözleriyle tanımladığı ‘’bilginler, bilge kişiler’’ dir.

‘’Yukarı Barbarlar (kentlileşmiş, yerleşikleşmiş ‘sınıfsız’,’kandaş’ toplum insanı- y.n) kandaş toplum- y. n) için, medeniyetin (tefeci- bezirgan sınıf hakimiyetli toplum- y.n) bilginleri hocalık etti. İskender’e babası, Aristo’yu öğretmen seçti. İskender:

‘Başlangıçta en büyük hayranlığı Aristo’ya karşı besliyordu. Onu babasından az sevmediğini söylüyordu, çünkü babasının yalnız hayatını almıştı, Aristo ona iyi bir hayat sürmeyi öğretmişti.’(Plutarque ‘Vied’ Alexandre’ Paris / s. 38)

Orta Barbarlar (kentlileşmemiş, göçebe ‘kandaş’ toplum insanı-y.n) için yetiştiriciler: Hristiyan dünyasında keşiş havariler, İslam dünyasında tarikat şeyhleri, ermişler oluyordu.

‘Meğer Osman’ın halkı arasında bir şeyhi aziz varidi, Edebalidirlerdi. Gayet sahibi kemalattan idi. Velayeti (ermişliği), kerameti zahir olmişidi. Halkın mu’tekadı idi.(inanılan- y.n)’(Neşri / s. 82)

Halk Osman’ı başbuğ seçince (meşhur rüya ortaya çıktı).

‘Şeyh eytti:’Ya Osman, müjdegani olsun! Sana ve senin evladuna kim hak teala saltanatı verdi….ve hem kızım mal hatun sana helal oldu.’ (Mürit Turgut ilerisi için mektup isteyince):

‘Osman eytti:’Ben yazu yazmak bilmezem. İşte bir maşraba ve bir kılıcım var, sana vireyim’ dedi. (Neşri /s. 82) ‘’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Tarih- Devrim- Sosyalizm / s. 435)


Maşrapası ve ok- yayından, belki bir de baltasından başka hiçbir ‘’şahsi’’ eşyası olmayan, okuma yazma da bilmeyen, seçimle ‘’başbuğ’’ (reis) olan bu Osman Gazi; göçebe ilkel komüna yaşam konağındaki orta barbar Kızılderili askercil- şeflerini andırıyor, daha sonraki ‘’saraylılaşmış’’ Osmanlı Padişahlarından farklı olarak.

Osmanlılığın kuruluş aşamasındaki ‘’yeniçeri’’lerinin hocası, pir’i olan bu ahi evran, aynı zamanda Selçukluluğun yıkılış döneminde yaşanan, Baba ishak (Baba Resul) ve Baba İlyas’ın önderlik ettiği derebeyliğe karşı yapılmış, ortaçağ köylü ayaklanmalarının en önemlilerinden olan Babai isyanlarının da, Horasan erenlerinden olan ikiliye bağlı bir militanıdır aynı zamanda.

Kısacası, gerek sınıflılığın batağına sapına dek batarak çürümüş ve çözülmeye başlamış Selçuklu’nun yıkılış, gerekse kuruluş aşamasındaki sınıfsız Osmanlı’nın devlet oluş öyküsünden bugüne; çeşitli gelenek, felsefe ve edebi söylencelerle toplumumuza halen daha maya ; ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’nın benzetişiyle ‘’kan’’ ve ‘’ruh’’ teşkil eden; eren ve alperenlerimizdirler.

Bu resmin betimlemeye çalıştığı Anadolu mozayiğindeki en birinci sırayı teşkil edişleri, bu ilkel- komüna özlü ‘’devrimci’’ kimlikleri, 600 yıllık ‘’geleneksel’’ ihtilalciliğin, başlangıç konağındaki bu; ayrımsız ‘’insan sevgisi’’yle yüklü satır ve mısralarından ‘’ışık’’ saçmaya devam eden ‘’birleştirici’’ ve ‘’paylaşımcı, kandaş’’ kimlik ve üretkenlikleri nedeniyledir.

Bu erenlerin Gökçe Fırat’ınki vari ‘’kafatasçılık’’tan farklı ‘’insan’’ sevgisini ifade eden

‘’Tevrat ile İncil’i, Furkan ile Zebur’u,

Bunlardan beyanü, cümle vücutta bulduk.

Yunus’un şiiri hak, cümlemiz dedik sadak,

Kanda istersen anda HAK, cümle vücutta bulduk.’’
(Yunus Emre)

mısralarından sonra; lafı daha da fazla uzatmadan, karanlık tiryakilerine gene Yunus Emre’den mısralarla yanıt verelim.
Gökçe Fırat türü başyazarların ‘’kulağına küpe olması’’ dileğiyle:

‘’İlim okumaktan gerek kendözünü bilmektir

Kendözünü bilmezsen sen hayvandan betersin

Kılarsın riya namaz, günahın çok hayrın az

Dinle neye varır söz, Cehennemde bitersin’’
(Yunus Emre)

2- İkinci resimdeki ‘’takke’’li ve ‘’aksakal’’lı kişi; Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, ‘’Yalnız Türkiye devrim tarihinin değil, bütün insanlık için sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici büyük kahramanıdır.’’ (Sosyalist Gazetesi / 20 Ocak 1966) dediği; Nazım Hikmet’in ‘’Şeyh Bedrettin Destanı’’ şiirine konu olan; Kadı İsrailioğlu Simavnalı Şeyh Bedrettin’dir.

Simavnalı Şeyh Bedrettin Mahmud Rumi
(1359- 1420)

Dr. Hikmet; konuyla ilgili makalesindeki satırlarına şöyle devam eder:

‘’Bu büyük devrimcinin hayatı ve yaşadığı devrin olaylarına kısaca bir göz atacak olursak şunları görürüz:

‘’Şeyhin zamanına dek medeniyetler, dıştan gelme barbar akınlarının tarihsel devrimi ile yıkılırlardı. Şeyhin zamanındaki Aksak Timur akını o çeşit dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Sosyal devrim imkânsız olduğu için muazzam bir medeniyetin yıkılışı antika destanlarda "tufan", dinlerde "kıyamet" adını alıyordu. Şeyh Bedrettin bu şuursuz medeniyet yıkılışları yerine, insanlığın biricik ve sürekli gelişimini sağlayacak şuurlu devrimi, başka deyimle: Tarihsel devrim yerine sosyal devrimi geçiren en şuurlu ve en orijinal büyük devrimcidir. O bakımdan, sosyal devrimler çağı demek olan modern çağın ilk en önemli müjdecisidir.

Şeyh Bedreddin, kendi çağdaşları sayılabilecek olan İslâm medeniyetinin Aristotales'i İbnî Haldun (1332-1406) dan da, Batı dünyasında Wicleften sonra ilk din reformcusu Çek papazı Jean Huss'ten de önemli kişidir. Gerçi İbnî Haldun : Aksak Timur gibi uykuda gezer "Cihangir"lere metelik vermeyecek değerde moral taşır. Aynı metelik vermeyişi şeyh'te de buluruz. İbnî Haldun toplum ve tarih kanunlarını Marks-Engels'lere müjdeci olurca izlemiştir. Bu dahiyane buluşları, yâşadığı büyük pratik olaylardan sezmiştir. Ama, bulduğu prensipleri, içinde yaşadığı tarihsel ve sosyal şartlar yüzünden, pratiğe uygulamayı düşünememiştir. Şeyh Bedrettin, teori ile pratiği en canlı, en insancıl yükseklikte sosyal sentezine ulaştırmıştır…


…. Şeyhin ataları, Rum Selçukluları sarayından uzaklaşınca, Bağdat'ta bir çeşit bilim hânedanı kurmuş oldular. Ancak, zamanın yaman kargaşalıkları ortasında kılıç ve baş kesin rolü oynuyordu. Her sahici müslüman, bilimi kılıç gibi kullanmak zorundaydı: Göçebe geleneğinin medeniyet ülkücülüğü kişileri ister istemez hem EVLİYA (Hâvâri, hem MÜCAHİD (kutsal asker) demek olan GAAZİ (şövalye) yapıyordu. Şeyhgil de soyca yarı bilgin, yarı mücahit kesildiler…’’

(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Sosyalist Gazetesi / 1966- 1970 /1- 7)


Şeyh Bedrettin’in isyanını ise şu şekilde anlatır:

‘’… Şeyh burada boş durmayıp; en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'i halkı teşkilâtlandırmaları için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı... Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve bir kısım topraklardan ağa-bey takımını atarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, kardeşçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan (şimdiki Manisa) valisini üzerlerine gönderdi.Teşkilâtlanmış köylüler Valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde tepelediler.

Bu sırada Şeyh Bedrettin İznik’ten kaçarak Bulgaristan’ın Deliorman bölgesine gitmişti. Börklüce Mustafa'nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet bu sefer de Sultan Murad'ı büyük bir kuvvetle üzerlerine gönderdi. Zaten bunu bekleyen Börklüce kuvvetleri "düşman ordusuna on bin balta gibi daldı."

Kahramanca çarpıştılar. 8 bini öldü. Diğerleri esir edildiler. Bu olayı, devrimci şairimiz Nâzım Hikmet; "Şeyh Bedrettin Destanı" kitabında şöyle destanlaştırır:

"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini..."
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Sosyalist Gazetesi / 22 Aralık 1970)


Özetçe; gene insanların ezilmesine, zulme ve sömürüye karşı çıkan; tüm insanları ve insanlığı ayrımsızca, birleştirici bir yaklaşım içerisinde; bunun dışında ‘’beraberce’’ ve ‘’paylaşımcı’’ olunabilecek bir yaşam kurmaya yönelten; bu nedenle 8.000 müridiyle birlikte idam edilmiş; bir büyük devrimci daha ve ‘’sosyal devrim’’le buluşmuşluk olarak bir ‘’ilk.

Türksolu başyazarı şaşırmıştır eminim ki; zira kendisi, oradaki zamanının giyim- kuşamı içindeki biri sarıklı, diğeri takkeli iki HALK değerini; o boyna halüsinasyonlar gören (neden acaba?) zavallı cüce beyniyle Fethullah Gülen falan zannetmiş olmalı. Ama böyle de olamaz. Zira kendisinin başyazarı olduğu Türk Solu Dergisinin çıkarttığı ‘’Antiemperyalist 2005’’ yıllığının kapağında; başyazarın ‘’ Sarp Kuray hakkında yeterince fikir veriyor’’ dediği Anadolu mozayiğinde yer alan resimlerden Şeyh Bedrettin’in, Fethi Gürcan’ın, Deniz Gezmiş’in, Mustafa Suphi’nin, M. Kemal Atatürk’ün resimleri yer alıyor. Fark şurada ki; ‘’Türk Solu’’ nun içeriksiz bir yaklaşımla ve yalnızca ‘’içi boşaltılmış devrimci maskeler’’ olarak kullanma amacıyla ‘’ATA’sını satma’’ babından yan yana sıralanmış bu resimler; bizim mozayiğimizde ‘’tarihin ışığı’’ olarak içerikleriyle yer almaktalar. Başyazarın Yeniyol’la problemi; zamane ‘’Kadrocularının’’ kendi öz ‘’Yön’cü ATA’’larının ‘’devrimciliği, içerik boşaltarak koflaştırma maharetleriyle yaşanmışlıkları itibariyle de devrimci olanların; o içeriğin kendisine sahip çıkıyor ve gerçekten sahip çıkabilecek tek güç oluşlarından kaynaklanmaktadır.

Şeyh Bedrettin’in Anadolu mozayiğindeki yeri; Osmanlılığın kuruluştaki ‘’kandaşlık ruhu’’ndan kök alarak; toprakta kuruluştaki paylaşımcı ‘’dirlik düzeni’’nden uzaklaşarak derebeyileşmiş olan Osmanlılığa karşı yapılmış; toprakta, ahi teşkilatlı köylülüğe ve imalatta ‘’lonca’’ teşkilatlı zanaatçiye dayalı; gene her türlü ‘’kafatasçılıktan’’ uzak bir halk ‘’hak arayış’’ sosyal devrimci ‘’fiili’’ ve ‘’Varidat’’, ‘’Teshil’’ kitaplarında açıkladığı ‘’fikri’’ önderi olması nedeniyledir.




3-Üçüncü resim: Makedonya’lı İttihat Terakki’ci RESNELİ NİYAZİ BEY’e aittir.

Kolağası Resneli Ahmet Niyazi Bey ve arkadaşları
(1873- 1913)

‘’ABDÜLHAMİT istibdatına karşı ilk başkaldırıyı başlatıp kapitalizmin beşiği Avrupa’dan özgürlük rüzgarları estiren Namık Kemal’ler, 1908’de Makedonya dağlarına çıkıp özgürlüğünü ilan eden Resneli Niyaziler gençliğimizdi.’’
(Sarp Kuray / Yol Dergisi/ Eylül 1979 / İlk Adım:Teşhis, Tarihsel Devrimciliğimizden Sosyal Devrimciliğimize)


‘’…Rumeli’de Türkleri yok etmek politikasına, bu alçak manevraya ne kadar karşı olduğumu kendilerine birkaç kez anlatmış, bunu önlemek için Türklüğün şerefine yakışır bir biçimde birliğin sağlanması yolunda çalışacağımı, ordunun da bu yolda kararlı olduğuna devlet baskısına değil, ülkenin bütünlüğünü sağlama yolunda hizmet eden İttihat ve Terakkiye bağlı olduğumu kendilerine anlatmak istemiştim….

……Türk, Arnavut, Bulgar, Rum, Ulah, Sırp, hepimizin aynı toprağın çocukları olduğumuz için eşitliğe dayanan bir devlet yaratmamız için çalışmamız gerektiğini anlattım.’’
(Resneli Niyazi Bey / Anılar / s.61- 62)

Diyen Resneli Niyazi Bey; Osmanlı Devleti’nin , pre- kapitalist tefeci- bezirgan sermaye gelişkinliği nedeniyle çöküşe ve çözülmeye; yanı sıra emperyalizmin doğu pazarını ele geçirmesine karşı dağa çıkmış; Osmanlı kurucusu ‘’gaazi’’ilb (alp- şövalye)lerin Osmanlılığın yıkılış döneminde yeniden canlanmaya başlayan ilkel komünalist ruhun, kuruluştaki ‘’Kızılderili ruhun’’, yıkılıştaki ‘’ilk’’lerindendir. Anadolu mozayiğindeki yeri de bu anlamdadır.

4-Dördüncü resim: Anadolu Halkları Birinci Anti- Emperyalist Kurtuluş Savaşı Başkomutanı ve Başöğretmeni Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya aittir. Mozayikteki devrimci yeri tartışmasızdır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk
(1881-1938)

22 Ekim 1922 tarihinde ‘’Bir yandan Batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecek’’ sözleri, ‘’başyazarın andığı ve Sarp Kuray’a ait olduğunu söylediği ‘’yeniyol.org’’ sitesinin en tepesinde, Mustafa Kemal resminin hemen yanıbaşında yer alan; Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi MUSTAFA KEMAL PAŞA!

‘’… milli mücadelenin temel taşlarını oluşturan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ilkeleştirilen “ Türk- Kürt kardeşliğinden “, “ biri diğerinin hakkına tecavüz edemez” ilkesinden, Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı ilk Misakı Milli taslağında kendi el yazısı ile var olan “ kavimlerin ortak vatanı ve halkları” tespitinden yola çıkarıyoruz. Yine Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’deki ( Eskişehir- İzmit konuşmaları) “ Türkiye halkı mevzu bahis olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahib-i salahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevdih etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmek doğru olmaz “ tespiti bizim için temel teşkil ediyor.’’ (Sarp Kuray / Sakarya Savaşı- 1920’lerin Güncelleşmesi / Öcalan) /30- -8- 2005)

sözleriyle; aynı Osmanlı’yı ilkel- sosyalist temelde kuran; tefeci- bezirganlığın çürüme- yozlaşma- çözülme sürecinde; dünyadaki emperyalizme karşı kazanılmış ilk Kurtuluş Savaşına kurmaylık ederek yıkılışına ve yerine Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna önderlik eden ‘’Gaazi’’ (ilb) geleneğinin; Jön- Türklükle süren ‘’aydın eylemciliği’’nin, sosyal devrimcilikle melezleşmiş teşkilatlılığının başkomutanı.

Sefere koyulurken; Müdafa- i Hukuk’larda teşkilatlı Anadolu burjuvazisini bir yana koyarsak, Kuvva- i Miiliyeci yanıyla; Osmanlılığı kuran, Osmanlılık pre- kapitalist tefeci- bezirganlığın elinde çürüyerek çözülmeye başlayıp emperyalist işgale uğratılarak hepten köle edilmek istenilen Anadolu halklarını; ‘’ayrımsızca’’ birlikte savaşmaya ve sonra beraberce ‘’sömürüsüz, paylaşımcı’’ yaşamlarını kurmaya çağıran, tarihteki geleneksel öncülerinin ‘’kandaş’’ ruh ve tutumu içerisindeydi.

Emperyalizme karşı kazanılan ‘’İLK KURTULUŞ SAVAŞI’’, her fırsatta ‘’İzinde! ’’ olduklarını söyledikleri halde; kelimenin ‘’izne çıkmak, izinli olmak’’ manasıyla ‘’izinde’’ olanların ‘’kafatasçı’’ yolundan gerçekleşme olasılığı dahi taşımayan bir büyük anti- emperyalist savaşımızdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti; toprakları üzerinde yaşayan tüm halkların, tüm inanışlardaki Anadolu insanının; özellikle de Türklerle Kürtler’in hep beraberce, omuz omuza emperyalizme karşı verdikleri bu savaşın sonucunda kurulmuştur. Emperyalizmin; iç çelişkilerimiz ve kuruluştaki dayanışmacı, paylaşımcı, ilkel komünalist ruhtan uzaklaşıldıkça parmağında oynatır, çözülmeye ramak kalmış bugünkü durumumuzda Kürt ve Türk tüm Anadolu insanımızın sarılması gereken ‘’birleştirici, toparlayıcı’’ yaklaşım; bu nedenle ‘’1919’ların güncellenmesi’’nde yatmaktadır.

Gökçe Fırat gibileri ‘’maşa’’ olarak öne süren ‘’ATA’’ sını satanlar toplulukları; ömür boyu ‘’İzinli’’ de olsalar; bizler gördüğümüz tüm baskı ve işkencelere rağmen, yıllarca mapus yatsak da, bugün ‘’ağırlaştırılmış müebbet’’ cezalara sırf bunları söylediğimiz için çarptırılsak da ne izinliyiz, ne de bunları söylemekten vazgeçeceğiz. M. Kemal’in; emperyalizme karşı verdiği Halk Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş; bir yanı 600 yıllık ilkel- komüna geleneğine dayalı ve ‘’izne çıkmış’’larca emperyalizme peşkeş çekilerek yarıda bırakılmasının geri kalmışlığının tek ‘’çare’’ si olan Anadolu Halkları Demokratik Devrimciliği’nin ‘’İzindeyiz!’’.

5- Beşinci resim: Kurtuluş Savaşı yıllarındaki ilk ‘’komünist hareket’’ önderlerinden Mustafa Suphi’ ye aittir.

Mustafa Suphi
(1883- 1921)

‘’Türkiye’de sosyalist hareketin ilk önderleri, devrimci aydınlardır. Ülkemizde sosyalist hareketi başlatan bu devrimci aydınlar, Ortadoğu toplumunda siyasal gelişmenin ana dinamiğini oluşturan tarihsel devrimci eylemcilik içinden yetişmiş, orada şekillenmiş ve sosyalist mücadeleye bu kanaldan gelmişlerdir.

Bu önemli bir nokta, çünkü Türkiye’de tarihsel devrimci eylemcilikten (bu bizim yayınlarımızda 600 yıllık gelenek olarak da geçer) ilk kopuşmayı temsil eder….
….Demek ki 1919’larda Jöntürk eylemciliği içinde yetişmiş ve Avrupa’da sosyalizmle tanışmış devrimci aydınlar, Tarihsel devrimci eylemcilikten kopuşarak SOSYAL DEVRİMCİLİĞE doğru hareketlendiler. Türkiye devrimci hareketinin başlangıç konağında üç eğilim görüyoruz.

Birinci eğilim ve örgütlenme, Sovyet Devrimi ve daha sonraki iç savaş ateşi içinde yetişmiş Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Onbeşler Girişimi.’’
(Sarp Kuray / Paris Konferansı- Partizan Yolu’nun Feshi ve Yeni Yönelişimiz / 1988 / s. 11)


İttihatçı Terakki kökenli M.Suphi’nin Bolşevik düşüncelerle tanışması, 1914- 1915 yıllarındadır. Ekim devrimi sonrası Moskova’ya giden M. Suphi; Halk komiseri Stalin’in yardımcılarından Mir Seyit Sultan Galiev’in sekreterliğini üstlenir. Rus iç savaşına katılması da bu dönemde olmuştur.

‘’Mustafa Suphi’nin öncülük yaptığı ve tarihimize Onbeşler girişimi olarak geçen devrimci yönelişin arkasında, Sovyet devrimi sonrası, iç savaş yıllarında verilmiş mücadeleler ve etkilenmeler yatar. 1914 yılında Sinop zindanından kaçarak Çarlık Rusyası’na geçişiyle başlayan ve esir kamplarında, Müslüman halklar içerisinde, Türkiyeli esir asker ve subaylar arasında, devrim sonrasında, karşı- devrimci ayaklanmaların bastırılması sürecinde, 12. Ordu içindeki mücadeleleriyle, yayınladığı gazetelerle Mustafa Suphi bir birikimi temsil etmektedir. Onu ve Onbeşler girişimini kavrayabilmek için, Paris’te öğrenci iken Jean Jaures’ten etkilenişinden başlayarak, Anadolu’ya geçişine kadarki süreci dikkatle etüd etmek gerektiğine inanıyorum.

Mustafa Suphi’nin öncülük yaptığı Onbeşler Girişimi, Halk İştirakiyyun Fırkası ve onun etrafındaki Çerkes Ethem birlikleri, devrimci güçlerin silahlı direniş temelinde Kurtuluş Savaşı’na katılabilme yönelişinin somut göstergeleridir.

Mustafa Suphi, Azerbaycan’da esir Türk subay ve erlerinden derleşik (1000 kişilik) bir Bolşevik Türk Alayı kurma ve onunla Kurtuluş Savaşı’na katılmayı planlamış, bu yolda hazırlıklar yapmıştır.
‘’Yeşil Ordu’’ denemesinde ise o dönemin en aktif ve örgütlü silahlı milis gücü olan Çerkes Ethem kumandasındaki Kuvvay-ı Seyyare ile yakın ilişkiler kurulmuştur.

Demek ki hem Mustafa Suphi öncülüğündeki Onbeşler girişimini, hem de Halk İştirakiyyun Fırkası ve Yeşil Ordu denemesini, Kurtuluş Savaşı koşullarında Sosyalizm adına silahlı direniş zemininde hareketlenmeler olarak alabiliriz. Bu iki kanal hem silahlı direniş içinde var olmaya hazırlanıyor, hem de kendi çapında bir öncülüğü ele geçirme iddiası taşıyor.’’
(Sarp Kuray / a.g.e. / s. 11)


Mustafa Suphi; üzerinde durulması gereken devrimci değerlerimizden birisidir. her şeyden evvel, ‘’tüm dünya ezilen halk, sınıf ve tabakalarının elbirliğiyle; dünyayı savaşsız- sömürüsüz, insanca paylaşım içinde yaşanılabilir kılma’’ hedefli bir dünya görüşü olan paylaşımcılık esaslı komünizm, her ne kadar bu anlamda ‘’globalist’’ bir içerik taşısa da; bu globalizm türü asla emperyalizmin ne Birinci, ne İkinci Pazar Paylaşım savaşlarında; ne de şu an emperyalist ülke- şirketlerce sürdürülmekte olan emperyalist globalleşme karşısında ülkesine ve ülkesinin ezilen halklarına, milliyetine, kültürün sınırlarına sahip çıkmama içerikli bir globalizm türü değildir.

Sanki şu an evrensel planda sürmekte olan emperyalist- globalizmin ‘’yeni dünya düzeneğini’’ yeni bir ‘’pazar düzenleme’’ süreci değilmişcesine ele alıp bu çözülme sürecinde kendi toplumsal değerlerine sahip çıkmayanlar; emperyalist ülke- şirketlerin avadanlıklarına dönüşmekten ne kendilerini, ne de halklarını koruyamazlar.

O nedenle ‘’tarih’’ in, özellikle kendi özgün ‘’ilk’’ değerlerimizin öğretici ışığı olmadan; bu karanlığın kuşatmasını yarmak da olası değildir.

Mustafa Suphi’nin sekreterliğini yapmış olduğu (Gürcü) Stalin’in yardımcısı Türk asıllı (Tatar- Başkurt) Sultan Galiev; devrim sonrasında Stalin tarafından önce hapsedildiği, sonra da boğdurularak öldürüldüğü hücresinde kendini savunmak için yazdığı ‘’Ben Kimim?’’ yazısında şöyle söylüyor:

‘’İşte bu da Ankara… Meğer biz bu hareketin ta başlangıcında, hareket yeni doğmaya başladığında, belli bir güç ve enerji harcayarak onu kendi elimize alamaz mıydık? Evet, yapabilirdik, tamamen olmasa da en azından yarı yarıya bunu yapabilirdik. Neden yapamadık?

Çünkü, biz ona dikkat etmedik, önem vermedik. (Yoldaş Lenin, Sovyetler 8. Kongresinde, Kemalistler’i ‘Türk Ekimcileri’ diye nitelemişti.) (ben kalınlaştırdım- y.n.) Onun önemini anladığımız zaman ise kimin tarafını tutalım diye bocalamaya başladık: Mustafa Kemal mi, Enver mi, yoksa Enverci ‘solcular’ mı?

Neden biz olaylara yön veremedik?

Neden 1920 yılına kadar Türk komünistleri (Mustafa Suphi ve onun grubu) ile kesinlikle ciddi olarak ilgilenmedik? (ben kalınlaştırdım.- y.n.)

Neden biz onları bazı yoldaşların (ki böyleleri vardı) saldırılarından korumadık; neden onlara güvenmedik ve kendilerini Türkiye’ye o zaman gönderdik ki, onların oralarda açıkça görülmeleri artık doğru değildi (bu, M. Suphi ve yoldaşlarının feci ölümüne sebep oldu). Oysa daha önceleri Türkiye’de öyle bir ortam oluşmuştu ki, orada Sovyet Rusya’nın ve Sovyet hakimiyetinin otoritesi korkunç derecede yüksekti; herhalde M. Kemal, 20’li yıllarda ’Komünist Partisi’ni’ boşuna kurmamıştı. (ben kalınlaştırdım.- y.n.)

Ve şimdi… Kemalist Türkiye bizim düşmanlarımızla hareket etmekte, en azından onlarla oynamaktadır. Neden?.. Çünkü, orada bizim adamlarımız yoktur…

Benzeri soruları Hindistan ve Çin devrim hareketleri konusunda da sormak mümkündür. Neden biz, Çin’de Sun Yat Sen’e yönlenmemiz gerektiğini devrimin tam altıncı yılında anlayabildik? Veya neden aynı konuda Hindistan’da da şaşkınlar gibi bu kadar uzuzn uzadıya dolaştık?

Bence bir dönem (18- 19- 20 yıllarında) vardı ki; tüm Yakın ve Ortadoğu’da devrim ateşini alevlendirmek için fevkalade uygun bir zemin oluşmuştu.

Türkiye’de Ankara hareketi, İran’da Küçük Han hareketi, Afganistan’da İngiliz karşıtı ihtilal, Kuzey Afrika halklarının milli kurtuluş hareketleri; güçlü bir temel oluşturmuşlardı ve buna dayanarak dünya burjuvazisine karşı organize bir mücadele verebilirdik. Fakat biz bu fırsatları kullanamadık. (ben kalınlaştırdım- y.n.)’’
(Halit Kakınç / Destansı Kuramcı Sultangaliev / s. 45- 46)


Bu satırlardan; Mustafa Suphi’nin; Sultangaliev’in önderlik ettiği ve idam edilip yıllarca kendi ülkesi içindeki ve dışındaki sosyalist camia tarafından susuşa getirilmiş olsa da bugünkü ‘’üçüncü dünya halklarının babası’’ olarak gitgide üstü örtülemez hale gelen ‘’Doğu Halkları Enternasyonalizmi’’ nin fikri ve fiili öncülerinden de olduğunu; zamanın hem Sovyetler, hem Ankara, hem de her ikisi arasındaki ilişki- çelişkilerinin çarkları arasında; belki de bu tür bir enternasyonalizme sıçranılamadığı için hem Sovyet, hem de Türk devrimlerinin tamamlanamadığı için geri düşerek şimdiki emperyalist globalizmin çöküş- çözülüş çemberine düşüşüne de neden olan şartların çarkında; öğretmeni Sultangaliev’le birlikte ilk öğütülenlerden olduğunu da öğrenmiş oluyoruz.

Mustafa Suphi, Anadolu mozayiğimizde bu yanıyla da bir ‘’ilk’’ olarak ciddiyetle incelenip irdelenmesi gereken devrimci bir kişilik olarak yer almaktadır.

6- Altıncı resim: Dr. Hikmet Kıvılcımlı

Dr. Hikmet Kıvılcımlı
(1902- 1971)

Piriştine doğumlu Dr. Hikmet Kıvılcımlı; yalnızca Türkiye toplumuna ve halklarına değil; tüm dünya halklarına da Marx ve Engels’in tamamlayamamış oldukları ‘’tarih öncesi’’ toplumların gidiş kanunlarını Marksist Diyalektik ve Tarihi Materyalizm yöntemiyle ele alıp inceleyip yerli yerine oturtarak kattığı boyutla; tüm doğu toplumlarının bilimsel açıdan algılanabilir oluşunu sağlamış; bu anlamda evrensel çapta bilimsel hizmet vermiş bir bilim adamımız olup, düşünce ve devrimci mücadelesi uğruna 69 yıllık yaşamının 22 yılını hapishanelerde geçirdi.

Kendisi de 19 yaşındayken Yörük Ali Efe çetesinden Kurtuluş Savaşına iştirak eden bir askeri tıbbiyeli olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı; 23 yaşındayken,1925 yılında gerçekleştirilen TKP 2. kongresine delege olarak katıldı. Bu tarihten itibarenki yaşamı; cezaevi, bilimsel araştırma ve basın- yayın faaliyetleri, örgütlenme faaliyetleri arasında geçen Dr. Hikmet Kıvılcımlı; 1930 yılında, 28 yaşındayken; Şeyh Sait isyanı nedeniyle çıkartılmış olan Takrir- i Sükun Kanunu’nun baskıcı uygulamalarına rağmen cezaevinde kaleme aldığı ve zamanın TKP Merkez Komitesine sunduğu, ‘’İhtiyat Kuvvet:Milliyet (Şark) adlı eserinde, şöyle diyecekti:

‘’Türkiye Komünist Partisi’ne iki görev düşüyor: Bir, Mazlum Kürdistan halkı ile bağlanmak; İki, bir Kürdistan Komünist Partisi’nin kuruluşunu kardeşçe hazırlamak… Bu iki görev de hiç olmazsa bugün için teorik olmaktan çok pratiktir. Ata binmek, ata binmekle olur. Ve teori, ancak pratik ile atbaşı gidecektir.’’

Elbette 1930’lu yıllardaki ‘’köprülerin altından çok sular aktı’’. Ancak bu; konuyla ilgili en baskıcı yaklaşımların olduğu bir dönemde bu dürüst devrimcinin; problemi ele aldığı ve konuya sahip çıktığı gerçeğini ve bu sahip çıkışa karşı zamanın sosyalistlerince susuşa getirilmiş olduğunu atlamamızı gerektirmez.

Ardından geçen yıllar içinde ülkemizin yakın ve uzak tarihine ve hemen her türlü problematiğine dair yüzlerce ciltlik eser üretmiş olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı; bakın insana dair ve onun ayrılmaz bir parçası olan ‘’tapınç’’ konusuna nasıl bir açılım getiriyor:

‘’ Tapınçlar konusu doğrudan kutsallaştırma prosesine ve insan zihninin işleyiş yasalarına bağlıdır. Burada ikincisine giremeyeceğiz. O apayrı ele alınacak başlı başına bir alandır. Fakat dolayısıyla eğilmiş olacağız. Çünkü her ikisi de bir arada bulunur; toplum ve kişi gibi…

İnsan toplumu da, canlı türlerinin gelişim kanunları benzeri kendi kanunlarına uyar. Ancak o kanunların kökleri çok derinlerde kaldığı ve büyük sansürlerde toplum biçimleri katmanları altında gömülüp kaldığı için insan toplumunun gidiş kanunları olabileceği bile önemsenmedi ve asla kavranmadı. Tarihte hiçbir gidiş kanunu bulunmadığı iddialarına dek sapıldı.

Oysa üzerinde hiç durulmak istenmeyen, insan toplumunun doğadan gelme, ilk doğal ham pırlantası; çekirdeği olan Komüncül toplum, tarihin bütün kilitlerini açabilecek BİRİCİK anahtardır. Çünkü en ilk temel çekirdek olması itibariyle, toplum biçimlerinin bütün gelişimi kanunlarını kendi içinde saklar.

1- İnsan toplumunun Komün temelinde parçalanış ve derleniş (kendisini yeniden üretme) yasası:

Toplum biçimleri sürekli olarak komün çekirdeği temelinde parçalanışa ve toplanışa uğrayarak kendisini yeniden üretir. Parçalayıcı ve derleyici rol oynamış görünen tarihsel ve sosyal devrimler de; onlardan çıkagelmiş sınıflı toplum medeniyetleri ve rejimleri de aynı temellerden kalkarak hep komün temellerini yeniden üretmek uğruna açılıp kapanırlar.

Bu yüzden o devrimlerin ve rejimlerin liderleri de birbirlerine paralelleşirler. Birtek (aynı) akışın sonucu olurlar.

Toplumun parçalanışları, sosyal sınıflar, tabakalar, zümreler, kişiler yönünde artarak sürerken, toplumun insanlık ölçüsünde kolektif derlenişi de artarak sürer. İkinci büyük savaştan sonra, görünür- görünmez parolaların hep ‘’Bir tek Dünya’’ parolalarında ifade buluşu tesadüf değildir; demek parçalanışın ölçüleri evrencil boyutlara ulaştıkça derlenişin ölçüleri de bir tek insanlık kolektivizmini vurgulamak zorunda kalır.

Toplumun parçalanış ve derleniş yasasının sebebi nedir? Bu yasayı da güden daha temelli yasalar var mıdır?

Evet! Bunun en genel sebebi, toplumun ilk çekirdeğinde yer alan yasaları aşamamak zaruretlerinden kaynak alır.

Bunlar üretici güçlerdir.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Allah- Peygamber- Kitap / s. 7-8)


Dr. Hikmet Kıvılcımlı; onlarca ciltlik eseri ve mücadelesiyle; düşünce ve davranış alanında dünyaya, özellikle biz ve bizim gibi doğu ülkelerinin meselelerine ışık tutmuş bir ‘’ilk’’ devrimci şahsiyettir; bilmiyle, dünya çapında eninde sonunda klasikleşmesi kaçınılmaz bir ‘’ilk’’ BİLİM emekçimizdir. Bu nedenle tarihin ışıklarından oluşan Anadolu mozayiğimizde ışıldayan bir yere sahip bir eskimeyen değerimizdir.

7- Yedinci resim: Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’a aittir.

Fethi Gürcan
(1922- 1964)

Sarp Kuray’ın; ‘’ Dr. Hikmet Kıvılcımlı İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz adlı eserinde İnkılap-İrtica bölümünde bu konu ile ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır “Yerli İrticaı temsil eden bir avuç (tefeci-bezirgan) kapitülasyonlar mekanizmasıyla ecnebi sermayenin gizli, açık soygununa ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı Türk ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkılaptan yana geçti. Çünkü milletimizin ayakta kalan (şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu idi.

Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya , Cemal Gürsel Paşa’ya kadar: Rusçuk yaranından milli kurtuluş komitesine kadar ileri gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın güttüğü ordu oldu. Osmanlı çöküş devrinde (sanki ecnebi sermayeye kul olacakları bilinmiş gibi) adlarının başına birer “abd” (kul, köle) sözü bulunan padişahların (Abdülmecit, Abdülaziz, Abdülhamit) istibdatları boyunca, vatan ve hürriyet aşkına asker ocakları (Kuleli, Tıbbiye, Harbiye) beşik oldu. 1876’da Abdülaziz’i tahttan indiren, 1908’de Meşrutiyeti dağda ilan edip Abdülhamit’i tahtından indiren, 1919-1923’de istiklal savaşıyla saltanatı müzeye kaldıran hep o genç ordumuzdu.”

Bu tespitten sonra iki noktanın altını çizebiliriz.

1. Tabii ki biz bu yazıda “ordu” derken, her zaman “Ordu Gençliği’nden” söz ediyoruz. Yoksa “ordu fosilleri” ile bunun, bahsini ettiğimiz “ordunun” bir ilişkisi yoktur.

2. Geleneksel aydın eylemciliğinden söz ederken: “Laleyi isterse soylu bir çiçek, dilerse boynuna takılmış kızgın demir anlamına çekiverir. Sen edebiyata, şiire, müziğe, tiyatroya, romana, davula, zurnaya bak” cinsinden şark aydınlarından ve onların arada sırada bize “başöğretmenlik” yapan “nöbetçi aydın” tavırlarından söz etmiyoruz. Bizim bahsettiğimiz ülkenin bunalım konaklarında daha ziyade davranış özelliği gösteren bu uğurda her şeyini fedaya hazır tarihsel ve soysal devrimcilerdir.

İşte devrimci Binbaşı Fethi Gürcan ve arkadaşları bu “Ordu Gençliği” eylemciliğinin en yiğit halkalarından biridir. Onlar Türkiye tarihinde bir kilometre taşı olmuşlardır. Bir yanlarıyla: 27 Mayıs politik devrimiyle başlayan ordu gençliği demokrasisi diye adlandırabileceğimiz bir dönemin yaratıcısı ve teminatı olmuşlardır. Diğer yanlarıyla da devrimci birikimleri korumak anlamında silahlı ayaklanma yaparak iktidara yürümüşler ve yenilmişlerdir. Bu genç subayların topluma kazandırdığı 61 Anayasası ve demokratik haklar, 1980’lere kadar etkisini gösteren güçlü bir devrimci hareketin doğmasına neden olmuştur.’’
(Sarp Kuray / Haziranda Ölmek Zor / 27- 06- 2005 / Yeniyol. org


Türk solu başyazarı Gökçe Fırat’ın ifade ediş biçimiyle Sarp Kuray’ın piyonu olan Ömer Gürcan’ın:

‘’Osman Deniz’in anılarından detayı öğrendik. Bir de o gün cezaevindeki mahkumlardan... Mahkumlar hiçbir şey görmemişler. Sadece babamın idama yürürken kararlı ayak seslerini anlatıyorlar. Bu gururlu yürüyüşün çıkardığı ayak seslerinin, hala kendilerinin tüylerini ürperttiğini söylüyorlar. İdamdaki şakacı ve kararlı tavrının, tüm idamı seyredenleri sarstığını öğrendik anılardan. “Benden korktuğunuz için beni asıyorsunuz. Ama ben korkmuyorum. Ben ihtilalciyim. Bin Fethi Gürcan feda olsun bu vatana” diye haykırarak, kendi iskemlesini tekmeliyerek yaşama veda etmiş. Babam yaşasaydı, ‘68’in tüm sağ ve sol gençliği onun peşinden giderdi. Ne (Alparslan) Türkeş, ne de sol görünümlü cuntalar barınamazdı gençliğin içinde.’’
(Ömer Gürcan / Em. Süvari Bnb. Fethi Gürcan Hakkında Yeni Harman’la Söyleşi /01- 02- 2005)
diyerek ‘’babasını satışa çıkardığı’’ (!!!);
Bu satışa; ‘’satış’’ iddiasının başyazarı olduğu derginin, Türk Solu’nun da;

‘’Ömer Gürcan
Fethi Gürcan'ın Harbiyelileri

“Ölümün karşısında ve tanrı ile adaletin huzurunda bulunduğum şu anda, Atatürk’e övgüler yazmak için kaleme sarılan şair kadar vicdanım rahat. Uğruna can verecek adamlar bulunduğuna göre, davamızın daha güçlü olarak yaşayacağına inanıyorum.
Ve diyorum ki Atatürk ölmüştür ama var olmakta devam ediyor. Şimdi ben de öleceğim ama Atatürk ilkeleri, ölümümle çok daha yüce bir değer kazanacak.”


Fethi Gürcan

çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar AYDEMİR’i
asacaklar GÜRCAN’ı
(Hasan Hüseyin-Haziran’da Ölmek Zor)’’ ve ardından uzunca bir ‘’içindekiler’’ listesi yayınlamak suretiyle; eksik olmasın, katkıda bulunduğu;

‘’12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi 27 Mayıs politik devrimi ile başlayan süreçte elde edilmiş bütün devrimci birikimlere düşmanca saldırmış bir NATO planıdır. Egemen sınıfların, parlamentodan bile geçiremedikleri “ekonomik önlemlerin” yolunu sonuna kadar açmış bir uygulamadır. “Çağ atlıyoruz” diyerek Türkiye halkının çanına ot tıkamışlardır. Bugün toplum olarak ortada duran perişanlığımız, yoksulluğumuz ve çürümüşlüğümüz hep bu politikanın sonucudur. ABD emperyalizmi tüm bu sonuçlarla tatmin olmayıp ülkemizi Ortadoğu batağı içine iyice çekmeye uğraşmaktadır. 1946'lardan bu yana emperyalizmin torbasına sokulan ve onun fedaisi haline dönüştürülen ülkemiz, bu kere de tam olarak bitirilmek istenmektedir.

Tam da Fethi Gürcan’ların zamanıdır. Bu yiğit devrimcinin insani vasıfları, mücadele azmi ve de “Türk halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın serüvenidir.” Diyerek aldatılmışlığın üzerine yiğitçe yürümesiyle yolumuzu aydınlatmaktadır.

Son sözü yine büyük usta Kıvılcımlı ile bağlayacak olursak, “başlangıçta İNSAN vardı: Her insan öteki insanla eşit Sosyalistti. Bu iyi anlaşılmadıkça, öne sürülecek her düşünce ve davranış, yalan, korku ve köleliktir” ( Sarp Kuray / a.g.e.)


600 yıllık kandaşlık esaslı ihtilalci geleneğin; 63- 64’lü yıllarda sosyalizmle buluşma noktasındaki devrimci lider olarak, Anadolu mozayiğindeki yerine konulmuştur.

Kendisini satmakla ilgili ‘’girişimci’’ leri (başta Türk Solu başyazarı gelmek kaydıyla) uyarırım:

‘’Her türlü hakkı, Türkiye halklarına aittir; satılamaz ve taklit edilemez!’’

8- Sekizinci resim: 1968 yılı Devrimci Gençlik liderlerinden Mahir Çayan

Mahir Çayan (1945- 1972)

68 Devrimci Gençlik önderlerinden SARP Kuray’ın aktarımıyla;

‘’DEV-GENÇ : Sosyalist mücadeleye doğru hareketlenen gençlerin oluşturduğu mücadele kanalının adıdır. Devrimci Gençlik, Türkiye’nin uzak ve yakın tarihinde bir gelenek olan tarihsel devrimci eylemcilikten kopuşarak sosyal devrimciliğe doğru hareketlenmeye başlamıştır. Gençlik ; geleneksel olarak “devleti” ve “memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğu duyan bu gelenekten kopuşarak “devleti değiştirmek ve dönüştürmek” amacı ile mücadeleye girmiştir.

DEV-GENÇ : Emperyalizme, sömürüye, şovenizme, adaletsizliğe karşı bir isyandır. Onbinlerce Türk ve Kürt devrimcisi omuz omuza aynı saflarda mücadele etmişlerdir. Binlerce yıldır, üretime ve modernleşmeye düşman tefeci – bezirgan sermayenin yani Doğu Gericiliğinin un ufak ettiği insan malzemesini, emek ekseninde insanlaştırma adımıdır. Bu anlamıyla da ülkemizdeki iki yüz elli yıldır var olan modernleşme ve özgürleşme hareketinin devamıdır. Emperyalizme ve işbirlikçilerine yani Batı Gericiliğine karşı da bir mücadele kalesidir’’
(Sarp Kuray / Cumhuriyet Devrimi / Dev Genç / Kürt Demokratik Hareketi)


Fethi Gürcan’ların ardından sosyalizmle buluşan 600 yıllık geleneğin, Kızıldere’de arkadaşlarıyla birlikte katledildiğinde yalnızca 27 yaşında olan bu aydın devrimci genç önderi; Anadolu mozayiğinin, Deniz Gezmişle birlikte elbette ki en genç, en temiz yüzlerinden, yakın tarihimizin en pırıl pırıl ışıklarından birisidir.

Kendi ağzından M.Kemal’e ve Kurtuluş Savaşına yaklaşımı ise; tüm gerçek devrimci önderlerinki gibi, nettir:

“ Kemalizm, Emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin Devrimci-Milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm bir burjuva ideolojisi veya küçük burjuvazinin veyahut asker- sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.

Kemalizm küçük burjuvazinin en sol , en radikal kesiminin, milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur... Dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler , bu bakımdan ülkemizin – kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğe dayanan – bir orijinalitesidir. Kemalistler için ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.’’
( Mahir Çayan / Bütün Yazılar / sayfa 398)


9- Dokuzuncu resim:
Gene 68 Devrimci Gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş’e aittir.

Deniz Gezmiş
(1947- 1972)

Savunmasında:

‘’Öğrenci hareketlerine gelince, Türkiye'de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu'ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye'de devam edegelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasa'ya Bağlılık Mitingi'ni de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik.
1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan Filosu'na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. 20'ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane haline getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı. Fikir özgürlüğünü ve Anayasa'yı paravan yapanlar "önceden Atatürkçü geçinirken O'nun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı." suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez.
Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun İstiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz. ‘’ (Türk Solu)


Diyen ve idam edilen bu 25 yaşındaki 68 kuşağı devrimci gençlik önderi de Mahir Çayan’la aynı 600 tıllık aydın eylemciliği geleneğinin sosyalizmle buluşmuş önder isimlerindendi ve Gökçe Fırat’ın bitmek tükenmek bilmeyen abuk, subuk saldırılarının hedefi olan Sarp Kuray’ın da, Ömer Gürcan’ın da ölene dek ve halen daha; arkadaşları idi. Tıpkı Mahir Çayan gibi… Yakın tarihin bir diğer en ışıklı DEVRİMCİ kimliği, hiç şüphe yok ki; DENİZ GEZMİŞ’ tir.

Türk Solu Dergisi’ni M. Kemal Atatürk’ten sonra, Che Guevera’nın yanısıra en çok ‘’sattığı’’ bir devrimci önderdir. Bu vesileyle Fethi Gürcan konusunda yaptığımız uyarıyı yineliyelim:

Deniz Gezmiş’in de ‘’Her türlü hakkı; Türkiye halklarına mahfuzdur! Satılamaz ve taklit edilemez! ‘’

Türk Solu’nun Ömer Gürcan’la en büyük problemlerinden birisi de; 68 kuşağından olan arkadaşı Tuncer Çelen’le birlikte çok sevgili arkadaşlarından olan Deniz Gezmiş hakkında yazdıkları ‘’Hesaplaşma’’ adlı kitapla; M. Kemal’in ve babası Fethi Gürcan’ın yanı sıra Deniz Gezmiş’in de ‘’ Türk Solu’nca içeriği boşaltılarak satışa çıkarılmasına engel olma çabaları nedeniyle olsa gerektir.

10- Onuncu resim, tecritte bulunan Abdullah Öcalan’a aittir.

Abdullah Öcalan
(1949- )

Bir bahriye teğmeniyken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bilimsel kılavuzluğu ile buluşmuş bir diğer 68 kuşağı Devrimci Gençlik önderi olan Sarp Kuray’ın 45 yıla varan devrimci birikimleriyle yerli yerinde yaptığı değerlendirmeye ve prensipcil yaklaşımına göre;

‘’Abdullah Öcalan savunmalarını ve bunların ışığında oluşturduğu toplumsal tasarılarını Türkiye halkına sunmaya başladığı andan itibaren, “komplo” nun ikinci ayağı uygulamaya konulmuştur. Önce bilerek veya bilmeyerek (bizi niyetler ilgilendirmiyor) bu tasarılardaki açılımlar kapatılmaya başlanmış ve Öcalan’ın görüşleri saklı bir duruma sokulmuştur. Zaman içinde de içi tamamen boşaltılmıştır. Bu süreçte ilk adım olarak “Taktik yapıyor” söylentisi yaygınlaştırılmış, sonraki adımda da tezlere ve tasarılara yönelik kapalı kapılar ardında ya da otel lobilerinde, sahil kentlerinde eleştiriler yapılmaya başlanmıştır. Kafalar tütsülendikçe, bu eleştirilerin ölçüsü arttırılmıştır. Kürt halkının ve silahlı güçlerin Abdullah Öcalan’a bağlılıkları bilindiğinden, tam bir şark kurnazlığı ile kimse açıktan eleştiri yapma cesaretini gösterememiştir. Bu çevreler, özellikle “1919’ların güncelleşmesi”, “Mustafa Kemal Paşa ve Kurtuluş Savaşı gerçekliği” ve “Şeyh Said ayaklanması” konusundaki saptamalarını merkeze koyarak “devletle anlaştı – Kemalist oldu” şeklinde değerlendirmeler yapmaya başlamışlardır.

Bu noktada bizim için ilkesel olan saptamaları sizlere aktarmak istiyorum:

1 – “Diyalektik metotlu klasik tarihsel maddecilik : hangi çağda olursa olsun, insan toplumunun, genel olarak ve son duruşmada “ÜRETİCİ GÜÇLER” le hareket ettiğini göstermiştir. Ama özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde, o yere ve zamana bağlı olarak hangi “üretici güçler”in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını araştırma ve bulma yetkisini artık felsefe yerine yalnız ve ancak olaylara dayanan sırf bilime ısmarlamıştır.”(Dr. Hikmet Kıvılcımlı Tarih-Devrim-Sosyalizm)

Doğu toplumlarında üretici güçler içinde, “Teknik” üretici güç; Doğu gericiliğinin nedeni olan tefeci bezirgan sermayenin rezil çemberi altında köreltildiğinden, ülkemizdeki sermaye sınıfı tarihin hiçbir döneminde, Batıya benzer bir biçimde toplumu ileri taşıyan bir yapıya sahip olamamıştır. Hazır yiyici, asalak ve kişiliksiz yapısıyla hep vatan ve demokrasiye düşmanlık yapmıştır. Bu durum ve zamana göre tarih öncesinin ilkel komünel gelenek ve görenekleriyle çevrelenmiş insan üretici gücü (kolektif aksiyon), tefeci bezirgan medeniyetlerin insanı unutan karanlığı karşısında, toplumun hep önünü açmıştır. İşte; tarih öncesinin ilkel komünel gelenek – göreneklerinin ayak izleri üzerinde yürüyen bu toplumsal gerçekliğimize ve onun eylemciliğine; biz geleneksel aydın eylemciliğimiz diyoruz.

2 – Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği gibi
“Her ülke insanı,beden ve kafa yapısı ile kendi tarihinin ürünüdür. Türkiye insanının mayası ve tohumu Orta Asya’dan göçebe geldi. Osmanoğulları antika Bizans – İslam medeniyetlerinin kalıntılarından bir Rönesans yarattılar.

İlk Osmanlı bir avuç doğru, yiğit ve eşit göçebe çekirdeği oldu. Sürülerle medeniyet kalabalıklarını önüne katıp güttü.”

“Bu sosyal gelenek ve göreneklerimiz, Türk köyünde imece ve Bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet sınıflarımızdan silahlı ve aydın gençliğimiz, özellikle ilk Türk İlb’lerinin toplum uğruna fedakar ülkücülüğünü ayakta tutmuştur, tutuyor.”


3 – Yukarıdaki iki teorik açılımın ışığında : geleneksel aydın eylemciliğimiz ve Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızı, “Şirketler Kemalizm’i” gibi ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir kavrama asla sığdırılamaz olduğunun bilincindeyiz.

İnandığımız bu ilkeler doğrultusunda, toplumu her yönüyle karanlığa mahkum eden Doğu Gericiliğine karşı gerçekleştirilmiş bu toplumsal gerçekliğimize dayanan eylemler bizim için tarihin aydınlık yüzüdür.

Selçuklu Derebeyliğine karşı ayaklanan Baba İlyas, Baba İshak öncülüğündeki Baba-i İsyanları, birinci Osmanlı Derebeyliği sonucunda ortaya çıkan Şeyh Bedrettin ayaklanması, derebeyleri ve tefeci bezirganlara karşı ayaklanmış Kalender Sultan, 1908’de özgürlük için dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri ve arkadaşları, 1919’da Doğu Gericiliğine ve ülkeyi işgal etmiş Batı Gericiliğine karşı savaşmış Anadolu Ordusu ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, 1960’ta Demokrat Parti iktidarının yağma ve zulmüne karşı ayaklanmış, silahlı ve aydın gençliğimiz bu uğurda hayatlarını veren yiğit devrimci komutanlar: Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan, onlardan bayrağı teslim alarak, sosyalizme yürüyen 68 devrimci gençliği, 78 devrimci gençliği hepsi tarihimizin aydınlık yüzleridir ve ezilen insanlarımızın dolaysız müttefikleridir.


Ancak, bu toplumsal gerçekliğimiz bir sınıf olmadığından ve toplumsal olaylarda son çözümlemede teknik üretici güç ağır bastığı için, ne kadar cılız, kişiliksiz, acenteci olursa olsun; sermaye sınıfı, ülkemizde her seferinde bu geleneksel aydın eylemciliğini kuşatmış, zaman içinde de onları tasfiye etmiş ve egemenliğini kurmuştur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, yıllar önce bu toplumsal yasanın altını “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere” adlı kitabında şöyle çizmiştir: “Manifaktür biçimine kadar gelişmiş sanayiine rağmen, çalışanların yarım yüzyılı aşkın iktidar denemelerine rağmen Doğu’da bütün inançlar, düşünceler, davranışlar herhangi bir sosyal devrim getiremedi. Tarihsel devrimleri üzerine çekmekle yetindi. Çünkü o gelişmelerin mihveri Bağdat, kadim Babil’in yerine kurulmuştu: orada beş - altıbin yıldır işleyen antika medeniyet satırı, insan üretici gücünü, o kadar göçebe aşılarına rağmen ele alınmaz bir kıymaya çevirmişti. O soysuzlaşmış yığınlar içinde, tarih öncesinin bütün sosyalist gelenek görenekleri (yiğit+eşit+doğru) insan malzemesi çarçabuk bozuluyor, Feleksaf Eba Müslüm, Babek Arslanı’nı, tefeci bezirgan artığı tilkilere boğduruyordu. Çin’de, Hint’te olduğu gibi sinsi medeniyet züğürt barbarları teker teker süslü ehramının çıkmaz dehlizleri içine çekiyor, göz kamaştırıcı hazinelerinin zenginlikleri ile şaşırtıyor, medeni dinlerin esrarıyla uyuşturduktan sonra, barbarın erkekliğini çıkartıp, namusunu ve beynini iyice yıkıyordu. Barbarlık fatih olarak geldiği zaman onun ayaklarına kapanıyor, koynuna giriyor, insan üstü yaratıklar olduğunu göklere çıkartıyordu. Her iki halde de, barbar, o havai fişek ateş alıcı gönlüyle, medeniyetten çok savunucusu kesiliyor, barbarlığın bir numaralı düşmanı oluyordu. Tarih öncesinin hür, eşit, doğru, yiğit ilblerini, gaazilerini yetiştiren sosyalist kan teşkilatı barbar yavaş avlanırsa, medeniyetin aylıklı askeri olarak baskı cihazına dönüyordu”

Şimdi, lafı evelemeye gevelemeye gerek yoktur. Sivil toplumcu ve İkinci Cumhuriyetçi çok bilir bay ve bayanlarımızın(!) ve onların utangaç örtülü takipçilerinin, tarihsel süreçler içinde sermaye sınıfının, ilerici rol oynadığı ve öncülük yaptığı tek bir olayı örnek gösterebilme şansları var mıdır, bunu öğrenmek istiyoruz. Kimsenin anlamadığı süslü laflardan vazgeçip, en basit yurttaşımızın anlayabileceği kadar açık ve duru bir dille, bu sorunun tartışılması gerekmektedir.


Bu ilkesel yaklaşımlarımız ışığında, yazımızın yukarı bölümlerinde de belirttiğimiz gibi, anti-emperyalist ve anti-feodal mücadele veren ve emperyalist işgalcileri silahlı mücadele ile ülkemizden söküp atan; Muzaffer Anadolu Ordusu ve Kurtuluş Savaşı gibi özel olaylarımızla sonradan türlü oyunlarla ve dış destekle Cumhuriyet Devrimini kuşatan “Şirketler Kemalizm’i” ni, birbirine karıştıranlardan değiliz. Ayrıca, bu gerçeklik anlaşılmadığı taktirde ne Türkiye’deki Cumhuriyet Devriminin melez yapısı ve orijinalitesi kavranabilir, ne de bu yapının önümüze sürüyle çıkardığı arapsaçı olmuş sorun kördüğümleri önünde uyanık kalınabilir.

Bütün yazılı uyarılarımız rağmen, bugün toplumsal temellerinden kopmuş, fosilleşmiş ve “köksüz” leşmiş bir takım şarlatanların bize yönelik saldırılara devam ettiklerini izliyoruz. Bu çevre, tarihin aydınlık yüzünü ve eylemcilerini savunduğumuz için, üstelikte Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ismini de işin içine katarak gevelemeyi sürdürmektedirler. “Bu günün Gn.Kurmay güdümlüsü olarak bu devrimcilerin resimlerini ve isimlerini içini boşaltarak kullananlar ise ne devlet, ne millet ne de sermayenin düşmanıdırlar. Bu devrimcilerin isimlerini ve geleneklerini “devlet partisi” ne teslim etmemek gerekiyor.” demektedirler.

Bu çığırtkanlara şimdilik iki noktayı hatırlatıp geçeceğim:


1 – Dr Hikmet Kıvılcımlı, 11 Ekim 1971 tarihinde, Belgrad’ta hayata gözlerini kapadığı anda, İstanbul 1 Nolu sıkıyönetim mahkemesinde yargılanması yapılan 110 sanıklı (Deniz subayları, Askeri tıbbiyeliler, Harbiyeliler ve DEV-GENÇ yöneticilerinin oluşturduğu) davanın bir numaralı sanığıdır ve kendisinin 146-1 maddesine göre idamı istenmiştir.

2 – Dr Hikmet Kıvılcımlı, en son yazdığı kitaplardan biri olan “Halk Savaşının Planları” nın son cümlelerini şöyle bağlamaktadır:

”Gerek birinci kuvai milliye günlerinin, gerekse 27 Mayıs İhtilalinin vurucu gücü olan ordu İlbleri, tarihimizin o idealist, dirlikçi, gelenek – göreneklerinin temsilcisidir. Bilimcil sosyalizmde gelenek – göreneklerinin adıyla özetlenecek tarihsel üretici güçlerle, kolektif aksiyon (el birliği ile eylem) insancıl üretici güçler vardır. Türkiye devrimler tarihinde ordu, o beşyüz yıllık dirlikçi ülkü İlblerinin (tarihsel gelenek – görenek, insancıl kolektif aksiyon) güçlerine en orijinal odak olmuştur ve olmaktadır… Niçin olan şeylerin adını koymayalım… Bu olumluluk kalıntıdır diye hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, teoride ister istemez yerini alır.

O vurucu güç, belirtildiği gibi, en derin ve en geniş tarih ve toplum olanaklarına sahiptir. Onun için, hem bugünkü Türkiye toplumunun, hem dünkü Osmanlı İmparatorluğunun türlü ilişki – çelişkileri içinde o vurucu gücün en inanılmaz canlı unsurları ve etki tepkileri yaşamaktan kalmamıştır. Toplum içinde “Alevi” yada “Türkmen” adlı varlıklar, eski Osmanlı İmparatorluğundan birer parça olan Arap ülkeleri (Mısır, Cezayir, Libya, Sudan vb.) devrimci örnekleri gözlerimiz önündedir.

Vurucu güç : gerici iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne geçen özgücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı devrimci ise; vurucu gücün devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise; sosyal devrim yörüngesine oturabilir. Demokratik Devrim özgücü olan işçi sınıfı yanına konulan proletarya aydınları deyimi, o devrimci vurucu gücün özel karşılığı olur. Vurucu güç : proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt değildir”


Anlaşıldı mı şimdi!... Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Türkiye devrimler tarihinde odak olduğunu” belirttiği devrimci vurucu güç simgelerini, devrim şehitlerimiz ve Kıvılcımlı ile birlikte sitemize koyuyoruz. Bunu yaparken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın içini mi boşaltmış oluyoruz? Hadi canım sen de… Sen başkalarını kandırmaya çalış. Yolun açık olsun. Benden söylemesi.


Yeniyol Sitesi, yakın tarihimizde NATO kanalı ile hem; silahlı ve aydın gençliğimizin söndürülüşü ve tasfiyesini hem de; egemen sınıfların güdümünde yapılan 12 Mart ve 12 Eylül karşı devrimlerini en ince noktasına kadar irdeleyen, eleştiren bağımsız bir oluşumdur. Saygısızlık yapma! Hem bence Demir Küçükaydın’a başka bir görev düşüyor: Kıvılcımlı üzerinde bu kadar titizlendiğine göre, onun en büyük emanetlerinden biri olan “Vatan Partisi” ni kimlerle birlikte, hangi metotlarla nasıl söndürdüğünün ve kapısına kilidi vurdurduğunun hikayesini anlatırsa, işe oradan başlarsa adamlığa adım atmış olacaktır. Bizde, bu zatın “devrimci gelenekler” le olan ilişkilerini öğrenmiş olacağız.

Abdullah Öcalan’a yönelik derinleştirilen komplonun devamı olan ayaklardan biriside, “Tecrit” uygulamasıdır ve bu tecrit bugün kendi öz kardeşlerinin bile görüştürülmemesi noktasına kadar tırmandırılmıştır.

Bu uygulamanın temel iki amacı vardır:

1 – Abdullah Öcalan’a bağlılıkları tartışılmaz güçler, bu uygulamayla birlikte yeniden silahlı – çatışmalı bir ortam içine çekilip “çatışan bir PKK” görüntüsü kuvvetlendirilip, içte milliyetçi çevreler tahrik edilip, süreç bir boğazlaşma riskini taşıyacak.

2 – AB elçilerinin “buyurdukları” gibi, “PKK ile aranıza mesafe koyun” talimatının tam anlamıyla hayata geçmesi ve tabanın Barzanileştirilmesi için ortamın hazırlanması gerekmektedir. Öcalan gerçeği ve düşünceleri, önlerinde en büyük engeldir. Bu engel yalnız amansız bir tecride uğrama değil, kendisinin de belirttiği gibi hayati bir tehdit riskini de taşımaktadır.

Kürt Demokratik Hareketi ve Türkiyeli Devrimciler, demokratlar, yurtseverler amansız bir tecritle dayatılan ABD ve AB tezgahı karşısında uyanık olma durumundadır. Gün, Türkiye’de geçmişte çok kere denenmiş olan bu oyuna düşmemek, bunu bozmak ve birlikte hareket etme günüdür.’’
(Sarp Kuray / Abdullah Öcalan Gerçeği ve Komplonun Uzayan Ayakları / 26- 10- 2005)


Şahsi kökeni itibariyle; ‘’Osmanlı’yı kuran ve yıkan, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran 600 yıllık ‘’ahi’’ teşkilatlanma geleneğinin içinden gelerek, bugün neredeyse 90 yıllık en eski sosyalizmin ‘’ilmi’’ yle tanışarak girdiği Anadolu Halkları’nın Demokrasi kavgası içinde 45 yıllık şahsi yaşanmışlık deneyim ve birikime sahip bir 68 kuşağı devrimci önderinin bu yaklaşımı; Kürt Halk Demokrasi önderi Abdullah Öcalan’ın şu ‘’şovenist olmayan’’ birleştirici değerlendirme ve çabaları nedeniyle idi:

‘’Türkiye Cumhuriyeti yönetimlerinin Kürt olgusu ve sorununa yaklaşımları, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminden daha geri, inkarcı ve çözümsüz olmuştur. Halbuki Kürtlerin Cumhuriyetin kurucu bir öğesi olduğu bizzat Mustafa Kemal tarafından yayınlanan çok sayıda emir ve mesajlarında açıkça dile getirilmektedir. Bunda hiç şüphesiz 1925- 38 isyan sürecinin Cumhuriyet’in varlığına ilişkin derin endişeler yaratması belirleyici olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konudaki en son konuşması 1924 İzmit konferansında yapılmıştır. Öz olarak da Kürtlere kapsamlı bir özgürlük statüsünün tanınacağı biçimindedir. İsyanlar sonrası temel politika ise meseleyi küllendirme ve yok sayma biçiminde geliştirilmiştir.’’ (A. Öcalan / Özgür İnsan Savunması /s. 59- 60)

Abdullah Öcalan; bunları söylerken, sözlerini belgelerle de kanıtlanabilecek tarihi gerçekliklere dayandırıyordu.

Tarih bilincinden yoksun oluş; kimi ‘’Ata’sını satan Türk milliyetçilerinin yanı sıra, ‘’Kürt milliyetçi’’ lerinin de Kürt halkının şoven duygularını kışkırtmasına, kimi ‘’emperyalizme’’ endeksli ‘’sivil toplumcu’’ sosyalistlerin de kendi toplumsal gerçekliğine dayanmayan Avrupai ‘’taklitçi’’ ve ‘’şabloncu’’ yaklaşımlarıyla sosyalist enternasyonalizmi emperyalist globalizmle karıştırmalarına ve bu kendi toplumuna, değerlerine, geleneklerine yabancılaşmış ‘’kakafoni’’yi Türk- Kürt Anadolu halklarının önüne koyarak kah iyi, kah kötü niyetle emperyalizmden ve bir avuç yerli işbirlikçisinden başka hiç kimsenin işine gelmeyecek ve toplumsal çözülmeden başka hiçbir şeye de hizmet etmeyecek bir Arap saçına döndürmelerine yaradı. Bu arada meydan da pek tabii ki İdris Küçükömer gibi, İsmail Beşikçi gibi ‘’aydın’’lara kaldı. Abdullah Öcalan’ın gerek yukarıda alıntıladığımız yaklaşımları, gerekse:

‘’Tüm Türkiye dış politikası genelde Kürtlerin, özelde PKK’nin tecrit ve reddine ayarlanmıştır. Dünyada bunu bilmeyen kalmadı. Tabii bu politikanın başarılı olması için Türkiye’nin elde olan tüm olanakları bir yatırım malzemesi olarak kullanılmıştır. Bir devleti istediği tavra çekebilmek için ne istenmişse vermeyi politikasının başarısı olarak algılama mantığına bir kural derecesinde sapılmıştır. Sanki bir kutsal ilkeymiş gibi büyütülmüştür. Öyle ki, bu yüzden hem hazin hem de ironik ve paradoksal olarak, Kuzey Irak’ta yarı Kürt devletinin doğuşunda, Türkiye Cumhuriyeti’ne bizzat ebelik yaptırılmıştır. Yani istemediğini tam da kendi eliyle doğurtmuştur…
…Sonuç olarak, Kürt olgusu kapsamında bana sendromatik yaklaşım tam saçmalama sınırlarına varmıştır. Elde edilen ise istenilenin tersi olmuştur. İddia ediyorum, Irak’ta Kürt milliyetçiliğinin denetimine bırakılan Kürt sorunu, bundan sonra her an patlamaya hazır bir bomba halinde Türkiye’nin en zayıf yeri olarak karnının dibine yerleştirilmiştir. Tıpkı 1925’lerde dayatılan isyan süreci gibi bu süreç de Cumhuriyet’e 80 yıl kadar büyük kayıplara yol açtıracaktır. Aynı sağlıksız yaklaşım, bir o kadar, hatta daha yıkıcı olarak kaybettirilebilir. Deniz Gezmişler iliklerine kadar ‘Bağımsız Türkiye’ sevdalısıydılar. Kürtler de bu onurdan pay istiyorlardı. Bu şiarın Mustafa Kemal Atatürk’ün de karakter şiarı olduğu inkar edilemez. Doğru politikayı bu şiarda aramak gerekir ‘’ (a.g.e. / s.60- 64)
şeklindeki yaklaşımları ise böylece ‘’güme gitti’’.

Kürt Demokratik Hareketi doğal önderinin bu ilkesel yaklaşımları; ne yazık ki Kürt halkının şu an için başını bağlamış bulunan ve ‘’kendimi asla milliyetçiliğe kullandırtmam’’ diyen Abdullah Öcalan’ın bu doğru ve ilkesel yaklaşımının hilafına Kürt milliyetçiliğini ve etki- tepki misali Türk milliyetçiliğini kışkırtarak işleri hepten çıkılmaz hale getiren, emperyalist çözülme sürecini hızlandıran şu anki ‘’Kürt fiili önderliğince’’ neredeyse ‘’yok’’ sayılırcasına boğdurulmuş bulunuyor.

Anadolu mozayiğindeki yeri; Anadolu bütünselliği içerisinde kalmak kaydıyla tartışmasız olan ‘’tecritteki Öcalan’’; karşılıklı üretilen ve kışkırtılmaya devam edilen bu emperyalist çözülme- kopuşma sürecinde; yukarıda alıntıladığımız yaklaşımıyla ‘’çözücü’’ olabilecek, şu günkü pozisyonda ise henüz bundan uzak- ya da uzaklaştırılmış olarak ‘’kilit’’ bir noktada haklı bir yer alıyor. Kilidin ‘’anahtarı’’ ise Anadolu mozayiğinin ‘’1919’’larda şahlanan 600 yıllık özünde, bu özün ‘’güncellenerek’’ sosyal devrimci bir özgün moderniteye dönüştürülmesinde yatıyor. Bunun önünü tıkayan tek gerçek ‘’düşman’’ emperyalist- kapitalizm ve onun bir avuç yerli işbirlikçisinden başka hiçbirşey değil. Asker- sivil, Türk- Kürt, dindar- ateist, sağcı- solcu tüm Anadolu Halk kesimlerimiz; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu noktada fazlasıyla varolan bu ‘’birikim’’in birleştiriciliğinde buluşabildikleri noktada ve buluşabildikleri kadar, kendilerini ‘’bölen, ayıran ve çözen’’den çok daha fazla ‘’birleştirici’’ unsurun kendi öz kültür- tarih ve geleneklerinde fazlasıyla ‘’var’’ olduğunu göreceklerdir.
ATA’sını emperyalist pazarlarda satışa çıkartma gelenekli ‘’çizme yalayıcı’’ zamane KADROCU’ları ve onların piyonu Gökçe Fırat gibiler ise; bu mozayikte gene haklı olarak asla yer almayan ve asla da alamayacak olanlardır. Şayet bu açıklamalarım bir fikir verdiyse; bizler yalnızca bu mozayiğin dağılmamasını ve emperyalist- kapitalizmin zulmüne- sömürüsüne, bizi biz yapan ortak tarih ve kültürümüzün ‘’birleştirici’’ ışığında hep beraberce bir Anadolu Halk Demokrasisi Hareketini kurmaktan, bu anlamda bir Kuvva- i Milliye’cilikten yana olanlarız.
Bu resmin; hakkında ‘’fikir’’ vermesi gerektiği söylenen ‘’Sarp Kuray ise, resme bu açıdan bakabilenler için, ‘’ışığı veren bu meşaleyi’’, bütün emperyalist üflemelere rağmen söndürmeden, yılmadan Anadolu Halkları’na ve tüm insanlığa taşımaya, bununla tıkanmış olan yolu açmaya çalışan, tanıdığım en bilinçli ve cesur insandır.

Birgün biz kazanacağız!
We shall overcome someday!