http://www.yeniyol.org/yeniyol/
TÜRKİYE VE ATATÜRK
Cumhuriyet çağında kapitalizm gelişim
karakteristiğini bize en iyi anlatanlar, ekonomi politiğe en az önem veren
edebiyatçılarımız olmuştur. Birinci Cihan Savaşı kadar süren Milli Kurtuluş
Savaşından sonra Türkiye duman tüten bir yangın yerine dönmüştü. Yalnız Ankara
için yazılan şu satırlar, Bolu, Zonguldak, Yozgat ve hattâ Kayseri için de doğru
sayılan açıklamadır :
"Vilâyetin bütün çift toprakları bir kaç ermeni
bankerin rehini altına girmiştir. Küçük esnaflıktan ve zanaatlerden ithalât -
ihracat tüccarlığına, verimli ziraate kadar bütün milli ekonomi hristiyanların
tekeli altında idi. Türkler : rençber, asker, memur, vakıfçı ve derebeyi
idiler." "Hıristiyan halkı tasfiye etmekle, memleket ekonomisini köklerinden
sökmüştük. Heryerde bağlar bozulmakta, zeytinler yabânileşmekte veya kesilmekte,
balık avcılığı ölmekte, çarşılar kapalı durmakta idi." "Ermeni tehciri sırasında
Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir mahallelerini yakmışlardı. İzmir'den
Uşak'a doğru yalnız tüten harabeler ve yıkıntılar..." (Falih Rıfkı : Çankaya, s.
419) vardı. "Sıfıra inen vatan yoksullukların parasıyla yapılacaktı."
(Keza, s. 420).
Bu nasıl olacaktı? Türkiye, tarihsel devrimlerden
sonraki durumdaydı. Osman Gazi zamanındaki gibi yeniden fethedilmişti. Millet
Fatih Kahraman gazilerin ardında ordulaşmıştı. Her şey baştaki ULU KİŞİ'lerden
bekleniyordu. En büyük kahraman "Tek adam" Mustafa Kemal Paşaydı. "Sözüme
dikkat ediniz. Atatürk bir büyük Türktür. O kadar büyük bir stratejidir." (Fâ.
450). Sırf tek insan kişi olarak onun da bir maddesi ve bir mânası vardı.
Anlamca düşünüş ve davranışında ister istemez idealistti; dünyanın kültür
üzerine oturduğuna inanıyor, dünyayı ancak kültürle değiştirme metoduna
güveniyordu. Oysa : "Atatürk, bizim Harbiye'de yetişmiş olanlar gibi, ister
istemez hafifçe kültürlü idi" (Fâlih Rıfkı : Çankaya, s. 612).
Gönülce,
bütün Fâtih Gaziler gibi "Meclis" severdi. Gerçi "Elinin bir hayli
sıkıca olduğunu söylemeden geçemem.", (Fâ., 543) Ama : "Bir gün
barışmıyacağı hasım, bir bağışlamıyacağı suç yoktu." (Fâ., 560) "Atatürk kendini
alaya alabilecek kadar ince görüşlü ve tatlı düşünüşlü idi." (Fâ., 483)
Yeşilaycı değildi. Ahmet Rasim'in şu fıkrasından hoşlanırdı : "Bir eşeğin önüne
bir kova su, bir kova rakı koysanız, hangisini içer? - Tabii, suyu. - Neden? -
Eşekliğinden." İçilirken : "Uzakta bir işçi çocuğu bizi seyrediyordu. Atatürk :
- Gel çocuğum buraya, dedi. - Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı
koysalar, hangisini içer?.. Çocuk önümüzdeki kadehlere bakarak : - Rakıyı
efendim, demesin mi? Atatürk gülerek : - "Aman, neden olduğunu sormıyalım
demişti." (Fâ., 519) Bu gibi SOFRA'lara hep bilginler de toplansa, her
kültür eksiği giderilemezdi. "Paşa babasının tuttuğu Avrupalı mürebbiyeden
anası karnında yabancı dil öğrenmemişti." Karlsbadda Fransızca hattı defteri
vardı. Hoca düzeltmesinden geçmiş fransızca romanları olduğu göze çarpıyordu..
İşaretler, Atatürk'ün pek iyi konuşamadığı fransızcayı iyi anladığını
gösterirdi. Almancaya pek merak etmemişti.. Fakat ölünceye kadar okuyarak kendi
kendini tamamlamıştır." (Fâ. 612).
Sakarya savaşını lâmbayla izlediği
odacığında Napolyonun heykeli vardı. "Peygamber Muhammed ve padişah Fâtih
kumanda vasıflarına hayran oldukları arasında idi. (Fâ., 613) "Wells'in tarihi
de onu türkçülerin tarih anlayışına ısındırmıştı... Yazı dilinde Edebiyat'ı
Cedideden geri, Namık Kemal mektebine yakındı." (Fâ., 441, 442).
"Lider
olarak Mustafa Kemal ve Hükümet Başkanı olarak İsmet Paşa : iyi fikirlerin
yürümesi için herkese yardım etmeye hazırdılar. Ama, bu fikirlerin hepsini kendi
kendilerine yaratamazlardı." (Keza, s. 380).
Gerçekçilik bu olmakla
birlikte, sosyal-politik durum gibi, kahramanın mizacı ve üslûbu da
"Fikirlerin hepsini kendi" yaratmak eğilimindeydi. Yukarıdan kültürle
yeryüzünü düzeltme azmine örnek "Güneş Dil Teorisi" sona ererken,
yenilgiyi kabul etmiyen şu sözlerdir : (Yazara dert yanar) "Dili bir çıkmaza
saplamışızdır, dedi. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi
başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız!" (Fâ., 452) "İyi fikir",
"Kötü fikir" ayırdı bir yana, hiç bir işi başkasına bırakmamak için, en
azından beden sağlığı ve ömür mucizeleri gerekirdi. Atatürk ise, bu iki bakımdan
bile talihsizdir :
"Eskidenberi böbrek hastalığı çekmiş... 1919 da
Samsun'a çıktığı zaman beş altı saatte bir sıcak banyo ile ancak rahat
edebilecek.. durumdadır... 1924'te kalb krizi teşhisi konan bir göğüs ağrısı
geçirmiş...1927 de bir enfarktüs krizi... Almanya'dan 2 profesör... Gece
hayatına ve içkiye son vermek lâzımdı. İlk defa o yılın temmuzunda İstanbul'a
gelen Atatürk eski yaşayışına devam etti." (Fâ., s. 460).
Bütün bunlar
milletten kıskançca saklanmış, ancak ölümden sonra kısmen açıklanmıştı. Ama,
kahramanın çevresini saranlar her şeyi iyi biliyorlar ve iyi sömürmeyi
becermekten geri kalmıyorlardı. Şimdi haber veriyorlar : "Atatürk'ün eşsiz ve
hayret verici sağduyusunu hayli zedeleyen hastalık buhranları.." (Fâ., 455)
adım adım izleniyordu. "Yarım saat öncesi bile hâfızasından silinip gitmişti.
Nihayet 56 yaşında idi." (Fâ., s. 463) Dolayısiyle "Eserini
neticelendirmeye ömrü yetmedi." (Fâ., 455).
İNÖNÜ VE ÇAKMAK
"Eser" kimlerle yürüyecekti? İstiklâl Savaşının zafer üzerine parlayan
ve büyük kahraman ölünceyedek sönmeyen "Teslis"inde Atatürk'ün gerisinde iki baş
kutsallaştırılmıştı: İsmet Paşa (Sivil Hükûmet), Mareşal Fevzi Çakmak (Askeri
güç). Ordu gibi Türkiye'nin biricik gerçek üstün gücüne rakipsiz başlık eden
"Fevzi Paşa, 1919 yılı, Sivas'a niçin gelmişti?" "25 Kasımda Cafer İlhami beyin
başkanlığında bir heyet, Amasya'dan Sivas'a gelmişti. Aralarında Fevzi Paşa
(rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak) da vardı. Müzakerelerimizin en hararetli bir
gününde idi. Heyetin bu ansızın ziyaretine bir anlam verememiş olmakla beraber
iyi de karşılamamıştık. Aynı gün ?Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile
konuşmuştu. Rahmetli Karabekir'in sonradan bana anlattığına göre, Fevzi Paşa,
geliş sebeplerini şu cümlelerle açıklamış :
"- Mustafa Kemal ve Ali Fuat
Paşalar muhteris ve menfaat düşkünüdürler. Yalnız sana istinad ediyorlar. Şunu
iyi bil ki, eğer Mustafa Kemal Paşa başa geçerse, ilk işi seni imha etmek
olacaktır. Bu hususta tanıdığım bâzı kimseler, hattâ en güvendiği İsmet bey
(yâni İsmet İnönü) ile Samsunlu Şefik bey de bu kanaattedirler. Mustafa Kemal ve
Fuat Paşaları derdest ve iyzâm (yakalayıp göndermek) vazifemdir. Kendilerini
yakalayıp İstanbul'a götüreceğim. Sen mümanaat etme (karşı koyma.)
"Karabekir Paşa, bu sözlerden çok müteessir olmuştu. Milletin kurtuluşu
uğrunda her tehlikeyi göze alarak ortaya atılan arkadaşlarının tutuklanmasına
razı olamıyacağını, bu gibi tahribat ile uğraşılarak Türk milletinin ölümünü
çabuklaştırmaktansa, kendisinin de bir an önce Anadolu'ya gelip saflarımızda yer
almasını rica etmiş ve paşayı iknaa muvaffak olmuştu. Fevzi Paşa vaziyeti
anlamış, verilen vazifeyi yerine getirmekten vaz geçmiş ve bizimle de
konuştuktan sonra İstanbul'a dönmüştü." (General Ali Fuat Cebesoy : Milli
Mücadele Hâtıraları, c. l, s. 250, İst. 1953).
Bilindiği gibi Fevzi ve
İsmet Paşaların o zamanki kehanetlerine göre : Karabekir ve Fuat Paşalar zafer
üzerine politika alanında "imha" edildiler : yerlerini İsmet ve Fevzi Paşalar
aldılar. Fevzi Paşa, Atatürk sağ kaldıkça gedikli Genel Kurmay Başkanı kaldı.
Davranışları tam bir Osmanlı Paşası davranışıydı. Dış politikada şöyle göründü
: "Meselâ, Müşir Fevzi Paşaya Bakü'yü vaad etseler ve bu vaad üzerine
aleyhimize bir ittifak arasalar, Fevzi Paşa bunu reddetmez." (Fâ., 668). İç
politikada Paşanın Çakmak'lığı başka türlü olmadı. Atatürk'ün : "Hiç
şüphesiz, Genel Kurmay gibi, kipert paftalarını Türkiye'de sattırmamak da
aklından geçmezdi." (Fâ. 495). Ama Çakmak Paşanın aklından çok daha ilginç
biçimli memlekette "Kuş uçurtmama"lar dolaşırdı : "İzmit körfezinde kuş
uçurtmayan Genel Kurmay Başkanı : "- Pekâlâ pekâlâ, bir gün Yalova'nın 5
kilometre berisine bir top koyarım. Meseleyi hallederim" demişti." (Fâ.,
494).
Atatürk'ün "alter ergo"su (ikinci benliği) İsmet Paşaydı.
Kahramanın ölümünden önce değişmez başvekildi, ölümünden sonra "değişmez şef"
oldu. "İsmet Paşa hiç bir zaman ihtilâlci olmamıştır... Atatürk onu arayıp
bulmasaydı, onun kendi normal meslek hayatı içinde ne olacaksa onu olup ömrünü
öyle tamamlıyacağına hükmetmek doğru olur." (Fâ., s. 471). "O bir nizam adamı,
hiyerarşi adamı idi." (Fâ., s. 472). Milli Kurtuluş Hareketi bütün
kahramanları sürüklemeseydi, ne olacağını İsmet Paşanın kendisinden başka hiç
kimse daha iyi anlatmamıştır. Mütareke yılı Zeyrek'te, Kâzım Karabekir Paşanın
ağabeysine ait bahçede karamsarlaşırken şöyle demişti : "Gördün mü Kâzım...
Hiç umudum kalmadı. Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran
var? Birleşelim. Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftlikte hayatımızı
sürükleyelim." (Kâzım Karabekir; İstiklâl Harbimiz, s. 7).
Atatürk
kişinin başlıca "Devrim"lerini yürütecek kişi bu idi : "Hiç bir zaman
devrimci olmamış", "Düzen" (Türkiye'de o zaman var olan prekapitalist
sermaye temelli yabancı finans kapital düzeni ve "Hiyerarşi" Daha çok
derebeyiliğe has rütbe ve mevki basamaklarına uyuş) adamı, Anadolu'da Bâbil
çağından beri yaşaya gelen ağalardan biri "İsmet Ağa!.."
Osmanlı
geleneğinden beri paşalarımızı "Toprak çekiyordu : Atatürk te, hemen zafer
ertesi, Silifke'de Bodosaki'nin çiftliğini, mütegallibeye kaptırmamak için, genç
bir gazeteciyi aracı yaparak ihaleyle satın aldı. (Milliyet, 1965, Nisan,
makale). Ve her ilde örnek çiftlikleri kurmuştu. En "insanüstü" kişiler
de, en son duruşmada, Hazreti Muhammed'in dediği gibi : "Mâ ene illâ beşerün
misliküm : Ben de sizin gibi insandan başka bir şey değilim" derlerdi.
ATATÜRK'Ü ÖLDÜREN NEDENLER
Türkiye'nin son yarım yüzyılına
kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin
"İhtilâlci", ötekisinin "Nizamcı" karakterleri bu bakımdan
birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. "Ulu önder",
gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi,
önce acı güç kullanamıyacak "sivil" durumuna soktu : "Kuvayı Milliye zamanı
uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa,
yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır." (Fâ.;
s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere
işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Netekim, kadim Pers Devletinden beri
yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen
bütün devlet işlerinden "Yüce Hakem" rolüne çekildi : "Yalnız. dış politikaya
devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi
Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler
yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı." (Fâ.,
s. 350). "Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk'
ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova,
Florya vs. gibi... Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı." (Fâ., s. 472).
En basit dil işinde : "İşi başkalarına bırakamam" diyen Atatürk
mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici
sosyal determinizm dendi. Varolan sosyal "DÜZEN"e ve "HİYERARŞİ"ye kart blanş
verilmezse yaşanmazdı. "O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna
harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı."
(Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir : Atatürk kendini yazık ki
harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule
hanıma gazeteci soruyor : "Büyük Atatürk birçok işler yapmış... Acaba, bunların
içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?" Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu
cevabı verdi : "- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu... Daha doğrusu onlardan
hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük
inkılâplar yaratmak niyetindeydi..." (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa
Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini
gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir : hayat baskısına enkonsiyan
protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk'ü içki intiharına
götüren içgüdü ne idi? "Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni
gerçekleştirememek baskısı. Bay Fâlih'in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim
günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Fâ.,
493). Demek Ata'yı içkiye sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" :
dileğine rağmen "Daha çok şeyler" yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı.
Sosyal
sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun,
ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor, yahut
eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek :
Atatürk ve
düşünceleri : "Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek
Atatürk'ün âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi.
Pek çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu için,
biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : "- İyi
ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir." derdi." (Fâ., 473) deniyor.
Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek istermiydi? Fakat,
işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk'ün düşüncelerini
sansür edebiliyordu. Atanın "Dikişsiz" sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten
öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?
Atatürk ve sosyal
sınıf ilişkileri : Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye
karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi
göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım
şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi
üzerine : "- Ha, işte... Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu
devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran
hususiyetlerden gelir." (Fâ., 354)... Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın
çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal
ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk,
bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf
insanlarını kontrol altına alamıyordu.
"ZİNDE KUVVETLER"
1917
yılındanberi insanlığın önüne iki yol çıkıyordu : 1- Kapitalizm, 2 -
Sosyalizm... İkisi ortası gelişen geri ülkeler için, varılacak yol bu iki
rahmetten biriydi. İnsanlık 7 bin yıl önce ilkel sosyalizmi bırakmış, yedi bin
yıl sonra yeniden ele almıştı. Türkiye hangi yolu tutacaktı? F.R. Atay diyor ki
: "Ben Rusya'ya gidip geldikçe, daha çabuk vardırıcı halk ve gençlik eğitimi
metodları olduğunu yetkili arkadaşlara anlatamıyordum." (Fâ., 415). Demek o
zaman sosyalist metod yolu kapanıktı. Kapitalist metodun bizdeki en az yarım
yüzyıllık uygulanışı ise, ister istemez, modern finans kapitalle kaynaşık
tefecibezirgân düzeninin spekülâsyonu ve vurgunculuğu olacaktı. Çünkü :
"Türkiye'de sermaye yoktu, sermaye simsarları vardı." (Fâ., 421).
deniyor. Biliyoruz : "Sermaye simsarı" da bir kapitalisttir. Şimdiki
görevi Batı finans kapitaline simsarlık olduğu için "Kökü dışarıda";
yedibin yıldanberi tarihsel devrim kahramanlarını kollayıp yola getirdiği için
"Kökü içeride" yaşayan bir kurbağa gibi "amfibi" dir. "Devletçilik bir
iktisadi meslek olarak değil, bir tarihi zaruret olarak doğmuştur." (Fâ.,
421). Kurbağa nasıl suda yavrularsa, simsarlarımız da tıpkı öyle devletçilik
sularında yavrulayacaklardı; sonra, palazlanınca "karaya" çıkacaklardı.
Kahramanın katına sokulabilenler iki tiptiler : 1 Şimdi "Zinde kuvvet"
adı verilen "Aydınlar"; 2 - Şimdi "Özel sermaye" sayılan bay Fâlih'in
"Simsarlar"ı.
1 - AYDINLAR (ZİNDE KUVVETLER), umulabildiğinden daha
aşırıca kişiliksiz kapıkullarından seçilmişlerdi. Bay Fâlih'e göre, Atatürk
"bütün baltalamaları halktan değil, aydınlardan görmüştür." (Fâ., 407)
Onun için hepsiyle dama paytağı gibi oynadı. Ecnebi şirketleri devletleştiren,
keli kızınca adam asar görünen Ali Çetinkaya İstiklâl Mahkemesinin yavuz
başkanıydı. "Afyon, Ali bey Bayındırlık Bakanı olduğu vakit, birinci işi
minaresiz kubbe kilise kubbesi demektir, diye Yargıtay toplantı salonunun
kubbesini yıktırmak olmuştur." (Fâ., 386) Öylesine keskin "bid'at"
düşmanıydı. "Şapka giyerek İstiklâl Mahkemesine geldiği için "Vakit"
muhabirini huzurundan koğan" da o idi. Atatürk taşrada "Şapka
inkilâbı"nı yapıp Ankara'ya dönünce : "Ali beyde şapkasiyle
karşılayıcılar arasında idi." (Fâ., 398). Nurettin Paşayı şapka giymediği
için mahkemeye çeken de aynı Ali bey oldu.
Hükûmet kurma ve değiştirme
işleri başka türlü geçmedi. 1924, Cumhuriyet balayı yılında, Batı liberalizminin
inançlısı Fethi Okyar'dı. Ata : "Pek yakında İsmet Paşaya döneceğini bilerek
Fethi Okyar'ı Başvekil yapmıştır." "Şeyh Sait isyanı ne kadar sürdü?" "Kendisine
hiç bir önleyici tedbir aldırmak mümkün olmuyordu." "Bir akşam Atatürk'e
davetliydik. Bir kaç oyun masası kurulmuştu. Hanımlı, efendili vakit
geçiriyorduk. Fethi bey, ismet Paşa ayrı ayrı masalarda briç oynuyorlardı. Bir
aralık yâver Atatürk'e bir şifre getirdi. Şeyh Sait isyanına ait son rapor...
Bir cephe düşer gibi Şark düşüyordu. Atatürk yâvere usulca : "- Al bunu Fethi'ye
götür", dedi... Fethi bey (Başbakanlıktan) düştü, İsmet Paşa geldi... Takrir'i
sükun kanunu çıktı." (Fâ., 433).
Fethi bey zamanında Atatürk dipdiriydi.
Arada kahraman öylesine tanrılaştırıldı ki, bilinç dışı halüsinasyon ve evham
geçirdiği zaman dahi, en büyük politik aydın kişileri bir işaretiyle
yıldırımlara çarptı. "Karaciğerini kemiren bir illet olduğunu bilmiyorduk...
Hâfıza zayıflaması.. Sık sık burun kanamaları devri geldi. Daima yanında bulunan
hekimlerin neden bu âraza dikkat etmediklerini, geçiştirdiklerini doğrusu hâlâ
anlayamıyorum. Sonra kaşınmaları başladı. Pek müeddep bir efendi idi.. Atatürk
kaşıntıya, hem de eğilerek bacaklarını kaşımaya dayanamıyordu. "- Bu evde göze
görünmez kırmızı böcekler varmış" diye tutturmuştu. Kendisini teselli için aynı
şüpheye düştüklerini söyliyenler olurdu. Hattâ bir seyahatte; evin baştan başa
en tesirli ilâçlarla temizlenmesini emretti." (Fâ., 465). Kapıkulu çevre
Fatih Sultan Mehmed'i de .böyle tapınçtan öldürmüştü. Tefeci-bezirgân
simsarların ise - Cromwel'e yaptıkları gibi; mukadder sonuçtan başkasını
bekledikleri yoktu. İşte o durumda Fethi beyle denenen girişkinlik İsmet Paşadan
öcünü aldı.
İçerideki kıpırtı kurdun elmayı kemirmesine benziyordu.
"İstanbul'daki Bomonti olmasa.. Bir türlü verimleşemiyen Orman Çiftliği Bira
Fabrikasının büyük kazanç sağlıyacağı." (Fâ.) Devletçiliğimizin teziydi
"Tekel Bakanlığı ve hükûmet bu fikirde değildir." (Fâ.) O da
liberalizmimizdi. Bu iç sızıltı, dış fırsata dört elle sarıldı. İspanya iç
savaşında Nyon görüşmeleri kaçırılmadı. "İngilizler bu denizaltıların hep
birlikte avlanması teklifini ileri sürmüşlerdi.. Hükümet, hiç şüphesiz Sovyetler
Birliği ile baş belâsına tutulmamak istediğinden, denizaltılarla bizim yalnız
karasularımızda savaşmamız tezini tutuyordu... Florya'dan doğrudan doğruya
talimat gitti. Delegelerimiz hükümet görüşünün aksine olan anlaşmayı
imzaladılar." (Fâ., 475). "Bir gece geç vakitlere kadar Çankaya'da İsmet İnönü
köşkü ile, Florya köşkü arasında karşılıklı bir tartışma geçti." Ata Ankara'da.
Çaylı sofra. Bakanlar : İsmet İnönü'nün şikâyeti duyuldu : - Sofradan emirler
alıyoruz." Toplantı bitiyor. Ertesi gün "Hususi tren." Geçirenler." (Sofrada
Ata, bir iki arkadaşına bakarak : "- Oldu bitti" dedi. "İnönü izin alacak, Celâl
Bayar Vekildir." (Fâ., 477).
Türkiye finans kapitalinin biriciği İş Bankası
Genel Müdürü Celâl Bayar Başvekilliğe böyle çıktı. İyiydi, kötüydü, başka. Metod
bu idi. Kapıkulluğu gelenekli "Aydın kuvvetlerimiz" den başka türlü kotarılış ta
beklenemezdi.
2 - SİMSARLAR (ÖZEL SERMAYE) sosyal sınıfına gelince,
"Onların istedikleri bir gözdü, Allah vermişti iki göz!" Kahraman, "zinde
kuvvetler"i terbiyeli maymuna çevirsin, yeterdi. Tefeci-bezirgân sath'ımâiline
bir yol yerleştirilen memleket nasıl olsa : İçeriden yalnızca daha yavaş,
dışarıdan yardımla daha çabuklaştırılarak istenilen sınıf sonucuna
varılabilirdi. Bay Fâlih Kahramanın "Kendisine gelipte bir iç hizmet isteyen
görmemiştik" diyor. "Avrupa şehirlerinde bir devlet konağına yerleşerek"
devletçiliğimiz devletçilik olarak sömürülüyordu. Devletçiliğimizin
özel sermayecilik kolu ise : "Çankaya'daki nüfuzlarını İŞ PİYASASINDA
satarak, bir iki vurgunda nesillik zenginlikler edinmek hırsı, Çankaya'daki
ihtilâlci yuvasını saray havası ile zehirliyordu." (F. Rıfkı : Çankaya,
414).
Kaçınılmaz sonuç yıldırım çabukluğu ile geldi. "Bir vurgunla
nesillik servet edinmek" yolunu en parlakça açan gidiş devletçiliğimizdi.
Finans kapitale karmış tefeci-bezirgânlığın devletçilik mekanizmasıyla gelişimi
iki biçimde aldı yürüdü : 1 -Para oyunu (Banka tefeciliği); 2 - Toprak
oyunu (Arazi spekülâsyonu).
"SİMSARLARIN" : PARA
OYUNU
PARA OYUNU : Antika tefecilik bu oyuna 7 bin yıllık
zemin hazırlamıştı. Daha ilk ateşli kuvayı milliyecilik çağında iken,
uluslararası yabancı finans kapital gizli casus ağlarıyla Kahraman satın alma
cür'etine kalkışmıştı. Bay Fâlih'e göre : "Gazi, varlıksız her aile çocuğu
gibi, hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiçbir
zaman masrafına yetmezdi." (Fâ., 424) "Kuvayı Milliye devrinde İngiliz
Entellijensi adına, hareketin başından ayrılmak şartiyle - Mustafa Kemal'e büyük
bir para ve İtalya'da bir villâ vaad etmişti." (Fâ., 423). Bu oyun tutmadı.
Zafer başlayınca, yabancı finans kapitalin yapamadığını yerli ajanları daha
antika ve sınangılı metodlarla, işi "Yurtseverlik" biçimine sokmaya kalkıştılar.
Fâlih Rıfkı ile Yakup Kadri ilk Büyük Millet Meclisine adımlarını atarlarken,
şöyle bir kanunu imzalamaya çağırılmışlardı : "Hidematı vataniyesine
mükâfatan (yurd çalışmalarına ödül olarak) Gazi Hazretlerine (Mustafa Kemal
Paşaya) 1 milyon lira ihdâ edilmiştir." (Fâ., 423).
Yâni,
tefeci-bezirgân sosyal sınıf, "Bakla tarlasında karga kovalamış" halk çocuğu
Mustafa Kemal'e : "Zaferi kazandın, artık bizim sınıfa geç!" demek istiyordu.. .
Bu aşırıca ivedilikli davranışlar, zafer sonrasında daha temkinli, daha akıllıca
ve "meşru" görünen sistem kılığına sokuldu.
"İlk aferizm (çıkarcı özel
iş) fesaddı, Ankara'da İŞ tâkibine gelenleri haraca kesmekle başlamıştır... Bir
gün milli savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de
temsilcisi aynı milletvekili olduğu görülmüştü... İş Bankasının bir nevi
politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı
bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur." (Fâ., 425) "Birkaç defa bankayı pek
ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırmak
lâzım gelmiştir. Bu kurtarılanlardan biri, ki on parasız bir subay emeklisi
olarak ilk Büyük Millet Meclisine katılmıştı, bir demiryol mukavelesinden tam 1
milyon 28 bin lira komisyon almıştı... Devlet bu uzun mühletli mukavele yüzünden
milyonlarca lira ziyan edeceğini anlamıştı... Ortaya bir teşebbüs atarak, İş
Bankasının sermayesini tehlikeye koyabilmek; para kazanmanın en kestirme
yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava parası vurmak hırsı, nüfuz
satıcılarını o kadar bürümüştü ki, bir gün Atatürk'ün kızıp yanına sokmadığı bir
şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle bir pazarlık yapılmıştı : Dostu
bir kolayını bulup o şahsı SOFRAya davet ettirecek ve SOFRA da bir kolayına
getirip, Atatürk'ün elini öptürerek affettirecekti. Busenin (öpücüğün) ücreti
onbin lira idi." (Fâ., 426).
Ve bay Fâlih devam ediyor : "İş
Bankasını kuranlar ve bilhassa Umum Müdür, dürüst kimselerdi... Devletin
yapacağını banka yapmalıydı. Şüphesiz arada Bankanın Yabancı İş ve Yerli Nüfuz
komisyoncuları asıl hisseyi paylaşacaklardı. Reasürans hikâyesi.." (para
oyununun unutulmaz anıtlarından oldu)... Bay Fâlih: "Bizim bize benzediğimiz"
bir "Eşsiz örneksiz" devletçiliğimiz örneğini keşfediyor : "Galiba dünyanın
hiç bir yerinde reasürans işi imtiyaz altında değildir. Bu fikri İstanbul
sigorta kumpanyalarından birinin levanten müdürü icat etti. Atatürk'ün kalb
rahatsızlığından şüphe edildiği zamanlardı. Arkadaşları iki cepheye
bölünmüşlerdi... İmtiyaz dâvası bütün bir mevsim geri kaldı. Nihayet, teşebbüse
önayak olanlar başarı kazandılar... Hâkimiyeti Milliye gazetesindeki odamda
oturuyordum... Pek neşeli müdür, Mahmut'un masası üstüne 3 zarf bıraktı : "Bu
zât-ı âlinizin, bu beyefendinin, bu da beyefendinindir." dedi. Bu zarflar hisse
senedi doluydu. Konu ettiğim sigorta müdürü, elde ettiği başarıdan sonra, servet
ve sâmânını toplayarak Fransaya gitti. Cote d'Azure'e yerleşti. Geçen gün bir
tüccardan duydum : Yalnız bu tüccar, reasürans imtiyazı yüzünden şimdiye kadar
50.040 lira fazla sigorta parası ödemiştir." (Fâ., 428).
Bu
devletçilikten yabancı finans kapital ajanları kanalı ile yükünü yapanlardan,
vurgun dışı girişkinlik, sanayi kurmak beklenemezdi. Bay Fâlih, yukarıki
olayları sayarken, elini yüzünü yıkayıp, " Elhamdülillâh!" çeken müslüman
rahatlığı ile : "Ziraat ve ticaret kaynakları Türklere maledilmiştir. Milli
endüstri doğmuştur. Milli bankalar kurulmuştur." (Fâ., 480) sonucuna
varıyor. Japonya 30 yılda Batı kapitalizmiyle rekabet eden muazzam sanayi kurdu.
Türkiye'de 42 yıldır neden henüz Nato güneşine 20 yıl sonra bile dayanamıyacağı
düşünülen kardan ak bir endüstrinin emeklediğini açıklayamıyor. Yalnız bol bol
ağzından kaçırıyor :
"Yavuz - Havuz skandalında hüküm giyenlerden bir
milletvekili ile trende konuşuyordum : "- Biliyormusun, 2 otomobil almak daha
ekonomik" demiş, hem "hükümlü", hem "milletvekili"!.. Çankaya köşkü yapılıyor :
"Köşkün en devamlı adamlarından biri geldi : "- Sıhhi tesisleri falana ihale et.
Bizim ortağımızdır" dedi. "- Nasıl yapabilirim?", "- Sana yolunu gösterirler!"
dedi. Öğretecekte daire müdürü (devletçiliğimiz!) imiş. İhale en ucuz teklif
edene yapılmıştır. Fakat, aynı zatın bu eve dair Atatürk'e telkinleri yüzünden
kestörler hâylı ızdırap çekmişlerdir." (Fâ. 429) "Türkiye'yi kalkındırmak için
durmadan vergileri artırıyorduk." (Fâ. 348) "Serbest Fırkada aferistler
takımının büyük rolü olmuştur...1950' den sonra aynı aferizm salgını daha büyük
bir hırsla tepmiştir... Büyük nimetler paylaşılması, partizanları bir iktidar
tekelciliğinin bütün şiddetlerine doğru sürükle. mektedir." (Fâ. 430 433).
SPEKÜLATÖRLER : TOPRAK OYUNU
TOPRAK OYUNU :
Antika tefeci-bezirgân vurguncuların, para babası olduktan sonra derebeyileşmek
için toprak sahibi olmak içgüdülerinin, modern finans kapital gelenekleriyle
azıtmasından doğar. Finans kapitalin en parlak toprak vurgunculuğu, devlet
eliyle kotarılan yeni şehircilik, bayındırlık (imâr) alanında belirir.
"Balkan Harbinden sonra devlet merkezini artık İstanbul'dan Anadolu'ya
aktarmak fikri, ilk defa açıkça galiba Mareşal Von der Golç Paşa tarafından
ileri sürülmüştü." (Fâ. 376). Piyango, Kurtuluş Savaşından sonra Ankara'ya
düştü. O zamanki Ankara'nın durumunu şu fıkra hoş anlatır : "İngiliz
Büyükelçisi George Clarck, yanında müsteşarı ile (Başvekil İsmet Paşanın
evinden) çıkınca, yürüyerek evine dönmekten başka çâre olmadığını görür. Evi
birkaçyüz metre yukarıda... Biraz ilerleyince büyükelçiyi bir gülme tutmuş" -
Kurtların bizi parçalaması birşey değil... Fakat, kurtların parçaladığı
insanlardan ilk defa olarak kar üstünde frak ve silindir artıkları kalacak..."
demiş" (Fâ., 371)...
Bu kinayeli fıkranın Cumhuriyet kahramanlarını ne
kadar etkileyeceği kolay anlaşılır. Şapka inkılâbının gerekçeleri arasında, bay
Fâlih şu anıyı yazar : "1908 yılı.. Mustafa Kemal'i, başında fes olduğu için
Sicilya çocukları limon kabuğuna tutarlar." (Fâ. 396)İstanbul'da saltanat
yıkılmış, Ankara'da henüz hiçbir şey kurulamamıştı. Ankara'da o zamanlar :
"Bütün hükümet şimdiki Vilâyet binasında idi. Bugün saraylara sığmayan
Bakanlıklar, o zaman 2-3 oda ile yetiniyordu." (Taşhan'ın) üstü han, altı ahır.
Maliye Bakanı Hasan Saka'nın atı da bu ahıra bağlı... Osman zâde Hamdi, Hasan
Saka'yı, atının dizgini elinde, evine gitmek için kalkmak üzere bulur : "- Aman
biraz para!" "- Anahtarına da lüzum yok ki: Kasayı açık bıraktım. Git bak,
içinde ne bulursan al" (Hazine böyle). "Taarruz için ne lâzım? Bu gün Ankara'da
yaptırdığımız bir iki apartmana döktürdüğümüz kadar para!... Yeni
zenginlerimizin bir gecede bakara masasına döktükleri kadar para." Kimin nesi
var, nesi yoksa yüzde 40'ı devletin", "Zafer oldu da genişledik mi? Maaş
azlığından subaylar durmadan istifa ediyorlar. Bizzat Mustafa Kemal kürsüye
çıkarak orduya hemen 1 milyon lira bulunmasını istemişti." "- Efendim bütçede
imkân?", "Mâliye Bakanı yoktu. Daha dün yerine gelen Vekil: "- İmkân var
efendim, demesin mi?", "Kâğıt parayı kıymetlendirmek için her yıl 1 milyon
lirayı yakmayı düşünmüşler. Yakacak yerde zâbitlere verelim, dedi.", (Fâ. 510 -
513). ",Yüz küsur milyonluk bir bütçe." (Şimdikinin 200 de biri) (Fâ. 512) İşte
o hâliyle : "Ankara'yı Devlet Bütçeden yapacaktı." (Fâ. 379).
Herkes,
saklayıp' ileride satmak üzere arsa edinmek hırsına kapılmıştı. Şehir
bayındırlıklarının başlıca düşmanı spekülâsyon olduğunu düşünecek halde bile
değildik." Batılı şehirci Yansen, Paşaya sordu : "Bir şehir plânını
uygulayabilecek kadar kuvvetli bir iradeniz var mıdır?.. Atatürk kızdı. Fakat :
"Şark kafasının ve mizacının Atatürk'ün enerjisini bile eriterek en güzel
illerimizden birini nasıl söndürmüş olduğunu göresiniz." (Fâ. 381). Bayındırlık
Komisyonu başkanı Fâlih bey, üyesi vâli... Gelin "PLÂN"ı uygulayalım.
"Birçok arsalar spekülâsyoncuların eline geçmişti." (Fâ. 384) "Ankara'da
nüfuz ticaretinin ilk kaynağı, meselâ, Cebecide ucuz bir arsa almak ve Maarif
Vekiline (Eğitim Bakanına : Devletçiliğimize!) Konservatuarı orada yapmaya karar
verdirerek arsasını ona satmaktı." Yansen Plânı devlet dairelerini Atatürk
bulvarı üzerindeki bugünkü yerine topluyor ve hemen yakınında 3000 memur meskeni
için arsa emrediyordu." "Bölgeyi kamulaştırmaya karar vermiştik. Başvekil İsmet
Paşa : "- Bunun için 100 bin liradan fazla veremem" dedi... Cadde üstündeki
arsaların metre karesine 1 lira koymak lâzımdı. Emniyet anıtının bulunduğu
kısımda Atatürk'ün yakın arkadaşları da arsa edinmişlerdi. Hemen fiyata itiraz
ettiler·... Atatürk arkadaşlarını itirazdan menetti. (Arsa 118 bine çıkacak). Bu
sefer Büyük Millet Meclisindeki spekülâsyoncular : "- Devlet daireleri bir araya
toplanamaz. Bir hava hücumunda.." dediler. Atatürk : "- Bir arada savunurum.
Bundan ne çıkar dedi." (Fâ. 334)...
Arsalar arslanların ağzından
kurtarılabildimi?
"Büyük Millet Meclisinin bugün yapılmakta olduğu
toprakları almak için kamulaştırma masrafına 20 bin lira kadar birşey eklemek
yeterdi. "- Biz Meclisi oraya yaptırmıyacağız!," dediler... Yıllar geçtiği için
2,5 milyondan fazla (250 katı!) kamulaştırma parası harcanmıştır.. ve Mahalleyi
Meclis binası yerine İçişleri Bakanlığı nihayetlendirdiği için.. bir anıt yapı
olan Meclis önü kapalı kalmıştır. (Fâ. 335). Vâli : "Bir göstermelik olmak üzere
parasının çoğunu, Atatürk'ün daima geçtiği bulvarı, plân disiplininin tersine,
süslemek için harcıyordu." (Fâ. 336) "Yuvarlak projesini (baltalamak için)..
Otomobiller yavaşlıyacak. Atatürk'e burada suikast yapılmak kolay olacağı,
sorumluluğu üstüne alamıyacağı iddiasına kadar gitti. Atatürk bizzat geldi. "-
Yuvarlağı belki biraz daha daraltmak lâzım, ama fikir doğru!" dedi. "Kavşak
prensiplerini nerede tatbik etmemişse, orada kazalar olmuş ve senelerdenberi
seyrüsefer memuru beklemektedir. Yalnız bu yuvarlağın bulunduğu yerde hiç bir
kaza olmamıştır ve hiç bir seyrüsefer memuru beklememiştir." (Fâ. 387).
"Şehir plânında evsiz fakirlere verilmek üzere bir ucuz arsalar bölgesi
ayrılmıştı. Bu arsalar her isteyene parasız da verilebilecek. Fakat, yapılanlar
ufak kulübe de olsa, bir mühendisin kontrolu altında bulunacaktı... Şimdi Ankara
da bir kaçak şehir var!.. Bizim polisin elinden bir yankesici kaçamaz. Ama bir
ev.. bir mahalle.. bir şehir kaçabilir." (Fâ. 338) "Kusur halkta mı? Hayır.
Fakir ve işçi evleri için bölge, hemen hiçe kamulaştırılacaktı... Didinerek yuva
edinmek isteyenlere orada yer gösterilecekti. Yapmadık... Bir İstanbul
milletvekili garaj bahanesile... dükkân kaçırdı. Bir başka milletvekili kat
kaçırdı. Belediye göz yumdu. Yerli bayındırlık... Harcadığımızdan daha az
masrafla elde edeceğimiz yeryüzünün en ileri şehir plânını, mahvetti." (Fâ.
389). "Bir dönümde bir kır evi disiplinine göre 1 metre arsa fiyatının 1 lirada
karar kıldığını düşünürseniz, aynı yerde bitişik ve dört katlı apartman sistemi
bu fiyatı 20 liraya çıkarır. Müsaadeyi verenler, spekülâsyoncularla ortaktırlar.
Birde arsalar lehine bir plân değişikliği duyarsınız, hemen hırsızlığa
hükmediniz." (Fâ. 389).
Ve mantıksal sonuç : "Sâbit olmuştur ki,
(Yunan ordularını denize döken) Mustafa Kemal, ŞAPKA ve LATİN HARFLERİ
inkılâplarını başarabilecek kadar bir kuvvetli idare kurmuş, fakat bir şehir
plânını uygulayabilecek kuvvette bir idare kuramamıştır." "Hırsızlar ve geriler
olmasaydı..." (Fâ. 390).
Bay Fâlih'in : "Hırsızlar ve geriler"
dedikleri, toplumumuzda Bâbil çağı kalıntılarının, Tefeci-Bezirgânların Batı
Finans-Kapitali ile kaynaşmasından doğmuş, bizim bize benziyen Özel
Sermayeci sosyal sınıfımızdır.