E.Org. Hurşit TOLON basında yer alan habere göre, emeklilik töreninde çok
sert bir veda konuşması yapmış. Herhalde olayı haberleştiren habercilerin
korkudan tüyleri ürpermiş olacak ki, o konuşmayı "sert veda" olarak
adlandırmışlar.
Tolon bu "sert veda" konuşmasında kimlere posta koymuş?
Kendisi gibi düşünmeyenlere, doğruluğu bilimsel olarak kanıtlanmış toplumsal ve
ekonomik öğretilere (Bunlara yabancı reçeteler diyor. Demokrasi, milliyetçilik,
kapitalizm ve IMF sanki kökü dışarda olmayan kavramlardı.) veryansın
etmiş.
"Okumayan insan, düşünemez." derler. Burada okumaktan kasıt, kitap
okumaktır. Yoksa "Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır." özdeyişinde olduğu
gibi, okul öğretimi kastedilmemiştir. Okumayan insan olaylara atgözlüğü ile
bakar. Olayların yalnızca sonuçlarına göre yorum yapar. Nedenlerine eğilmeyi
düşünmeyi bile düşünemez. Dolayısıyla sağlıklı bir çözüm üretemez. Bu tıpkı,
tanı koymadan sağaltıma(tedavi) geçen bir hekimin yöntemine benzer.
Duyarlı insan davranışının ilk özelliği, olaya tanı koymak; ikincisi de
empatidir.Kendisini karşısındakinin yerine koyarak; onun duygu, düşünce ve
toplumsal durumunu duyumsayarak düşünme özelliğidir. Yani, "ben olsaydım nasıl
davranırdım?" diye düşünmek. Bu yapılsa, zaten sorunun enaz yarısı
çözülür!
Tolon gibiler bu tür davranışta bulunmadıkları ve de kendilerini
hala "Osmanlı Paşası" sandıkları için böyle zart zurtla ülkeyi yönettiklerini,
halkı yönlendirdiklerini ve yalnızca kendilerinin yurtsever olduklarını
düşlüyorlar. Oysa bu tür davranışlarıyla bilerek ya da bilmeyerek egemen sınıf
olan burjuvaziye "hizmet" ediyorlar.
Üretim araçlarını ellerinde
bulundurdukları için "egemen sınıf" durumuna gelmiş olanlar, kurulu düzenin
ideolojisini kullanarak, (örneğin, dini kullanarak ya da generallere darbe
yaptırarak) tarihsel gelişimi gözden kaçırmaya ve artık "aşikar" duruma gelmiş
çözümler yerine, yapay çözümler ileri sürmeye çalışırlar.
Bilim
evrenseldir. Yerlisi yabancısı olmaz. Tolon'un yabancı reçete deyip de, sanırım
hiç okumadığı konulardan bir demet sunmak istiyorum. Belki birazcık yararlı
olur! Burjuvazi, proletaryayı "artıdeğer" yoluyla sömürmektedir. (Artıdeğerin
açıklaması uzun sürer, meraklısı ansiklopediden kısaca okuyabilir.) Kapitalist
düzen içinde işçiler, günlük geçimlerini sağlamak için bedenlerinin gücünü, yani
emeklerini satışa çıkarmaktadırlar. Kişiliklerini değil! Ne var ki proletarya
emeğinin tam karşılığını da alamamaktadır. Ürettiğinin karşılığını alması
gerekirken, daha azını almakta aradaki fark da "artıdeğer" olarak sermayeye
eklenmekte, başka bir deyişle kapitalistin cebine girmektedir. Böylece,
proletarya ile burjuvazi aynı üretim ilişkisi içinde birbirine "karşıt" sınıflar
durumundadır.
Burjuvazi ile proletarya çatışması, insanlık tarihinde son
sınıf çatışmasıdır.(Daha önceleri köleci - feodal düzen, feodal - burjuvazi
düzen çatışmaları yaşanmıştır.) Proletaryanın burjuvaziyi devirip toplumu "
sınıfsız " duruma getirmesiyle, tüm tarihi kaplamış olan sınıf çatışmaları
dönemi de sona erecektir. Burjuvazinin yıkılması kaçınılmazdır, kesinlikle
olacaktır, bu çatışmanın neden olduğu gerilim yıldan yıla artmaktadır. Çoğalan
ve güçlenen proletarya bir gün burjuvaziye üstün gelecektir. "Zenginler doğarlar
ve ölürler. Biz halkız, her gün daha da çoğalıyoruz. Üstelik yeniden doğarız
ölümlerde !..."
Tarihsel gelişimin belli bir döneminde iktidara geçen ve
onu elden bırakmamak için, devleti emekçilere karşı bir baskı örgütüne
dönüştüren, toplumda kilit noktaları ele geçiren burjuva sınıfından,
ayrıcalıklarını kendiliğinden bırakmasını istemek, boş bir düş arkasından koşmak
olur. O nedenledir ki, işçi sınıfı zora başvurmadan iktidara geçemez. Bununla
beraber, Marx ve Engels zora başvurmanın burjuvazinin tutumuna bağlı olduğunu da
belirtmişlerdir. Burjuva sınıfı anlayış gösterirse, kaçınılmaz bir oluşum adına,
insanlığın iyiliği adına gelişmeyi engellemek istemezse, iktidar değişimi
parlamento yoluyla da gerçekleşebilir. (Şili'de Salvador Allende örneği) Ancak
bu yolla da olsa, iktidara gelen işçi sınıfı -ister istemez- burjuva sınıfının
ayrıcalıklarını elinden alacaktır.
Bundan sonrası da üç aşamalıdır: a.
Proletarya diktatörlüğü: Üretim araçları burjuvaziden alınarak topluma
aktarılacak. b. Sosyalist aşama: Toplumda üretim ve tüketim "herkesten kendi
gücüne, herkese kendi emeğine göre" ayarlandığı bir aşamadır bu. c. Komünist
toplum aşaması: Bu aşamada toplum, ekonomik yönden tam bir bolluğa ulaşacağı
için, herkes "gereksinmesine göre" tüketebilecektir. Burjuvanın sömürü örgütü ve
baskısı demek olan "devlet" de, proletaryanın elinde eski toplum düzenini
değiştirme gücü olarak kullanıldıktan sonra ortadan kalkacaktır. Bu aşamada ,
"hükümet insanların yönetimini bırakıp, üretimin yönetimini üzerine alır."
Engels öyle diyordu.
Komünist toplumda insan YABANCILAŞMA’ dan da
kurtulacaktır. Nedir yabancılaşma? Kapitalist burjuva düzeni, insanın kendi
kendisinden kopmasına, asıl bilincinden, asıl sorunlarından uzaklaşmasına yol
açmakta, onu başkalaştırmakta, evrenin yüce varlığı olmaktan çıkarıp
"insanlığından uzaklaştırmaktadır". Örneğin, çalışan bir işçi tutsak olmuş,
alabildiğine sömürülmektedir; insanın doğaya karşı savaşımının bir ürünü olan
zenginlik, sermaye özel mülkiyet yoluyla bir sınıfın eline geçmiş, çalışanları
baskı altında tutmaya yaramaktadır. Çalışanların emeği demek olan PARA , bu
emekten ayrı tutularak çalışanların efendisi durumuna gelmiştir. İnsanın kendi
yarattığı şeylerden kopması, bunları kendi dışında birer soyut varlık, üstün
birer güç gibi görmesi, onların karşısında kendi kişiliğinden, insanlığından
olması, bunların boyunduruğuna girmesi YABANCILAŞMA’ dır. Tüm yabancılaşmaların
temelinde ekonomik yabancılaşma vardır. Dinler, daha genel bir deyimle, egemen
sınıfın ideolojisi aslında yabancılaşmaya hizmet etmektedir.
Komünist
toplumda,bireyin burjuva toplumunda görülen kısıtlı, kusurlu, eksik ve sakat
yaşamın yerini; tam gelişmiş, toplum yaşamına egemen ve özgür insan yaşamı
alacaktır. Marksist düşüncede bu duruma," bütünsel insan"a varmak
denir.
Evet, insanın insanca yaşayacağı toplumcu düzen bir gün kesinlikle
kurulacak. Ama yarın, ama kırk yıl sonra ! hiç önemli değil. Bu kokuşmuş düzen
tüm dünyada yıkılacak...
28 Ekim 2002 günü Org. Tolon yanında 4 general
ve eşleriyle birlikte , Bergama'da siyanürle altın çıkaran o yabancı şirkete
gidiyorlar. Şirket yetkilileri kendilerini bilgilendiriyorlar. Suyu siyanürden
arındırdıklarını falan anlatıyorlar. Ama toprağa karışan siyanürün kesinlikle
arındırılamayacağını nedense söylemiyorlar. Sonunda Bay Tolon , topraklarımızı
zehirleyen ve de üstelik yargı kararıyla kapatılmasına karar verilen bu şirket
yetkililerine bir " şükran " plaketi veriyor. Onlara " topraklarımızı niçin
kirletiyorsunuz ! " diye " sert " bir söz söylemiyor . Aynı Org. Tolon ve tabii
diğer generaller de Irak'ta askerlerimizin başlarına çuval geçirildiğinde hiç
sesleri çıkmıyor. Hiç " Sert " uyarılarda bulunmuyorlar. Eğer bu generaller
ATATÜRKÇÜ ise , ben de şimendiferim. Evet niçin ABD'yi en " Sert " biçimde "
Protesto " etmediler ? Ben söyleyeyim : Bir üst makama yükselmek için ! YALAN MI
?
Mustafa Kemal Paşa olsaydı hepinizi asardı , sizi gidi NATO Paşaları sizi
!
Not : Marksizm ile ilgili yazılanların bir
bölümü
Server TANİLLİ'nin " Uygarlık Tarihi " adlı yapıtından alınmıştır.
Erol SOYSEVER
E. J. Plt. Bnb.