http://www.yeniyol.org/yeniyol/
COLA’LI CACIK ve IŞIĞIN ÖYKÜSÜ Bölüm II: (Dilek Özbek
(Mimar-Turizmci))
COLA’LI CACIK ve IŞIĞIN ÖYKÜSÜ
Bölüm II:
IŞIK
İşte Türk
Solu’nun karanlık başyazarının geçen bölümdeki iddialarına konu olan
resim:

Geçen
bölümde; yazıya konu edilen resmin,’’www. yeniyol. org ‘’ adlı sitedeki, M.
Toros Gürkaya’ya ait ‘’Yeniyol ve tecritteki Öcalan’’ yazısının üstünde yer
aldığını ifade etmiştik.
Sanırım; karanlık Türk Solu yazarının,
sitedeki pek çok yazının üstündeki pek çok resim yerine bu resmi seçmesinin de
kendi karanlığına yaraşır bir nedeni olmalı:
Öyleyse bu karanlığı
da aydınlatalım. Bunu yapabilmek için; resimdeki şahısların KİMLER olduklarını
sayalım; kimliklerinin ve Anadolu mozayiğindeki yerlerinin teker teker kısaca
açıklamasını yapmaya çalışalım:
Resimdeki Şahıslar, sırasıyla:
1-
Yunus Emre, 2- Şeyh Bedrettin,
3- Resneli Niyazi, 4- M. Kemal Paşa,
5-
Mustafa Suphi,6- Dr. Hikmet Kıvılcımlı,
7- Süvari Binbaşı Fethi Gürcan,
8- Mahir Çayan, 9- Deniz Gezmiş,
ve tecritteki
10- Abdullah
Öcalan’dır.
1- Birinci resimdeki ‘’sarıklı’’ şahıs; ünlü
halk ozanımız Yunus Emre’dir.

Yunus Emre
(1238- 1328)
YUNUS
EMRE; Selçuklu Devleti’nin yıkılıp; Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli
rol oynayan; Ahmet Yesevi tasavvuf (felsefe) okulunun Horasan erenleri-
alperenleri’ndendir.
Bir dönemin bitiş ve yeni bir dönemin başlangıç
konağının bir yanı ‘’Babai isyanları’’ tabir edilen ortaçağ köylü isyanları; bir
yanı ticaret yolları üzerinde bulunan, ‘’sınıflılık’’la çürümüş medeniyete
yapılan sayısız ‘’sınıfsız’’ göçebe Moğol akınlarının çalkantıları, ilişki ve
çelişkileri, isyan ve tevekkülleri (boyun eğiş) ve de bu türden bir kaotik
durumun; tasavvuf (felsefe) ve şiirinin önemli isimlerindendir.
Osmanlı
devletinin manevi kurucularından olan, ilk Osmanlı Padişahlarına ‘’İnsanı yaşat
ki devlet yaşasın’’ öğüdünü veren ve Osman Gazi’nin yönetimi esnasında da
danışmanı olan Şeyh Edebali’ler, Yunus Emre’nin dergahına ‘’eğri odunu bile
yaraştıramadığı’’ piri Taptuk Emre’ler, Hacı Bektaş- i Veliler, Geyikli
Baba’lar; Ahmet Yesevi’nin mürit ve takipçisi eren- alperenlerdir.
Bu
isimlerden; Yunus Emre’yi Taptuk Emre dergahına yolladığı rivayet olunan Hacı
Bektaş Veli, Osmanlı Devletini kuran 400 ilkel- komüna gelenekli kandaş Gaazi
(İlb)’e dayalı Osmanlı ordusunun belkemiği olan Yeniçeriliğin manevi öğretmeni
(piri) idi.

Hacı Bektaş-i
Veli
(1281-1338)
Yeniçerilerin savaşa ‘’Allah, Allah! İllallah! Baş
uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız,
kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang- i Muhammedi, Nur-i Nebi, Kerem- i Ali, sultanımız, pirimiz Hacı Bektaş-
i Veli ! ‘’ diyerek savaşa başlamaları; tarihi kökenini Osmanlı Gazi
(ilb)’lerinden alarak ilerisinde Birinci ve İkinci Meşrutiyet’lerin, devamında
Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun, sonrasındaki 1960
ihtilalinin ve 9 Mart devrimci ihtilal girişiminin arkasında yatan
‘’ahilik’’ esaslı tarihsel- devrimci ‘’kandaşlık’’ geleneğinin
‘’jön-Türklük, proletarya aydınları’’ da denilen ‘’asker- sivil’’
aydın eylemciliğimizin kendi tarihimizden kök alan gelenekselliğini ortaya
koymakta da ışık tutacak niteliktedir.
Gerektiği zaman savaşçı dervişler
olarak ‘’Alperen’’ adını alan, savaşan ve savaşın ‘’ruhu’’ olan bu
dervişler; ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’nın ‘’kalbdeki dem’’ (kan) ve ‘’ruh-u
hayvani’’ (canlılık ruhu) sözleriyle tanımladığı ‘’bilginler, bilge
kişiler’’ dir.
‘’Yukarı Barbarlar (kentlileşmiş,
yerleşikleşmiş ‘sınıfsız’,’kandaş’ toplum insanı- y.n) kandaş toplum- y. n)
için, medeniyetin (tefeci- bezirgan sınıf hakimiyetli toplum- y.n) bilginleri
hocalık etti. İskender’e babası, Aristo’yu öğretmen seçti.
İskender:
‘Başlangıçta en büyük hayranlığı Aristo’ya karşı besliyordu.
Onu babasından az sevmediğini söylüyordu, çünkü babasının yalnız hayatını
almıştı, Aristo ona iyi bir hayat sürmeyi öğretmişti.’(Plutarque ‘Vied’
Alexandre’ Paris / s. 38)
Orta Barbarlar (kentlileşmemiş,
göçebe ‘kandaş’ toplum insanı-y.n) için yetiştiriciler: Hristiyan dünyasında
keşiş havariler, İslam dünyasında tarikat şeyhleri, ermişler
oluyordu.
‘Meğer Osman’ın halkı arasında bir şeyhi aziz varidi,
Edebalidirlerdi. Gayet sahibi kemalattan idi. Velayeti (ermişliği), kerameti
zahir olmişidi. Halkın mu’tekadı idi.(inanılan- y.n)’(Neşri / s.
82)
Halk Osman’ı başbuğ seçince (meşhur rüya ortaya
çıktı).
‘Şeyh eytti:’Ya Osman, müjdegani olsun! Sana ve senin evladuna
kim hak teala saltanatı verdi….ve hem kızım mal hatun sana helal oldu.’ (Mürit
Turgut ilerisi için mektup isteyince):
‘Osman eytti:’Ben yazu yazmak
bilmezem. İşte bir maşraba ve bir kılıcım var, sana vireyim’ dedi. (Neşri /s.
82) ‘’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Tarih- Devrim- Sosyalizm / s.
435)
Maşrapası ve ok- yayından, belki bir de baltasından başka hiçbir
‘’şahsi’’ eşyası olmayan, okuma yazma da bilmeyen, seçimle ‘’başbuğ’’ (reis)
olan bu Osman Gazi; göçebe ilkel komüna yaşam konağındaki orta barbar
Kızılderili askercil- şeflerini andırıyor, daha sonraki ‘’saraylılaşmış’’
Osmanlı Padişahlarından farklı olarak.
Osmanlılığın kuruluş aşamasındaki
‘’yeniçeri’’lerinin hocası, pir’i olan bu ahi evran, aynı zamanda
Selçukluluğun yıkılış döneminde yaşanan, Baba ishak (Baba Resul) ve Baba
İlyas’ın önderlik ettiği derebeyliğe karşı yapılmış, ortaçağ köylü
ayaklanmalarının en önemlilerinden olan Babai isyanlarının da, Horasan
erenlerinden olan ikiliye bağlı bir militanıdır aynı zamanda.
Kısacası,
gerek sınıflılığın batağına sapına dek batarak çürümüş ve çözülmeye başlamış
Selçuklu’nun yıkılış, gerekse kuruluş aşamasındaki sınıfsız Osmanlı’nın devlet
oluş öyküsünden bugüne; çeşitli gelenek, felsefe ve edebi söylencelerle
toplumumuza halen daha maya ; ünlü Osmanlı tarihçisi Naima’nın
benzetişiyle ‘’kan’’ ve ‘’ruh’’ teşkil eden; eren ve alperenlerimizdirler.
Bu resmin betimlemeye çalıştığı Anadolu mozayiğindeki en birinci sırayı
teşkil edişleri, bu ilkel- komüna özlü ‘’devrimci’’ kimlikleri, 600 yıllık
‘’geleneksel’’ ihtilalciliğin, başlangıç konağındaki bu; ayrımsız ‘’insan
sevgisi’’yle yüklü satır ve mısralarından ‘’ışık’’ saçmaya devam eden
‘’birleştirici’’ ve ‘’paylaşımcı, kandaş’’ kimlik ve üretkenlikleri
nedeniyledir.
Bu erenlerin Gökçe Fırat’ınki vari ‘’kafatasçılık’’tan
farklı ‘’insan’’ sevgisini ifade eden
‘’Tevrat ile İncil’i, Furkan ile
Zebur’u,
Bunlardan beyanü, cümle vücutta bulduk.
Yunus’un şiiri
hak, cümlemiz dedik sadak,
Kanda istersen anda HAK, cümle vücutta
bulduk.’’
(Yunus Emre)
mısralarından sonra; lafı daha da fazla
uzatmadan, karanlık tiryakilerine gene Yunus Emre’den mısralarla yanıt
verelim.
Gökçe Fırat türü başyazarların ‘’kulağına küpe olması’’ dileğiyle:
‘’İlim okumaktan gerek kendözünü bilmektir
Kendözünü bilmezsen
sen hayvandan betersin
Kılarsın riya namaz, günahın çok hayrın
az
Dinle neye varır söz, Cehennemde bitersin’’
(Yunus Emre)
2- İkinci resimdeki ‘’takke’’li ve ‘’aksakal’’lı kişi; Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’nın, ‘’Yalnız Türkiye devrim tarihinin değil, bütün insanlık için
sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici büyük kahramanıdır.’’ (Sosyalist
Gazetesi / 20 Ocak 1966) dediği; Nazım Hikmet’in ‘’Şeyh Bedrettin Destanı’’
şiirine konu olan; Kadı İsrailioğlu Simavnalı Şeyh Bedrettin’dir.

Simavnalı Şeyh Bedrettin Mahmud Rumi
(1359-
1420)
Dr. Hikmet; konuyla ilgili makalesindeki satırlarına şöyle devam
eder:
‘’Bu büyük devrimcinin hayatı ve
yaşadığı devrin olaylarına kısaca bir göz atacak olursak şunları
görürüz:
‘’Şeyhin zamanına dek medeniyetler, dıştan gelme barbar
akınlarının tarihsel devrimi ile yıkılırlardı. Şeyhin zamanındaki Aksak Timur
akını o çeşit dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Sosyal devrim
imkânsız olduğu için muazzam bir medeniyetin yıkılışı antika destanlarda
"tufan", dinlerde "kıyamet" adını alıyordu. Şeyh Bedrettin bu şuursuz medeniyet
yıkılışları yerine, insanlığın biricik ve sürekli gelişimini sağlayacak şuurlu
devrimi, başka deyimle: Tarihsel devrim yerine sosyal devrimi geçiren en şuurlu
ve en orijinal büyük devrimcidir. O bakımdan, sosyal devrimler çağı demek olan
modern çağın ilk en önemli müjdecisidir.
Şeyh Bedreddin, kendi
çağdaşları sayılabilecek olan İslâm medeniyetinin Aristotales'i İbnî Haldun
(1332-1406) dan da, Batı dünyasında Wicleften sonra ilk din reformcusu Çek
papazı Jean Huss'ten de önemli kişidir. Gerçi İbnî Haldun : Aksak Timur gibi
uykuda gezer "Cihangir"lere metelik vermeyecek değerde moral taşır. Aynı metelik
vermeyişi şeyh'te de buluruz. İbnî Haldun toplum ve tarih kanunlarını
Marks-Engels'lere müjdeci olurca izlemiştir. Bu dahiyane buluşları, yâşadığı
büyük pratik olaylardan sezmiştir. Ama, bulduğu prensipleri, içinde yaşadığı
tarihsel ve sosyal şartlar yüzünden, pratiğe uygulamayı düşünememiştir. Şeyh
Bedrettin, teori ile pratiği en canlı, en insancıl yükseklikte sosyal sentezine
ulaştırmıştır…
…. Şeyhin ataları, Rum Selçukluları sarayından
uzaklaşınca, Bağdat'ta bir çeşit bilim hânedanı kurmuş oldular. Ancak, zamanın
yaman kargaşalıkları ortasında kılıç ve baş kesin rolü oynuyordu. Her sahici
müslüman, bilimi kılıç gibi kullanmak zorundaydı: Göçebe geleneğinin medeniyet
ülkücülüğü kişileri ister istemez hem EVLİYA (Hâvâri, hem MÜCAHİD (kutsal asker)
demek olan GAAZİ (şövalye) yapıyordu. Şeyhgil de soyca yarı bilgin, yarı mücahit
kesildiler…’’
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Sosyalist Gazetesi / 1966- 1970
/1- 7)
Şeyh Bedrettin’in isyanını ise şu şekilde anlatır:
‘’… Şeyh burada boş durmayıp; en sadık
adamlarından Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'i halkı teşkilâtlandırmaları için
Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı... Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına
giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi.
Bölgedeki Hristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve bir kısım topraklardan ağa-bey
takımını atarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya,
kardeşçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan
(şimdiki Manisa) valisini üzerlerine gönderdi.Teşkilâtlanmış köylüler Valinin
kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde tepelediler.
Bu sırada Şeyh
Bedrettin İznik’ten kaçarak Bulgaristan’ın Deliorman bölgesine gitmişti.
Börklüce Mustafa'nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet bu sefer de Sultan
Murad'ı büyük bir kuvvetle üzerlerine gönderdi. Zaten bunu bekleyen Börklüce
kuvvetleri "düşman ordusuna on bin balta gibi daldı."
Kahramanca
çarpıştılar. 8 bini öldü. Diğerleri esir edildiler. Bu olayı, devrimci şairimiz
Nâzım Hikmet; "Şeyh Bedrettin Destanı" kitabında şöyle destanlaştırır:
"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz
binini..."
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Sosyalist Gazetesi / 22 Aralık
1970)
Özetçe; gene insanların ezilmesine, zulme ve sömürüye karşı
çıkan; tüm insanları ve insanlığı ayrımsızca, birleştirici bir yaklaşım
içerisinde; bunun dışında ‘’beraberce’’ ve ‘’paylaşımcı’’ olunabilecek bir yaşam
kurmaya yönelten; bu nedenle 8.000 müridiyle birlikte idam edilmiş; bir büyük
devrimci daha ve ‘’sosyal devrim’’le buluşmuşluk olarak bir
‘’ilk.
Türksolu başyazarı şaşırmıştır eminim ki; zira kendisi, oradaki
zamanının giyim- kuşamı içindeki biri sarıklı, diğeri takkeli iki HALK değerini;
o boyna halüsinasyonlar gören (neden acaba?) zavallı cüce beyniyle Fethullah
Gülen falan zannetmiş olmalı. Ama böyle de olamaz. Zira kendisinin başyazarı
olduğu Türk Solu Dergisinin çıkarttığı ‘’Antiemperyalist 2005’’ yıllığının
kapağında; başyazarın ‘’ Sarp Kuray hakkında yeterince fikir veriyor’’ dediği
Anadolu mozayiğinde yer alan resimlerden Şeyh Bedrettin’in, Fethi Gürcan’ın,
Deniz Gezmiş’in, Mustafa Suphi’nin, M. Kemal Atatürk’ün resimleri yer alıyor.
Fark şurada ki; ‘’Türk Solu’’ nun içeriksiz bir yaklaşımla ve yalnızca ‘’içi
boşaltılmış devrimci maskeler’’ olarak kullanma amacıyla ‘’ATA’sını satma’’
babından yan yana sıralanmış bu resimler; bizim mozayiğimizde ‘’tarihin ışığı’’
olarak içerikleriyle yer almaktalar. Başyazarın Yeniyol’la problemi; zamane
‘’Kadrocularının’’ kendi öz ‘’Yön’cü ATA’’larının ‘’devrimciliği, içerik
boşaltarak koflaştırma maharetleriyle yaşanmışlıkları itibariyle de devrimci
olanların; o içeriğin kendisine sahip çıkıyor ve gerçekten sahip çıkabilecek tek
güç oluşlarından kaynaklanmaktadır.
Şeyh Bedrettin’in Anadolu
mozayiğindeki yeri; Osmanlılığın kuruluştaki ‘’kandaşlık ruhu’’ndan kök alarak;
toprakta kuruluştaki paylaşımcı ‘’dirlik düzeni’’nden uzaklaşarak derebeyileşmiş
olan Osmanlılığa karşı yapılmış; toprakta, ahi teşkilatlı köylülüğe ve imalatta
‘’lonca’’ teşkilatlı zanaatçiye dayalı; gene her türlü ‘’kafatasçılıktan’’ uzak
bir halk ‘’hak arayış’’ sosyal devrimci ‘’fiili’’ ve ‘’Varidat’’, ‘’Teshil’’
kitaplarında açıkladığı ‘’fikri’’ önderi olması
nedeniyledir.
3-Üçüncü resim: Makedonya’lı İttihat
Terakki’ci RESNELİ NİYAZİ BEY’e aittir.

Kolağası Resneli Ahmet Niyazi Bey ve
arkadaşları
(1873- 1913)
‘’ABDÜLHAMİT
istibdatına karşı ilk başkaldırıyı başlatıp kapitalizmin beşiği Avrupa’dan
özgürlük rüzgarları estiren Namık Kemal’ler, 1908’de Makedonya dağlarına çıkıp
özgürlüğünü ilan eden Resneli Niyaziler gençliğimizdi.’’
(Sarp Kuray / Yol
Dergisi/ Eylül 1979 / İlk Adım:Teşhis, Tarihsel Devrimciliğimizden Sosyal
Devrimciliğimize)
‘’…Rumeli’de Türkleri yok etmek politikasına,
bu alçak manevraya ne kadar karşı olduğumu kendilerine birkaç kez anlatmış, bunu
önlemek için Türklüğün şerefine yakışır bir biçimde birliğin sağlanması yolunda
çalışacağımı, ordunun da bu yolda kararlı olduğuna devlet baskısına değil,
ülkenin bütünlüğünü sağlama yolunda hizmet eden İttihat ve Terakkiye bağlı
olduğumu kendilerine anlatmak istemiştim….
……Türk, Arnavut, Bulgar, Rum,
Ulah, Sırp, hepimizin aynı toprağın çocukları olduğumuz için eşitliğe dayanan
bir devlet yaratmamız için çalışmamız gerektiğini anlattım.’’
(Resneli Niyazi
Bey / Anılar / s.61- 62)
Diyen Resneli Niyazi Bey; Osmanlı Devleti’nin ,
pre- kapitalist tefeci- bezirgan sermaye gelişkinliği nedeniyle çöküşe ve
çözülmeye; yanı sıra emperyalizmin doğu pazarını ele geçirmesine karşı dağa
çıkmış; Osmanlı kurucusu ‘’gaazi’’ilb (alp- şövalye)lerin Osmanlılığın yıkılış
döneminde yeniden canlanmaya başlayan ilkel komünalist ruhun, kuruluştaki
‘’Kızılderili ruhun’’, yıkılıştaki ‘’ilk’’lerindendir. Anadolu mozayiğindeki
yeri de bu anlamdadır.
4-Dördüncü resim: Anadolu Halkları Birinci
Anti- Emperyalist Kurtuluş Savaşı Başkomutanı ve Başöğretmeni Gazi Mustafa
Kemal Paşa’ya aittir. Mozayikteki devrimci yeri
tartışmasızdır.

Gazi Mustafa Kemal
Atatürk
(1881-1938)
22 Ekim 1922 tarihinde ‘’Bir yandan Batının işçi
sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası
sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle
durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç
dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecek’’ sözleri,
‘’başyazarın andığı ve Sarp Kuray’a ait olduğunu söylediği ‘’yeniyol.org’’
sitesinin en tepesinde, Mustafa Kemal resminin hemen yanıbaşında yer alan;
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi MUSTAFA KEMAL PAŞA!
‘’… milli mücadelenin temel taşlarını oluşturan Erzurum
ve Sivas Kongrelerinde ilkeleştirilen “ Türk- Kürt kardeşliğinden “, “ biri
diğerinin hakkına tecavüz edemez” ilkesinden, Mustafa Kemal Paşa’nın
hazırladığı ilk Misakı Milli taslağında kendi el yazısı ile var olan “
kavimlerin ortak vatanı ve halkları” tespitinden yola çıkarıyoruz. Yine
Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’deki ( Eskişehir- İzmit konuşmaları) “ Türkiye
halkı mevzu bahis olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olmadıkları
zaman bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima varittir. Şimdi Türkiye
Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin sahib-i salahiyet
vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve
mukadderatlarını tevdih etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir.
Ayrı bir hudut çizmek doğru olmaz “ tespiti bizim için temel teşkil
ediyor.’’ (Sarp Kuray / Sakarya Savaşı- 1920’lerin Güncelleşmesi / Öcalan) /30-
-8- 2005)
sözleriyle; aynı Osmanlı’yı ilkel- sosyalist temelde
kuran; tefeci- bezirganlığın çürüme- yozlaşma- çözülme sürecinde; dünyadaki
emperyalizme karşı kazanılmış ilk Kurtuluş Savaşına kurmaylık ederek yıkılışına
ve yerine Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna önderlik eden ‘’Gaazi’’ (ilb)
geleneğinin; Jön- Türklükle süren ‘’aydın eylemciliği’’nin, sosyal devrimcilikle
melezleşmiş teşkilatlılığının başkomutanı.
Sefere koyulurken; Müdafa- i
Hukuk’larda teşkilatlı Anadolu burjuvazisini bir yana koyarsak, Kuvva- i
Miiliyeci yanıyla; Osmanlılığı kuran, Osmanlılık pre- kapitalist tefeci-
bezirganlığın elinde çürüyerek çözülmeye başlayıp emperyalist işgale uğratılarak
hepten köle edilmek istenilen Anadolu halklarını; ‘’ayrımsızca’’ birlikte
savaşmaya ve sonra beraberce ‘’sömürüsüz, paylaşımcı’’ yaşamlarını kurmaya
çağıran, tarihteki geleneksel öncülerinin ‘’kandaş’’ ruh ve tutumu
içerisindeydi.
Emperyalizme karşı kazanılan ‘’İLK KURTULUŞ SAVAŞI’’, her
fırsatta ‘’İzinde! ’’ olduklarını söyledikleri halde; kelimenin ‘’izne çıkmak,
izinli olmak’’ manasıyla ‘’izinde’’ olanların ‘’kafatasçı’’ yolundan
gerçekleşme olasılığı dahi taşımayan bir büyük anti- emperyalist
savaşımızdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti; toprakları üzerinde yaşayan tüm halkların,
tüm inanışlardaki Anadolu insanının; özellikle de Türklerle Kürtler’in hep
beraberce, omuz omuza emperyalizme karşı verdikleri bu savaşın sonucunda
kurulmuştur. Emperyalizmin; iç çelişkilerimiz ve kuruluştaki dayanışmacı,
paylaşımcı, ilkel komünalist ruhtan uzaklaşıldıkça parmağında oynatır, çözülmeye
ramak kalmış bugünkü durumumuzda Kürt ve Türk tüm Anadolu insanımızın sarılması
gereken ‘’birleştirici, toparlayıcı’’ yaklaşım; bu nedenle ‘’1919’ların
güncellenmesi’’nde yatmaktadır.
Gökçe Fırat gibileri ‘’maşa’’ olarak öne
süren ‘’ATA’’ sını satanlar toplulukları; ömür boyu ‘’İzinli’’ de olsalar;
bizler gördüğümüz tüm baskı ve işkencelere rağmen, yıllarca mapus yatsak da,
bugün ‘’ağırlaştırılmış müebbet’’ cezalara sırf bunları söylediğimiz için
çarptırılsak da ne izinliyiz, ne de bunları söylemekten vazgeçeceğiz. M.
Kemal’in; emperyalizme karşı verdiği Halk Kurtuluş Savaşı’na önderlik etmiş; bir
yanı 600 yıllık ilkel- komüna geleneğine dayalı ve ‘’izne çıkmış’’larca
emperyalizme peşkeş çekilerek yarıda bırakılmasının geri kalmışlığının tek
‘’çare’’ si olan Anadolu Halkları Demokratik Devrimciliği’nin ‘’İzindeyiz!’’.
5- Beşinci resim: Kurtuluş Savaşı yıllarındaki ilk ‘’komünist
hareket’’ önderlerinden Mustafa Suphi’ ye aittir.

Mustafa Suphi
(1883- 1921)
‘’Türkiye’de sosyalist hareketin ilk önderleri, devrimci
aydınlardır. Ülkemizde sosyalist hareketi başlatan bu devrimci aydınlar,
Ortadoğu toplumunda siyasal gelişmenin ana dinamiğini oluşturan tarihsel
devrimci eylemcilik içinden yetişmiş, orada şekillenmiş ve sosyalist mücadeleye
bu kanaldan gelmişlerdir.
Bu önemli bir nokta, çünkü Türkiye’de tarihsel
devrimci eylemcilikten (bu bizim yayınlarımızda 600 yıllık gelenek olarak da
geçer) ilk kopuşmayı temsil eder….
….Demek ki 1919’larda Jöntürk eylemciliği
içinde yetişmiş ve Avrupa’da sosyalizmle tanışmış devrimci aydınlar, Tarihsel
devrimci eylemcilikten kopuşarak SOSYAL DEVRİMCİLİĞE doğru hareketlendiler.
Türkiye devrimci hareketinin başlangıç konağında üç eğilim görüyoruz.
Birinci eğilim ve örgütlenme, Sovyet Devrimi ve daha sonraki iç savaş
ateşi içinde yetişmiş Mustafa Suphi’nin öncülüğündeki Onbeşler
Girişimi.’’
(Sarp Kuray / Paris Konferansı- Partizan Yolu’nun Feshi ve Yeni
Yönelişimiz / 1988 / s. 11)
İttihatçı Terakki kökenli M.Suphi’nin
Bolşevik düşüncelerle tanışması, 1914- 1915 yıllarındadır. Ekim devrimi sonrası
Moskova’ya giden M. Suphi; Halk komiseri Stalin’in yardımcılarından Mir Seyit
Sultan Galiev’in sekreterliğini üstlenir. Rus iç savaşına katılması da bu
dönemde olmuştur.
‘’Mustafa Suphi’nin
öncülük yaptığı ve tarihimize Onbeşler girişimi olarak geçen devrimci yönelişin
arkasında, Sovyet devrimi sonrası, iç savaş yıllarında verilmiş mücadeleler ve
etkilenmeler yatar. 1914 yılında Sinop zindanından kaçarak Çarlık Rusyası’na
geçişiyle başlayan ve esir kamplarında, Müslüman halklar içerisinde, Türkiyeli
esir asker ve subaylar arasında, devrim sonrasında, karşı- devrimci
ayaklanmaların bastırılması sürecinde, 12. Ordu içindeki mücadeleleriyle,
yayınladığı gazetelerle Mustafa Suphi bir birikimi temsil etmektedir. Onu ve
Onbeşler girişimini kavrayabilmek için, Paris’te öğrenci iken Jean Jaures’ten
etkilenişinden başlayarak, Anadolu’ya geçişine kadarki süreci dikkatle etüd
etmek gerektiğine inanıyorum.
Mustafa Suphi’nin öncülük yaptığı Onbeşler
Girişimi, Halk İştirakiyyun Fırkası ve onun etrafındaki Çerkes Ethem birlikleri,
devrimci güçlerin silahlı direniş temelinde Kurtuluş Savaşı’na katılabilme
yönelişinin somut göstergeleridir.
Mustafa Suphi, Azerbaycan’da esir Türk
subay ve erlerinden derleşik (1000 kişilik) bir Bolşevik Türk Alayı kurma ve
onunla Kurtuluş Savaşı’na katılmayı planlamış, bu yolda hazırlıklar yapmıştır.
‘’Yeşil Ordu’’ denemesinde ise o dönemin en aktif ve örgütlü silahlı milis
gücü olan Çerkes Ethem kumandasındaki Kuvvay-ı Seyyare ile yakın ilişkiler
kurulmuştur.
Demek ki hem Mustafa Suphi öncülüğündeki Onbeşler
girişimini, hem de Halk İştirakiyyun Fırkası ve Yeşil Ordu denemesini, Kurtuluş
Savaşı koşullarında Sosyalizm adına silahlı direniş zemininde hareketlenmeler
olarak alabiliriz. Bu iki kanal hem silahlı direniş içinde var olmaya
hazırlanıyor, hem de kendi çapında bir öncülüğü ele geçirme iddiası taşıyor.’’
(Sarp Kuray / a.g.e. / s. 11)
Mustafa Suphi; üzerinde
durulması gereken devrimci değerlerimizden birisidir. her şeyden evvel, ‘’tüm
dünya ezilen halk, sınıf ve tabakalarının elbirliğiyle; dünyayı savaşsız-
sömürüsüz, insanca paylaşım içinde yaşanılabilir kılma’’ hedefli bir dünya
görüşü olan paylaşımcılık esaslı komünizm, her ne kadar bu anlamda ‘’globalist’’
bir içerik taşısa da; bu globalizm türü asla emperyalizmin ne Birinci, ne İkinci
Pazar Paylaşım savaşlarında; ne de şu an emperyalist ülke- şirketlerce
sürdürülmekte olan emperyalist globalleşme karşısında ülkesine ve ülkesinin
ezilen halklarına, milliyetine, kültürün sınırlarına sahip çıkmama içerikli bir
globalizm türü değildir.
Sanki şu an evrensel planda sürmekte olan
emperyalist- globalizmin ‘’yeni dünya düzeneğini’’ yeni bir ‘’pazar düzenleme’’
süreci değilmişcesine ele alıp bu çözülme sürecinde kendi toplumsal değerlerine
sahip çıkmayanlar; emperyalist ülke- şirketlerin avadanlıklarına dönüşmekten ne
kendilerini, ne de halklarını koruyamazlar.
O nedenle ‘’tarih’’ in,
özellikle kendi özgün ‘’ilk’’ değerlerimizin öğretici ışığı olmadan; bu
karanlığın kuşatmasını yarmak da olası değildir.
Mustafa Suphi’nin
sekreterliğini yapmış olduğu (Gürcü) Stalin’in yardımcısı Türk asıllı (Tatar-
Başkurt) Sultan Galiev; devrim sonrasında Stalin tarafından önce hapsedildiği,
sonra da boğdurularak öldürüldüğü hücresinde kendini savunmak için yazdığı
‘’Ben Kimim?’’ yazısında şöyle söylüyor:
‘’İşte bu da Ankara… Meğer biz bu hareketin ta
başlangıcında, hareket yeni doğmaya başladığında, belli bir güç ve enerji
harcayarak onu kendi elimize alamaz mıydık? Evet, yapabilirdik, tamamen olmasa
da en azından yarı yarıya bunu yapabilirdik. Neden yapamadık?
Çünkü, biz
ona dikkat etmedik, önem vermedik. (Yoldaş Lenin, Sovyetler 8. Kongresinde,
Kemalistler’i ‘Türk Ekimcileri’ diye nitelemişti.) (ben kalınlaştırdım- y.n.)
Onun önemini anladığımız zaman ise kimin tarafını tutalım diye bocalamaya
başladık: Mustafa Kemal mi, Enver mi, yoksa Enverci ‘solcular’ mı?
Neden
biz olaylara yön veremedik?
Neden 1920 yılına kadar Türk komünistleri
(Mustafa Suphi ve onun grubu) ile kesinlikle ciddi olarak ilgilenmedik? (ben
kalınlaştırdım.- y.n.)
Neden biz onları bazı yoldaşların (ki böyleleri
vardı) saldırılarından korumadık; neden onlara güvenmedik ve kendilerini
Türkiye’ye o zaman gönderdik ki, onların oralarda açıkça görülmeleri artık doğru
değildi (bu, M. Suphi ve yoldaşlarının feci ölümüne sebep oldu). Oysa daha
önceleri Türkiye’de öyle bir ortam oluşmuştu ki, orada Sovyet Rusya’nın ve
Sovyet hakimiyetinin otoritesi korkunç derecede yüksekti; herhalde M. Kemal,
20’li yıllarda ’Komünist Partisi’ni’ boşuna kurmamıştı. (ben kalınlaştırdım.-
y.n.)
Ve şimdi… Kemalist Türkiye bizim düşmanlarımızla hareket etmekte,
en azından onlarla oynamaktadır. Neden?.. Çünkü, orada bizim adamlarımız
yoktur…
Benzeri soruları Hindistan ve Çin devrim hareketleri konusunda da
sormak mümkündür. Neden biz, Çin’de Sun Yat Sen’e yönlenmemiz gerektiğini
devrimin tam altıncı yılında anlayabildik? Veya neden aynı konuda Hindistan’da
da şaşkınlar gibi bu kadar uzuzn uzadıya dolaştık?
Bence bir dönem (18-
19- 20 yıllarında) vardı ki; tüm Yakın ve Ortadoğu’da devrim ateşini
alevlendirmek için fevkalade uygun bir zemin oluşmuştu.
Türkiye’de
Ankara hareketi, İran’da Küçük Han hareketi, Afganistan’da İngiliz karşıtı
ihtilal, Kuzey Afrika halklarının milli kurtuluş hareketleri; güçlü bir temel
oluşturmuşlardı ve buna dayanarak dünya burjuvazisine karşı organize bir
mücadele verebilirdik. Fakat biz bu fırsatları kullanamadık. (ben
kalınlaştırdım- y.n.)’’
(Halit Kakınç / Destansı Kuramcı Sultangaliev / s.
45- 46)
Bu satırlardan; Mustafa Suphi’nin; Sultangaliev’in
önderlik ettiği ve idam edilip yıllarca kendi ülkesi içindeki ve dışındaki
sosyalist camia tarafından susuşa getirilmiş olsa da bugünkü ‘’üçüncü dünya
halklarının babası’’ olarak gitgide üstü örtülemez hale gelen ‘’Doğu Halkları
Enternasyonalizmi’’ nin fikri ve fiili öncülerinden de olduğunu; zamanın hem
Sovyetler, hem Ankara, hem de her ikisi arasındaki ilişki- çelişkilerinin
çarkları arasında; belki de bu tür bir enternasyonalizme sıçranılamadığı için
hem Sovyet, hem de Türk devrimlerinin tamamlanamadığı için geri düşerek şimdiki
emperyalist globalizmin çöküş- çözülüş çemberine düşüşüne de neden olan
şartların çarkında; öğretmeni Sultangaliev’le birlikte ilk öğütülenlerden
olduğunu da öğrenmiş oluyoruz.
Mustafa Suphi, Anadolu mozayiğimizde bu
yanıyla da bir ‘’ilk’’ olarak ciddiyetle incelenip irdelenmesi gereken devrimci
bir kişilik olarak yer almaktadır.
6- Altıncı resim: Dr. Hikmet
Kıvılcımlı

Dr. Hikmet Kıvılcımlı
(1902-
1971)
Piriştine doğumlu Dr. Hikmet Kıvılcımlı; yalnızca Türkiye
toplumuna ve halklarına değil; tüm dünya halklarına da Marx ve Engels’in
tamamlayamamış oldukları ‘’tarih öncesi’’ toplumların gidiş kanunlarını
Marksist Diyalektik ve Tarihi Materyalizm yöntemiyle ele alıp inceleyip yerli
yerine oturtarak kattığı boyutla; tüm doğu toplumlarının bilimsel açıdan
algılanabilir oluşunu sağlamış; bu anlamda evrensel çapta bilimsel hizmet vermiş
bir bilim adamımız olup, düşünce ve devrimci mücadelesi uğruna 69 yıllık
yaşamının 22 yılını hapishanelerde geçirdi.
Kendisi de 19 yaşındayken
Yörük Ali Efe çetesinden Kurtuluş Savaşına iştirak eden bir askeri tıbbiyeli
olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı; 23 yaşındayken,1925 yılında gerçekleştirilen TKP 2.
kongresine delege olarak katıldı. Bu tarihten itibarenki yaşamı; cezaevi,
bilimsel araştırma ve basın- yayın faaliyetleri, örgütlenme faaliyetleri
arasında geçen Dr. Hikmet Kıvılcımlı; 1930 yılında, 28 yaşındayken; Şeyh Sait
isyanı nedeniyle çıkartılmış olan Takrir- i Sükun Kanunu’nun baskıcı
uygulamalarına rağmen cezaevinde kaleme aldığı ve zamanın TKP Merkez Komitesine
sunduğu, ‘’İhtiyat Kuvvet:Milliyet (Şark) adlı eserinde, şöyle
diyecekti:
‘’Türkiye Komünist Partisi’ne iki
görev düşüyor: Bir, Mazlum Kürdistan halkı ile bağlanmak; İki, bir Kürdistan
Komünist Partisi’nin kuruluşunu kardeşçe hazırlamak… Bu iki görev de hiç olmazsa
bugün için teorik olmaktan çok pratiktir. Ata binmek, ata binmekle olur. Ve
teori, ancak pratik ile atbaşı gidecektir.’’
Elbette 1930’lu
yıllardaki ‘’köprülerin altından çok sular aktı’’. Ancak bu; konuyla ilgili en
baskıcı yaklaşımların olduğu bir dönemde bu dürüst devrimcinin; problemi ele
aldığı ve konuya sahip çıktığı gerçeğini ve bu sahip çıkışa karşı zamanın
sosyalistlerince susuşa getirilmiş olduğunu atlamamızı
gerektirmez.
Ardından geçen yıllar içinde ülkemizin yakın ve uzak
tarihine ve hemen her türlü problematiğine dair yüzlerce ciltlik eser üretmiş
olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı; bakın insana dair ve onun ayrılmaz bir parçası olan
‘’tapınç’’ konusuna nasıl bir açılım getiriyor:
‘’ Tapınçlar konusu doğrudan kutsallaştırma prosesine ve
insan zihninin işleyiş yasalarına bağlıdır. Burada ikincisine giremeyeceğiz. O
apayrı ele alınacak başlı başına bir alandır. Fakat dolayısıyla eğilmiş
olacağız. Çünkü her ikisi de bir arada bulunur; toplum ve kişi
gibi…
İnsan toplumu da, canlı türlerinin gelişim kanunları benzeri kendi
kanunlarına uyar. Ancak o kanunların kökleri çok derinlerde kaldığı ve büyük
sansürlerde toplum biçimleri katmanları altında gömülüp kaldığı için insan
toplumunun gidiş kanunları olabileceği bile önemsenmedi ve asla kavranmadı.
Tarihte hiçbir gidiş kanunu bulunmadığı iddialarına dek sapıldı.
Oysa
üzerinde hiç durulmak istenmeyen, insan toplumunun doğadan gelme, ilk doğal ham
pırlantası; çekirdeği olan Komüncül toplum, tarihin bütün kilitlerini açabilecek
BİRİCİK anahtardır. Çünkü en ilk temel çekirdek olması itibariyle, toplum
biçimlerinin bütün gelişimi kanunlarını kendi içinde saklar.
1- İnsan
toplumunun Komün temelinde parçalanış ve derleniş (kendisini yeniden üretme)
yasası:
Toplum biçimleri sürekli olarak komün çekirdeği temelinde
parçalanışa ve toplanışa uğrayarak kendisini yeniden üretir. Parçalayıcı ve
derleyici rol oynamış görünen tarihsel ve sosyal devrimler de; onlardan
çıkagelmiş sınıflı toplum medeniyetleri ve rejimleri de aynı temellerden
kalkarak hep komün temellerini yeniden üretmek uğruna açılıp
kapanırlar.
Bu yüzden o devrimlerin ve rejimlerin liderleri de
birbirlerine paralelleşirler. Birtek (aynı) akışın sonucu
olurlar.
Toplumun parçalanışları, sosyal sınıflar, tabakalar, zümreler,
kişiler yönünde artarak sürerken, toplumun insanlık ölçüsünde kolektif derlenişi
de artarak sürer. İkinci büyük savaştan sonra, görünür- görünmez parolaların hep
‘’Bir tek Dünya’’ parolalarında ifade buluşu tesadüf değildir; demek
parçalanışın ölçüleri evrencil boyutlara ulaştıkça derlenişin ölçüleri de bir
tek insanlık kolektivizmini vurgulamak zorunda kalır.
Toplumun parçalanış
ve derleniş yasasının sebebi nedir? Bu yasayı da güden daha temelli yasalar var
mıdır?
Evet! Bunun en genel sebebi, toplumun ilk çekirdeğinde yer alan
yasaları aşamamak zaruretlerinden kaynak alır.
Bunlar üretici
güçlerdir.’’ (Dr. Hikmet Kıvılcımlı / Allah- Peygamber- Kitap / s.
7-8)
Dr. Hikmet Kıvılcımlı; onlarca ciltlik eseri ve
mücadelesiyle; düşünce ve davranış alanında dünyaya, özellikle biz ve bizim gibi
doğu ülkelerinin meselelerine ışık tutmuş bir ‘’ilk’’ devrimci şahsiyettir;
bilmiyle, dünya çapında eninde sonunda klasikleşmesi kaçınılmaz bir ‘’ilk’’
BİLİM emekçimizdir. Bu nedenle tarihin ışıklarından oluşan Anadolu mozayiğimizde
ışıldayan bir yere sahip bir eskimeyen değerimizdir.
7- Yedinci
resim: Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’a aittir.

Fethi Gürcan
(1922- 1964)
Sarp
Kuray’ın; ‘’ Dr. Hikmet Kıvılcımlı İkinci Kuvayi
Milliyeciliğimiz adlı eserinde İnkılap-İrtica bölümünde bu konu ile ilgili şu
değerlendirmeyi yapmaktadır “Yerli İrticaı temsil eden bir avuç
(tefeci-bezirgan) kapitülasyonlar mekanizmasıyla ecnebi sermayenin gizli, açık
soygununa ortak çıkmayı ar değil kar saydıkça, milletin bütününe bağlı Türk
ordusu, dirlik düzeninden kalma (halkla beraberlik) geleneklerini dirilterek
milli kurtuluşa yol açtı. Bizde irtica oligarşisi ne zaman ecnebi hayranlığına
teslim olduysa, o zaman ordu hemen milletle kaynaşıp inkılaptan yana geçti.
Çünkü milletimizin ayakta kalan (şuurlu ve teşkilatlı) biricik parçası ordu
idi.
Alemdar Mustafa Paşa’dan Mustafa Kemal Paşa’ya , Cemal Gürsel
Paşa’ya kadar: Rusçuk yaranından milli kurtuluş komitesine kadar ileri
gidişimizin vurucu gücü, halk çocuklarımızın güttüğü ordu oldu. Osmanlı çöküş
devrinde (sanki ecnebi sermayeye kul olacakları bilinmiş gibi) adlarının başına
birer “abd” (kul, köle) sözü bulunan padişahların (Abdülmecit, Abdülaziz,
Abdülhamit) istibdatları boyunca, vatan ve hürriyet aşkına asker ocakları
(Kuleli, Tıbbiye, Harbiye) beşik oldu. 1876’da Abdülaziz’i tahttan indiren,
1908’de Meşrutiyeti dağda ilan edip Abdülhamit’i tahtından indiren, 1919-1923’de
istiklal savaşıyla saltanatı müzeye kaldıran hep o genç ordumuzdu.”
Bu
tespitten sonra iki noktanın altını çizebiliriz.
1. Tabii ki biz bu
yazıda “ordu” derken, her zaman “Ordu Gençliği’nden” söz ediyoruz. Yoksa “ordu
fosilleri” ile bunun, bahsini ettiğimiz “ordunun” bir ilişkisi yoktur.
2.
Geleneksel aydın eylemciliğinden söz ederken: “Laleyi isterse soylu bir çiçek,
dilerse boynuna takılmış kızgın demir anlamına çekiverir. Sen edebiyata, şiire,
müziğe, tiyatroya, romana, davula, zurnaya bak” cinsinden şark aydınlarından ve
onların arada sırada bize “başöğretmenlik” yapan “nöbetçi aydın” tavırlarından
söz etmiyoruz. Bizim bahsettiğimiz ülkenin bunalım konaklarında daha ziyade
davranış özelliği gösteren bu uğurda her şeyini fedaya hazır tarihsel ve soysal
devrimcilerdir.
İşte devrimci Binbaşı Fethi Gürcan ve arkadaşları bu
“Ordu Gençliği” eylemciliğinin en yiğit halkalarından biridir. Onlar Türkiye
tarihinde bir kilometre taşı olmuşlardır. Bir yanlarıyla: 27 Mayıs politik
devrimiyle başlayan ordu gençliği demokrasisi diye adlandırabileceğimiz bir
dönemin yaratıcısı ve teminatı olmuşlardır. Diğer yanlarıyla da devrimci
birikimleri korumak anlamında silahlı ayaklanma yaparak iktidara yürümüşler ve
yenilmişlerdir. Bu genç subayların topluma kazandırdığı 61 Anayasası ve
demokratik haklar, 1980’lere kadar etkisini gösteren güçlü bir devrimci
hareketin doğmasına neden olmuştur.’’
(Sarp Kuray / Haziranda Ölmek Zor / 27-
06- 2005 / Yeniyol. org
Türk solu başyazarı Gökçe Fırat’ın ifade
ediş biçimiyle Sarp Kuray’ın piyonu olan Ömer Gürcan’ın:
‘’Osman Deniz’in anılarından detayı öğrendik. Bir de o
gün cezaevindeki mahkumlardan... Mahkumlar hiçbir şey görmemişler. Sadece
babamın idama yürürken kararlı ayak seslerini anlatıyorlar. Bu gururlu yürüyüşün
çıkardığı ayak seslerinin, hala kendilerinin tüylerini ürperttiğini söylüyorlar.
İdamdaki şakacı ve kararlı tavrının, tüm idamı seyredenleri sarstığını öğrendik
anılardan. “Benden korktuğunuz için beni asıyorsunuz. Ama ben korkmuyorum. Ben
ihtilalciyim. Bin Fethi Gürcan feda olsun bu vatana” diye haykırarak, kendi
iskemlesini tekmeliyerek yaşama veda etmiş. Babam yaşasaydı, ‘68’in tüm sağ ve
sol gençliği onun peşinden giderdi. Ne (Alparslan) Türkeş, ne de sol görünümlü
cuntalar barınamazdı gençliğin içinde.’’
(Ömer Gürcan / Em. Süvari Bnb.
Fethi Gürcan Hakkında Yeni Harman’la Söyleşi /01- 02- 2005) diyerek
‘’babasını satışa çıkardığı’’ (!!!);
Bu satışa; ‘’satış’’ iddiasının
başyazarı olduğu derginin, Türk Solu’nun da;
‘’Ömer Gürcan
Fethi
Gürcan'ın Harbiyelileri
“Ölümün karşısında ve tanrı ile adaletin
huzurunda bulunduğum şu anda, Atatürk’e övgüler yazmak için kaleme sarılan şair
kadar vicdanım rahat. Uğruna can verecek adamlar bulunduğuna göre, davamızın
daha güçlü olarak yaşayacağına inanıyorum.
Ve diyorum ki Atatürk ölmüştür ama
var olmakta devam ediyor. Şimdi ben de öleceğim ama Atatürk ilkeleri, ölümümle
çok daha yüce bir değer kazanacak.”
Fethi Gürcan
çıkmışım bir
kavgadan
vurmuşum sokaklara
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar AYDEMİR’i
asacaklar GÜRCAN’ı
(Hasan Hüseyin-Haziran’da
Ölmek Zor)’’ ve ardından uzunca bir ‘’içindekiler’’ listesi yayınlamak
suretiyle; eksik olmasın, katkıda bulunduğu;
‘’12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi 27 Mayıs politik
devrimi ile başlayan süreçte elde edilmiş bütün devrimci birikimlere düşmanca
saldırmış bir NATO planıdır. Egemen sınıfların, parlamentodan bile
geçiremedikleri “ekonomik önlemlerin” yolunu sonuna kadar açmış bir uygulamadır.
“Çağ atlıyoruz” diyerek Türkiye halkının çanına ot tıkamışlardır. Bugün toplum
olarak ortada duran perişanlığımız, yoksulluğumuz ve çürümüşlüğümüz hep bu
politikanın sonucudur. ABD emperyalizmi tüm bu sonuçlarla tatmin olmayıp
ülkemizi Ortadoğu batağı içine iyice çekmeye uğraşmaktadır. 1946'lardan bu yana
emperyalizmin torbasına sokulan ve onun fedaisi haline dönüştürülen ülkemiz, bu
kere de tam olarak bitirilmek istenmektedir.
Tam da Fethi Gürcan’ların
zamanıdır. Bu yiğit devrimcinin insani vasıfları, mücadele azmi ve de “Türk
halkının kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın serüvenidir.” Diyerek
aldatılmışlığın üzerine yiğitçe yürümesiyle yolumuzu aydınlatmaktadır.
Son sözü yine büyük usta Kıvılcımlı ile bağlayacak olursak, “başlangıçta
İNSAN vardı: Her insan öteki insanla eşit Sosyalistti. Bu iyi anlaşılmadıkça,
öne sürülecek her düşünce ve davranış, yalan, korku ve köleliktir” ( Sarp Kuray
/ a.g.e.)
600 yıllık kandaşlık esaslı ihtilalci geleneğin; 63-
64’lü yıllarda sosyalizmle buluşma noktasındaki devrimci lider olarak, Anadolu
mozayiğindeki yerine konulmuştur.
Kendisini satmakla ilgili
‘’girişimci’’ leri (başta Türk Solu başyazarı gelmek kaydıyla)
uyarırım:
‘’Her türlü hakkı, Türkiye halklarına aittir; satılamaz ve
taklit edilemez!’’
8- Sekizinci resim: 1968 yılı Devrimci Gençlik
liderlerinden Mahir Çayan

Mahir Çayan (1945- 1972)
68 Devrimci
Gençlik önderlerinden SARP Kuray’ın aktarımıyla;
‘’DEV-GENÇ : Sosyalist mücadeleye doğru hareketlenen
gençlerin oluşturduğu mücadele kanalının adıdır. Devrimci Gençlik, Türkiye’nin
uzak ve yakın tarihinde bir gelenek olan tarihsel devrimci eylemcilikten
kopuşarak sosyal devrimciliğe doğru hareketlenmeye başlamıştır. Gençlik ;
geleneksel olarak “devleti” ve “memleketi” koruma ve kurtarma sorumluluğu duyan
bu gelenekten kopuşarak “devleti değiştirmek ve dönüştürmek” amacı ile
mücadeleye girmiştir.
DEV-GENÇ : Emperyalizme, sömürüye, şovenizme,
adaletsizliğe karşı bir isyandır. Onbinlerce Türk ve Kürt devrimcisi omuz omuza
aynı saflarda mücadele etmişlerdir. Binlerce yıldır, üretime ve modernleşmeye
düşman tefeci – bezirgan sermayenin yani Doğu Gericiliğinin un ufak ettiği insan
malzemesini, emek ekseninde insanlaştırma adımıdır. Bu anlamıyla da ülkemizdeki
iki yüz elli yıldır var olan modernleşme ve özgürleşme hareketinin devamıdır.
Emperyalizme ve işbirlikçilerine yani Batı Gericiliğine karşı da bir mücadele
kalesidir’’
(Sarp Kuray / Cumhuriyet Devrimi / Dev Genç / Kürt Demokratik
Hareketi)
Fethi Gürcan’ların ardından sosyalizmle buluşan 600
yıllık geleneğin, Kızıldere’de arkadaşlarıyla birlikte katledildiğinde yalnızca
27 yaşında olan bu aydın devrimci genç önderi; Anadolu mozayiğinin, Deniz
Gezmişle birlikte elbette ki en genç, en temiz yüzlerinden, yakın tarihimizin en
pırıl pırıl ışıklarından birisidir.
Kendi ağzından M.Kemal’e ve Kurtuluş
Savaşına yaklaşımı ise; tüm gerçek devrimci önderlerinki gibi,
nettir:
“ Kemalizm, Emperyalizmin işgali
altındaki bir ülkenin Devrimci-Milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır.
Kemalizm’in özü emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm bir burjuva
ideolojisi veya küçük burjuvazinin veyahut asker- sivil bütün aydın zümrenin
ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.
Kemalizm küçük burjuvazinin en
sol , en radikal kesiminin, milliyetçilik tabanında antiemperyalist bir tavır
alıştır. Bu yüzden Kemalizm soldur. Milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm devrimci
milliyetçilerin emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur... Dünyada
ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler , bu bakımdan
ülkemizin – kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğe dayanan – bir
orijinalitesidir. Kemalistler için ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin
jakobenleri diyebiliriz.’’
( Mahir Çayan / Bütün Yazılar / sayfa
398)
9- Dokuzuncu resim: Gene 68 Devrimci Gençlik
önderlerinden Deniz Gezmiş’e aittir.

Deniz Gezmiş
(1947-
1972)
Savunmasında:
‘’Öğrenci
hareketlerine gelince, Türkiye'de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik
olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu'ndan denize attığı
tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye'de devam edegelmiştir. İkinci
Dünya Savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28
Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi
tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler
ilerici gençlerdir. Anayasa'ya Bağlılık Mitingi'ni de bizler yaptık. O günün
mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene
bizlerdik.
1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından işgal
edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin
haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan
Filosu'na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca
öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine
saldırdı. 20'ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı.
Polis karakolları işkencehane haline getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı.
Fikir özgürlüğünü ve Anayasa'yı paravan yapanlar "önceden Atatürkçü geçinirken
O'nun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal
tarafını beğeniyorlardı." suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul
etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez.
Gerçekler örtülmek
isteniyor. Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.
Onun İstiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca
biz devam ettiriyoruz. ‘’ (Türk Solu)
Diyen ve idam edilen bu 25
yaşındaki 68 kuşağı devrimci gençlik önderi de Mahir Çayan’la aynı 600 tıllık
aydın eylemciliği geleneğinin sosyalizmle buluşmuş önder isimlerindendi ve Gökçe
Fırat’ın bitmek tükenmek bilmeyen abuk, subuk saldırılarının hedefi olan Sarp
Kuray’ın da, Ömer Gürcan’ın da ölene dek ve halen daha; arkadaşları idi. Tıpkı
Mahir Çayan gibi… Yakın tarihin bir diğer en ışıklı DEVRİMCİ kimliği, hiç şüphe
yok ki; DENİZ GEZMİŞ’ tir.
Türk Solu Dergisi’ni M. Kemal Atatürk’ten
sonra, Che Guevera’nın yanısıra en çok ‘’sattığı’’ bir devrimci önderdir. Bu
vesileyle Fethi Gürcan konusunda yaptığımız uyarıyı yineliyelim:
Deniz
Gezmiş’in de ‘’Her türlü hakkı; Türkiye halklarına mahfuzdur! Satılamaz ve
taklit edilemez! ‘’
Türk Solu’nun Ömer Gürcan’la en büyük
problemlerinden birisi de; 68 kuşağından olan arkadaşı Tuncer Çelen’le birlikte
çok sevgili arkadaşlarından olan Deniz Gezmiş hakkında yazdıkları ‘’Hesaplaşma’’
adlı kitapla; M. Kemal’in ve babası Fethi Gürcan’ın yanı sıra Deniz Gezmiş’in de
‘’ Türk Solu’nca içeriği boşaltılarak satışa çıkarılmasına engel olma çabaları
nedeniyle olsa gerektir.
10- Onuncu resim, tecritte bulunan
Abdullah Öcalan’a aittir.

Abdullah Öcalan
(1949- )
Bir bahriye
teğmeniyken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bilimsel kılavuzluğu ile buluşmuş bir
diğer 68 kuşağı Devrimci Gençlik önderi olan Sarp Kuray’ın 45 yıla varan
devrimci birikimleriyle yerli yerinde yaptığı değerlendirmeye ve prensipcil
yaklaşımına göre;
‘’Abdullah Öcalan
savunmalarını ve bunların ışığında oluşturduğu toplumsal tasarılarını Türkiye
halkına sunmaya başladığı andan itibaren, “komplo” nun ikinci ayağı uygulamaya
konulmuştur. Önce bilerek veya bilmeyerek (bizi niyetler ilgilendirmiyor) bu
tasarılardaki açılımlar kapatılmaya başlanmış ve Öcalan’ın görüşleri saklı bir
duruma sokulmuştur. Zaman içinde de içi tamamen boşaltılmıştır. Bu süreçte ilk
adım olarak “Taktik yapıyor” söylentisi yaygınlaştırılmış, sonraki adımda da
tezlere ve tasarılara yönelik kapalı kapılar ardında ya da otel lobilerinde,
sahil kentlerinde eleştiriler yapılmaya başlanmıştır. Kafalar tütsülendikçe, bu
eleştirilerin ölçüsü arttırılmıştır. Kürt halkının ve silahlı güçlerin Abdullah
Öcalan’a bağlılıkları bilindiğinden, tam bir şark kurnazlığı ile kimse açıktan
eleştiri yapma cesaretini gösterememiştir. Bu çevreler, özellikle “1919’ların
güncelleşmesi”, “Mustafa Kemal Paşa ve Kurtuluş Savaşı gerçekliği” ve “Şeyh Said
ayaklanması” konusundaki saptamalarını merkeze koyarak “devletle anlaştı –
Kemalist oldu” şeklinde değerlendirmeler yapmaya başlamışlardır.
Bu noktada bizim için ilkesel olan
saptamaları sizlere aktarmak istiyorum:
1 – “Diyalektik metotlu
klasik tarihsel maddecilik : hangi çağda olursa olsun, insan toplumunun, genel
olarak ve son duruşmada “ÜRETİCİ GÜÇLER” le hareket ettiğini göstermiştir. Ama
özellikle her çağda ve hele bir çağdan ötekine geçiş konağı içinde, o yere ve
zamana bağlı olarak hangi “üretici güçler”in ayrı ayrı nasıl rol oynadıklarını
araştırma ve bulma yetkisini artık felsefe yerine yalnız ve ancak olaylara
dayanan sırf bilime ısmarlamıştır.”(Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Tarih-Devrim-Sosyalizm)
Doğu toplumlarında üretici güçler içinde,
“Teknik” üretici güç; Doğu gericiliğinin nedeni olan tefeci bezirgan
sermayenin rezil çemberi altında köreltildiğinden, ülkemizdeki sermaye sınıfı
tarihin hiçbir döneminde, Batıya benzer bir biçimde toplumu ileri taşıyan bir
yapıya sahip olamamıştır. Hazır yiyici, asalak ve kişiliksiz yapısıyla hep vatan
ve demokrasiye düşmanlık yapmıştır. Bu durum ve zamana göre tarih öncesinin
ilkel komünel gelenek ve görenekleriyle çevrelenmiş insan üretici gücü (kolektif
aksiyon), tefeci bezirgan medeniyetlerin insanı unutan karanlığı karşısında,
toplumun hep önünü açmıştır. İşte; tarih öncesinin ilkel komünel gelenek –
göreneklerinin ayak izleri üzerinde yürüyen bu toplumsal gerçekliğimize ve onun
eylemciliğine; biz geleneksel aydın eylemciliğimiz diyoruz.
2 – Dr.
Hikmet Kıvılcımlı’nın belirttiği gibi
“Her ülke insanı,beden ve kafa
yapısı ile kendi tarihinin ürünüdür. Türkiye insanının mayası ve tohumu Orta
Asya’dan göçebe geldi. Osmanoğulları antika Bizans – İslam medeniyetlerinin
kalıntılarından bir Rönesans yarattılar.
İlk Osmanlı bir avuç doğru,
yiğit ve eşit göçebe çekirdeği oldu. Sürülerle medeniyet kalabalıklarını önüne
katıp güttü.”
“Bu sosyal gelenek ve göreneklerimiz, Türk köyünde imece ve
Bektaşilik biçiminde yaşıyor. Devlet sınıflarımızdan silahlı ve aydın
gençliğimiz, özellikle ilk Türk İlb’lerinin toplum uğruna fedakar ülkücülüğünü
ayakta tutmuştur, tutuyor.”
3 – Yukarıdaki iki teorik açılımın
ışığında : geleneksel aydın eylemciliğimiz ve Kurtuluş Savaşı gibi özel
olaylarımızı, “Şirketler Kemalizm’i” gibi ikiyüzlü ve kabuklaşmış bir
kavrama asla sığdırılamaz olduğunun bilincindeyiz.
İnandığımız bu
ilkeler doğrultusunda, toplumu her yönüyle karanlığa mahkum eden Doğu
Gericiliğine karşı gerçekleştirilmiş bu toplumsal gerçekliğimize dayanan
eylemler bizim için tarihin aydınlık yüzüdür.
Selçuklu Derebeyliğine
karşı ayaklanan Baba İlyas, Baba İshak öncülüğündeki Baba-i İsyanları, birinci
Osmanlı Derebeyliği sonucunda ortaya çıkan Şeyh Bedrettin ayaklanması,
derebeyleri ve tefeci bezirganlara karşı ayaklanmış Kalender Sultan, 1908’de
özgürlük için dağa çıkan Kolağası Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri ve arkadaşları,
1919’da Doğu Gericiliğine ve ülkeyi işgal etmiş Batı Gericiliğine karşı savaşmış
Anadolu Ordusu ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa, 1960’ta Demokrat Parti
iktidarının yağma ve zulmüne karşı ayaklanmış, silahlı ve aydın gençliğimiz bu
uğurda hayatlarını veren yiğit devrimci komutanlar: Alb. Talat Aydemir ve Bnb.
Fethi Gürcan, onlardan bayrağı teslim alarak, sosyalizme yürüyen 68 devrimci
gençliği, 78 devrimci gençliği hepsi tarihimizin aydınlık yüzleridir ve ezilen
insanlarımızın dolaysız müttefikleridir.
Ancak, bu toplumsal gerçekliğimiz bir sınıf olmadığından
ve toplumsal olaylarda son çözümlemede teknik üretici güç ağır bastığı için, ne
kadar cılız, kişiliksiz, acenteci olursa olsun; sermaye sınıfı, ülkemizde her
seferinde bu geleneksel aydın eylemciliğini kuşatmış, zaman içinde de onları
tasfiye etmiş ve egemenliğini kurmuştur. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, yıllar önce bu
toplumsal yasanın altını “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş:
İngiltere” adlı kitabında şöyle çizmiştir: “Manifaktür biçimine kadar
gelişmiş sanayiine rağmen, çalışanların yarım yüzyılı aşkın iktidar denemelerine
rağmen Doğu’da bütün inançlar, düşünceler, davranışlar herhangi bir sosyal
devrim getiremedi. Tarihsel devrimleri üzerine çekmekle yetindi. Çünkü o
gelişmelerin mihveri Bağdat, kadim Babil’in yerine kurulmuştu: orada beş -
altıbin yıldır işleyen antika medeniyet satırı, insan üretici gücünü, o kadar
göçebe aşılarına rağmen ele alınmaz bir kıymaya çevirmişti. O soysuzlaşmış
yığınlar içinde, tarih öncesinin bütün sosyalist gelenek görenekleri
(yiğit+eşit+doğru) insan malzemesi çarçabuk bozuluyor, Feleksaf Eba Müslüm,
Babek Arslanı’nı, tefeci bezirgan artığı tilkilere boğduruyordu. Çin’de, Hint’te
olduğu gibi sinsi medeniyet züğürt barbarları teker teker süslü ehramının çıkmaz
dehlizleri içine çekiyor, göz kamaştırıcı hazinelerinin zenginlikleri ile
şaşırtıyor, medeni dinlerin esrarıyla uyuşturduktan sonra, barbarın erkekliğini
çıkartıp, namusunu ve beynini iyice yıkıyordu. Barbarlık fatih olarak geldiği
zaman onun ayaklarına kapanıyor, koynuna giriyor, insan üstü yaratıklar olduğunu
göklere çıkartıyordu. Her iki halde de, barbar, o havai fişek ateş alıcı
gönlüyle, medeniyetten çok savunucusu kesiliyor, barbarlığın bir numaralı
düşmanı oluyordu. Tarih öncesinin hür, eşit, doğru, yiğit ilblerini, gaazilerini
yetiştiren sosyalist kan teşkilatı barbar yavaş avlanırsa, medeniyetin aylıklı
askeri olarak baskı cihazına dönüyordu”
Şimdi, lafı evelemeye
gevelemeye gerek yoktur. Sivil toplumcu ve İkinci Cumhuriyetçi çok bilir bay ve
bayanlarımızın(!) ve onların utangaç örtülü takipçilerinin, tarihsel süreçler
içinde sermaye sınıfının, ilerici rol oynadığı ve öncülük yaptığı tek bir olayı
örnek gösterebilme şansları var mıdır, bunu öğrenmek istiyoruz. Kimsenin
anlamadığı süslü laflardan vazgeçip, en basit yurttaşımızın anlayabileceği kadar
açık ve duru bir dille, bu sorunun tartışılması gerekmektedir.
Bu ilkesel yaklaşımlarımız ışığında,
yazımızın yukarı bölümlerinde de belirttiğimiz gibi, anti-emperyalist ve
anti-feodal mücadele veren ve emperyalist işgalcileri silahlı mücadele ile
ülkemizden söküp atan; Muzaffer Anadolu Ordusu ve Kurtuluş Savaşı gibi özel
olaylarımızla sonradan türlü oyunlarla ve dış destekle Cumhuriyet Devrimini
kuşatan “Şirketler Kemalizm’i” ni, birbirine karıştıranlardan değiliz.
Ayrıca, bu gerçeklik anlaşılmadığı taktirde ne Türkiye’deki Cumhuriyet
Devriminin melez yapısı ve orijinalitesi kavranabilir, ne de bu yapının önümüze
sürüyle çıkardığı arapsaçı olmuş sorun kördüğümleri önünde uyanık kalınabilir.
Bütün yazılı uyarılarımız rağmen,
bugün toplumsal temellerinden kopmuş, fosilleşmiş ve “köksüz” leşmiş bir takım
şarlatanların bize yönelik saldırılara devam ettiklerini izliyoruz. Bu çevre,
tarihin aydınlık yüzünü ve eylemcilerini savunduğumuz için, üstelikte Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’nın ismini de işin içine katarak gevelemeyi sürdürmektedirler. “Bu
günün Gn.Kurmay güdümlüsü olarak bu devrimcilerin resimlerini ve isimlerini
içini boşaltarak kullananlar ise ne devlet, ne millet ne de sermayenin
düşmanıdırlar. Bu devrimcilerin isimlerini ve geleneklerini “devlet partisi” ne
teslim etmemek gerekiyor.” demektedirler.
Bu çığırtkanlara şimdilik
iki noktayı hatırlatıp geçeceğim:
1
– Dr Hikmet Kıvılcımlı, 11 Ekim 1971 tarihinde, Belgrad’ta hayata gözlerini
kapadığı anda, İstanbul 1 Nolu sıkıyönetim mahkemesinde yargılanması yapılan 110
sanıklı (Deniz subayları, Askeri tıbbiyeliler, Harbiyeliler ve DEV-GENÇ
yöneticilerinin oluşturduğu) davanın bir numaralı sanığıdır ve kendisinin 146-1
maddesine göre idamı istenmiştir.
2 – Dr Hikmet Kıvılcımlı, en son
yazdığı kitaplardan biri olan “Halk Savaşının Planları” nın son cümlelerini
şöyle bağlamaktadır:
”Gerek birinci kuvai milliye günlerinin, gerekse
27 Mayıs İhtilalinin vurucu gücü olan ordu İlbleri, tarihimizin o idealist,
dirlikçi, gelenek – göreneklerinin temsilcisidir. Bilimcil sosyalizmde gelenek –
göreneklerinin adıyla özetlenecek tarihsel üretici güçlerle, kolektif aksiyon
(el birliği ile eylem) insancıl üretici güçler vardır. Türkiye devrimler
tarihinde ordu, o beşyüz yıllık dirlikçi ülkü İlblerinin (tarihsel gelenek –
görenek, insancıl kolektif aksiyon) güçlerine en orijinal odak olmuştur ve
olmaktadır… Niçin olan şeylerin adını koymayalım… Bu olumluluk kalıntıdır diye
hor görülemez. Zaten hor görene metelik vermez. Pratikte vardır, teoride ister
istemez yerini alır.
O vurucu güç, belirtildiği gibi, en derin ve en
geniş tarih ve toplum olanaklarına sahiptir. Onun için, hem bugünkü Türkiye
toplumunun, hem dünkü Osmanlı İmparatorluğunun türlü ilişki – çelişkileri içinde
o vurucu gücün en inanılmaz canlı unsurları ve etki tepkileri yaşamaktan
kalmamıştır. Toplum içinde “Alevi” yada “Türkmen” adlı varlıklar, eski Osmanlı
İmparatorluğundan birer parça olan Arap ülkeleri (Mısır, Cezayir, Libya, Sudan
vb.) devrimci örnekleri gözlerimiz önündedir.
Vurucu güç : gerici
iktidarı, sırası gelince, bir gecede vurup düşürebiliyor. Ondan sonrası öne
geçen özgücün niteliğine kalıyor. Bu nitelik karşı devrimci ise; vurucu gücün
devrimciliği amortize edilerek güme gider, nitelik devrimci ise; sosyal devrim
yörüngesine oturabilir. Demokratik Devrim özgücü olan işçi sınıfı yanına konulan
proletarya aydınları deyimi, o devrimci vurucu gücün özel karşılığı olur. Vurucu
güç : proletaryanın kendi yapısı içine giren öncü örgüt
değildir”
Anlaşıldı mı şimdi!... Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın
“Türkiye devrimler tarihinde odak olduğunu” belirttiği devrimci vurucu
güç simgelerini, devrim şehitlerimiz ve Kıvılcımlı ile birlikte sitemize
koyuyoruz. Bunu yaparken, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın içini mi boşaltmış oluyoruz?
Hadi canım sen de… Sen başkalarını kandırmaya çalış. Yolun açık olsun. Benden
söylemesi.
Yeniyol Sitesi, yakın
tarihimizde NATO kanalı ile hem; silahlı ve aydın gençliğimizin söndürülüşü ve
tasfiyesini hem de; egemen sınıfların güdümünde yapılan 12 Mart ve 12 Eylül
karşı devrimlerini en ince noktasına kadar irdeleyen, eleştiren bağımsız bir
oluşumdur. Saygısızlık yapma! Hem bence Demir Küçükaydın’a başka bir görev
düşüyor: Kıvılcımlı üzerinde bu kadar titizlendiğine göre, onun en büyük
emanetlerinden biri olan “Vatan Partisi” ni kimlerle birlikte, hangi
metotlarla nasıl söndürdüğünün ve kapısına kilidi vurdurduğunun hikayesini
anlatırsa, işe oradan başlarsa adamlığa adım atmış olacaktır. Bizde, bu zatın
“devrimci gelenekler” le olan ilişkilerini öğrenmiş olacağız.
Abdullah Öcalan’a yönelik derinleştirilen komplonun devamı olan
ayaklardan biriside, “Tecrit” uygulamasıdır ve bu tecrit bugün kendi öz
kardeşlerinin bile görüştürülmemesi noktasına kadar tırmandırılmıştır.
Bu
uygulamanın temel iki amacı vardır:
1 – Abdullah Öcalan’a bağlılıkları
tartışılmaz güçler, bu uygulamayla birlikte yeniden silahlı – çatışmalı bir
ortam içine çekilip “çatışan bir PKK” görüntüsü kuvvetlendirilip, içte
milliyetçi çevreler tahrik edilip, süreç bir boğazlaşma riskini taşıyacak.
2 – AB elçilerinin “buyurdukları” gibi, “PKK ile aranıza
mesafe koyun” talimatının tam anlamıyla hayata geçmesi ve tabanın
Barzanileştirilmesi için ortamın hazırlanması gerekmektedir. Öcalan gerçeği ve
düşünceleri, önlerinde en büyük engeldir. Bu engel yalnız amansız bir tecride
uğrama değil, kendisinin de belirttiği gibi hayati bir tehdit riskini de
taşımaktadır.
Kürt Demokratik Hareketi ve Türkiyeli Devrimciler,
demokratlar, yurtseverler amansız bir tecritle dayatılan ABD ve AB tezgahı
karşısında uyanık olma durumundadır. Gün, Türkiye’de geçmişte çok kere denenmiş
olan bu oyuna düşmemek, bunu bozmak ve birlikte hareket etme günüdür.’’
(Sarp
Kuray / Abdullah Öcalan Gerçeği ve Komplonun Uzayan Ayakları / 26- 10-
2005)
Şahsi kökeni itibariyle; ‘’Osmanlı’yı kuran ve yıkan, sonra
da Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran 600 yıllık ‘’ahi’’ teşkilatlanma geleneğinin
içinden gelerek, bugün neredeyse 90 yıllık en eski sosyalizmin ‘’ilmi’’ yle
tanışarak girdiği Anadolu Halkları’nın Demokrasi kavgası içinde 45 yıllık şahsi
yaşanmışlık deneyim ve birikime sahip bir 68 kuşağı devrimci önderinin bu
yaklaşımı; Kürt Halk Demokrasi önderi Abdullah Öcalan’ın şu ‘’şovenist olmayan’’
birleştirici değerlendirme ve çabaları nedeniyle idi:
‘’Türkiye Cumhuriyeti yönetimlerinin Kürt olgusu ve
sorununa yaklaşımları, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminden daha geri, inkarcı ve
çözümsüz olmuştur. Halbuki Kürtlerin Cumhuriyetin kurucu bir öğesi olduğu bizzat
Mustafa Kemal tarafından yayınlanan çok sayıda emir ve mesajlarında açıkça dile
getirilmektedir. Bunda hiç şüphesiz 1925- 38 isyan sürecinin Cumhuriyet’in
varlığına ilişkin derin endişeler yaratması belirleyici olmuştur. Mustafa Kemal
Atatürk’ün bu konudaki en son konuşması 1924 İzmit konferansında yapılmıştır. Öz
olarak da Kürtlere kapsamlı bir özgürlük statüsünün tanınacağı biçimindedir.
İsyanlar sonrası temel politika ise meseleyi küllendirme ve yok sayma biçiminde
geliştirilmiştir.’’ (A. Öcalan / Özgür İnsan Savunması /s. 59- 60)
Abdullah Öcalan; bunları söylerken, sözlerini belgelerle de
kanıtlanabilecek tarihi gerçekliklere dayandırıyordu.
Tarih bilincinden
yoksun oluş; kimi ‘’Ata’sını satan Türk milliyetçilerinin yanı sıra, ‘’Kürt
milliyetçi’’ lerinin de Kürt halkının şoven duygularını kışkırtmasına, kimi
‘’emperyalizme’’ endeksli ‘’sivil toplumcu’’ sosyalistlerin de kendi toplumsal
gerçekliğine dayanmayan Avrupai ‘’taklitçi’’ ve ‘’şabloncu’’ yaklaşımlarıyla
sosyalist enternasyonalizmi emperyalist globalizmle karıştırmalarına ve bu kendi
toplumuna, değerlerine, geleneklerine yabancılaşmış ‘’kakafoni’’yi Türk- Kürt
Anadolu halklarının önüne koyarak kah iyi, kah kötü niyetle emperyalizmden ve
bir avuç yerli işbirlikçisinden başka hiç kimsenin işine gelmeyecek ve toplumsal
çözülmeden başka hiçbir şeye de hizmet etmeyecek bir Arap saçına döndürmelerine
yaradı. Bu arada meydan da pek tabii ki İdris Küçükömer gibi, İsmail Beşikçi
gibi ‘’aydın’’lara kaldı. Abdullah Öcalan’ın gerek yukarıda alıntıladığımız
yaklaşımları, gerekse:
‘’Tüm Türkiye dış
politikası genelde Kürtlerin, özelde PKK’nin tecrit ve reddine ayarlanmıştır.
Dünyada bunu bilmeyen kalmadı. Tabii bu politikanın başarılı olması için
Türkiye’nin elde olan tüm olanakları bir yatırım malzemesi olarak
kullanılmıştır. Bir devleti istediği tavra çekebilmek için ne istenmişse vermeyi
politikasının başarısı olarak algılama mantığına bir kural derecesinde
sapılmıştır. Sanki bir kutsal ilkeymiş gibi büyütülmüştür. Öyle ki, bu yüzden
hem hazin hem de ironik ve paradoksal olarak, Kuzey Irak’ta yarı Kürt devletinin
doğuşunda, Türkiye Cumhuriyeti’ne bizzat ebelik yaptırılmıştır. Yani
istemediğini tam da kendi eliyle doğurtmuştur…
…Sonuç olarak, Kürt olgusu
kapsamında bana sendromatik yaklaşım tam saçmalama sınırlarına varmıştır. Elde
edilen ise istenilenin tersi olmuştur. İddia ediyorum, Irak’ta Kürt
milliyetçiliğinin denetimine bırakılan Kürt sorunu, bundan sonra her an
patlamaya hazır bir bomba halinde Türkiye’nin en zayıf yeri olarak karnının
dibine yerleştirilmiştir. Tıpkı 1925’lerde dayatılan isyan süreci gibi bu süreç
de Cumhuriyet’e 80 yıl kadar büyük kayıplara yol açtıracaktır. Aynı sağlıksız
yaklaşım, bir o kadar, hatta daha yıkıcı olarak kaybettirilebilir. Deniz
Gezmişler iliklerine kadar ‘Bağımsız Türkiye’ sevdalısıydılar. Kürtler de bu
onurdan pay istiyorlardı. Bu şiarın Mustafa Kemal Atatürk’ün de karakter şiarı
olduğu inkar edilemez. Doğru politikayı bu şiarda aramak gerekir ‘’ (a.g.e. /
s.60- 64) şeklindeki yaklaşımları ise böylece ‘’güme gitti’’.
Kürt
Demokratik Hareketi doğal önderinin bu ilkesel yaklaşımları; ne yazık ki Kürt
halkının şu an için başını bağlamış bulunan ve ‘’kendimi asla milliyetçiliğe
kullandırtmam’’ diyen Abdullah Öcalan’ın bu doğru ve ilkesel yaklaşımının
hilafına Kürt milliyetçiliğini ve etki- tepki misali Türk milliyetçiliğini
kışkırtarak işleri hepten çıkılmaz hale getiren, emperyalist çözülme sürecini
hızlandıran şu anki ‘’Kürt fiili önderliğince’’ neredeyse ‘’yok’’
sayılırcasına boğdurulmuş bulunuyor.
Anadolu mozayiğindeki yeri; Anadolu
bütünselliği içerisinde kalmak kaydıyla tartışmasız olan ‘’tecritteki Öcalan’’;
karşılıklı üretilen ve kışkırtılmaya devam edilen bu emperyalist çözülme-
kopuşma sürecinde; yukarıda alıntıladığımız yaklaşımıyla ‘’çözücü’’ olabilecek,
şu günkü pozisyonda ise henüz bundan uzak- ya da uzaklaştırılmış olarak
‘’kilit’’ bir noktada haklı bir yer alıyor. Kilidin ‘’anahtarı’’ ise Anadolu
mozayiğinin ‘’1919’’larda şahlanan 600 yıllık özünde, bu özün ‘’güncellenerek’’
sosyal devrimci bir özgün moderniteye dönüştürülmesinde yatıyor. Bunun önünü
tıkayan tek gerçek ‘’düşman’’ emperyalist- kapitalizm ve onun bir avuç yerli
işbirlikçisinden başka hiçbirşey değil. Asker- sivil, Türk- Kürt, dindar-
ateist, sağcı- solcu tüm Anadolu Halk kesimlerimiz; Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulduğu noktada fazlasıyla varolan bu ‘’birikim’’in birleştiriciliğinde
buluşabildikleri noktada ve buluşabildikleri kadar, kendilerini ‘’bölen, ayıran
ve çözen’’den çok daha fazla ‘’birleştirici’’ unsurun kendi öz kültür- tarih ve
geleneklerinde fazlasıyla ‘’var’’ olduğunu göreceklerdir.
ATA’sını
emperyalist pazarlarda satışa çıkartma gelenekli ‘’çizme yalayıcı’’ zamane
KADROCU’ları ve onların piyonu Gökçe Fırat gibiler ise; bu mozayikte gene haklı
olarak asla yer almayan ve asla da alamayacak olanlardır. Şayet bu açıklamalarım
bir fikir verdiyse; bizler yalnızca bu mozayiğin dağılmamasını ve emperyalist-
kapitalizmin zulmüne- sömürüsüne, bizi biz yapan ortak tarih ve kültürümüzün
‘’birleştirici’’ ışığında hep beraberce bir Anadolu Halk Demokrasisi Hareketini
kurmaktan, bu anlamda bir Kuvva- i Milliye’cilikten yana olanlarız.
Bu
resmin; hakkında ‘’fikir’’ vermesi gerektiği söylenen ‘’Sarp Kuray ise, resme bu
açıdan bakabilenler için, ‘’ışığı veren bu meşaleyi’’, bütün emperyalist
üflemelere rağmen söndürmeden, yılmadan Anadolu Halkları’na ve tüm insanlığa
taşımaya, bununla tıkanmış olan yolu açmaya çalışan, tanıdığım en bilinçli ve
cesur insandır.
Birgün biz kazanacağız!
We shall overcome someday!