http://www.yeniyol.org/yeniyol/
TEK YANLI GERÇEKLİĞİN DEMOKRAT MASKELİ GÜNAHKAR SAVUNUCUSU ABDURRAHMAN
DİLİPAK’A YANIT.
Şurası bir gerçek ki; Türkiye’de “derin devlet” gibi ne
olduğu belirsiz kavramlar üzerinde oynaşmak ve oynaşılmış kavramlarla gerçeklik
üzerinde olur olmaz olay ve olgularla tespitlerde bulunmak, gerçekleri
açıklıyormuşçasına “demokrat(!)” görünmek, günümüz köşe yazarlarının en moda
davranışı haline gelmiştir,
Hiçbir şeyin kesinlik içermediği,
belirsizliklerin ve örgütsüzlüğün hüküm sürdüğü koşullarda, doğruyla yanlış,
gerçekle hayal,siyasal davada ise memleketini sevenlerle çıkarlarını sevenler
arasındaki en derin ayrımlar da ne yazık ki bulanık bir hal alır. Tarih ve
olaylar kolayca ters-yüz edilir; hafızaların tazelenmesine izin verilmez
İlk bakışta, "sol" ya da "sağ" saflarda Türkiye’nin geleceğine ilişkin
güvence arayanların, hissettikleri kaygıları emperyalizm ve onun sömürü
ilişkileri olgusuna değinmeden sadece Amerikancı bir takım “illegal yapılara”
basit bir düzenekle bağlayıp, bunu da kendilerini arındırıp, keyfiyete varacak
şekilde “çamur at izi kalsın” mantığı içinde yapanların büyük bir ciddiyetle
“demokratlığa” soyunmaları ilginç görünebilir.
Şimdi bu kervana İslamcı
yazar A. Dilipak’ da katıldı.Sarp Kuray gibi bir dönemin devrimci önderinin
eleştirisel- özeleştirisel kamuoyu açıklamalarını örnek göstererek, M.Ali
Ağca’nın tahliyesi sonrası gündeme gelen tartışmalar içinde arkadaşımızı birden
“derin devlet”in içine koyuverdi. Fakat biz İslamcı yazarların Kurtuluş
Savaşından bugüne Türkiye meselelerine ilişkin nerede, nasıl durduklarını çok
iyi bildiğimizden bu işe pek fazla şaşırmadık.
A.Dilipak, geçenlerde
Vakit gazetesinde yayınlanan makalesinde “Ordu içindeki bazı Amerikancıların
örgütlediği bu illegal yapı (...) devam ettiği sürece Türkiye’de hiçbir
kimsenin, kurumun, ekonominin, gelişmenin geleceği güvencede değildir”
diyor.
Son günlerde yeniden moda olan bu “derin devlet” sloganı ile
karşılaşan, bunun her yerde tekrarlandığını işiten, ama “derin devlet” ile
kastedilen şeyin ne olduğunu kavrayamayan sokaktaki vatandaş, zorunlu olarak “
bunda bir iş var” diyebilecek, A.Dilipak’ın hesap sorulmasını istediği
“demokratça”(!) yaklaşımı konusunda "sabit fikirler" yürütebilecektir. Fakat biz
gene de "derin devlet" diye sıkça tekrarlanan kavramın gerçekte emperyalizmle
kurulmuş sömürü ilişkileri konseptini içeren bir kavram olduğunu; olsa olsa
buna devrimcilerin değil de; A.Dilipak gibi yeşil sermaye zangoçlarının girmesi
gerektiği konusunda ısrarımızı sürdüreceğiz.
Rengi ne olursa olsun,
“derin devlet”i emperyalizmle bütünleşmiş bir konseptin ilişkileri olarak
açıklamayan her düşüncenin, kendine uygun görüp yakıştırdığı “demokratlık”
kelimesi, ne yazık ki tıpkı bir lakap gibi kullanıla kullanıla kanıksanmış,
usanılmış, uyuşturulmuş bir cins isim haline getirilmiştir
Türkiye’de.
Gerçekte Türkiye’nin 250 yıllık modernleşmeye yönelik siyasal
hayatında, tarihsel- toplumsal ve ekonomik yaklaşımlar bakımından, dünyadaki
gelişmelerle etkileşim içinde, kendi aralarında zaman zaman canlanan, zaman
zaman yatışan; arada kalan dönemlerde içten içe yanan bir kavganın yürümekte
olduğu iki eğilimin yıllardan beri varolduğu ve bugün gelinen noktada bu iki
eğilimin iç dinamikler ve dış dinamikler konusunda yeniden saf tutmaya başladığı
artık herkes için anlaşılır bir seviye almıştır.
Birinci eğilimin
temsilcilerini bugün olduğu gibi geçmiş tarihimizde de“ajanlıkla”,
“saflıkla”,”tehdit ve şantajla” kontrol altına alınmış olmakla eleştiren ikinci
eğilimin özünün ne olduğunu öğrenmek için, son yüz senelik Türkiye tarihinde
bunların neler yapmış olduğuna bakmak gerekir:
Örneğin; Kurtuluş Savaşı
yıllarında Adıvar ikilisinin başını çektiği mandacılık fikrini bu çevreler
savunmuyorlar mıydı? Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşlarını yasa dışı, gizli örgüt
üyeleri olarak görmüyorlar mıydı? Rauf Orbay’ la Cumhuriyet karşıtlığı
propaganda yapmıyorlar mıydı?Terakki Perver Fırka ile laikliğe karşı mücadele
etmiyorlar mıydı? Cumhuriyet Fırkası ile Gazi Mustafa Kemal’e karşı gerici tavır
alan ve Menemen İsyanını çıkaran bunlar değil miydi? Adnan Menderes’e “siz
isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” dedirten sözlerin arkasında bunlar yok
muydu? 6-7 Eylül provokasyonlarında başı çekenler arasında yer almıyorlar mıydı?
1968 yılında Dolmabahçe’de ABD askerlerinin eğlence istekleriyle karaya
çıkmalarını engelleyen devrimcileri arkasından taşlayanlar, Taksim -1 Mayıs
meydanında Kanlı Pazarı yaratanlar bunlar değil miydi? 1978 Çorum, Sivas,
Kahramanmaraş katliamlarında rol almadılar mı? Sanatçı- yazar aydın insanların
diri diri yakıldığı Sivas Madımak Oteli yangının bunlar yapmadı mı?vb. vb.
Abdurrahman Dilipak için Türkiye’de kişilerin, ekonominin ve gelişmenin
güvencede olabilmesinin yolu “tek yanlı gerçeklerin duygusal sapmalarından
soyutlanmak”, “mazlumdan yana zalime karşı olmak”la mümkünmüş. A.Dilipak’ın bu
masum talebi, kendi "İslamcı çizgisinin" yukarıda kısa bir paragrafla sunduğumuz
pratiğiyle yeterince uyumlu düşünceler tarafından ve çifte standart yürütmekle
çok haklı olarak ama büyük bir yüzsüzlükle eleştirdiği(!) medya patronlarının
“yeni kanıtlar" propogandasıyla kuşanmıştır.
A.Dilipak, Türkiye’nin
kaderini değiştirebilecek dinamiklerin bilimsel bir temele dayanması ve tarihin
gelişimi açısından bu gelişmede devrimci düşüncenin kendini kanıtlama olanağını,
arayışlarını, devrimci mücadelenin önde gelen isimlerinin eleştiri-
özeleştirilerini korkunç bir bağnazlıkla görmezlikten geliyor; artan
yoksullaşmayı, açlığı ve emperyalizmi sadece bir veya birkaç kurum içinde
örgütlenmiş bir olgu değil de, toplumun bütün hücrelerine sızan bir olgu
olduğunu, toplumsal çelişkilerin derinleşmesinde gizli entrikaların değil de
bizzat emperyalizm ve buna bağlı ilişkilerin oluşturduğunu ört-bas eden bir
tavırla görmezlikten geliyor; ve aynı zamanda kendi anlayışı dışında tüm
anlayışları seçeneksiz kalmış illegal ilişkileri yüzünden tutarsız olarak
gösteriyor ve İslam dışı tüm düşünce akımlarını bir kalem darbesiyle “derin
devlet” ilişkileri içine atarken, Türkiye’nin üretimden kendini soyutlamış,
emperyalizme sırtını dayamış asalak burjuvazisiyle devrimci- demokrat düşünce
arasındaki 60’lardan bu yana süren açık ilkeler kavgasını , çoğunluğun iradesine
göre yönetilecek tam bağımsız ve demokratik bir Türkiye mücadelesini hafife
alıyor. vb.
Böylece "İslamcı demokrat(!)" yazar A.Dilipak, Türkiye’nin
menfaatlerinden yana olan birinci eğilimden tamamen uzak, aksine bu menfaatleri
pazara çıkmış bir mal gibi değerlendirerek satmaya çalışan bezirganlaşmaya
doğru, birinci eğilimin bütün temel özelliklerini, bütün temel fikirlerini,
emperyalizmle iç içe olan ilişkilerini örtebilmek için bütün üstün imkanlarıyla
eleştirmeye çalışan asalak sermayedarların kucağına doğru kesin bir oturuşun
hazzı içine girmiştir.
Sarp Kuray arkadaşımızın nezdinde devrimcilere
karşı bu eleştiri, uzun zamandan beri en yüksek "ihtisas mahkemeleri"
hükümlerinden, çok sayıda makaleler ve bilgiççe-bilgince “tek yanlı gerçeklerin
duygusal sapması “içinde yazılmış bir dizi "araştırma ve inceleme(!)"
kitaplarıyla sürdürüldüğünden; eğitimli kuşaklara sistemli olarak bunlar telkin
edildiğinden A.Dilipak’ın makalesinde yazdıkları yeni icat edilimiş ve
birdenbire ortaya çıkmış şeyler gibi şaşırtıcı gelmemiştir
bizlere.
Özünde, A.Dilipak gibilerin düşünce ve eğilimlerinin gelişmesine
ve biçimlenmesine olanak yoktur; çünkü o da doğrudan doğruya burjuva asalakların
yetmezleşen literatürüne İslami litaratürden katkı yapmaktadır.
Devamla,
A.Dilipak’ın devrimci liderlerin özeleştirisini bir itirafmış gibi göstererek
devrimcileri lanse etmesi ve Anadolu ordusu gibi tarihsel özelliğinden tümüyle
soyutlanmış bir ordu kurumu düzenlemesi-ki bu yolda büyük mesafeler
katetmişlerdir- isteği gibi gizli siyasal özlemleri, bazıları için anlaşılmış
değilse, Nurcuların, Fethullahçıların, Hızbullahçıların velhasıl bütün bir
islamcı çizginin yakın tarihimizde neler yaptıklarına ve nelerle uğraştıklarına
bir bir bakmak gerekir.
Türkiye’de İslamcı çizgi, Ortadoğu’daki köktenci
Şii hareketinden farklı olarak- fakat yeri geldiğinde onun gölgesine de
sığınarak- kendi tarihinde gelişmenin en gerisinde kalma ünvanına layık olduğunu
doğrular biçimde hareket etmiştir. Kendini aşan bir doktrin oluşturmak yerine;
islamın devrimci kuruluş dinamiği gerçekliği üzerinden hareket edeceğine,
bizim İslamcılarımız tam tersi yönden hareket etmişler; demokratik düzeyde
monarşiden cumhuriyete doğru, daha yüksek bir düzeye geçmiş Kurtuluş Savaşı’nın
siyasal koşulları onlara cesaret vererek hemen bütün sonuçlarıyla ya mandacılık
ya da Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmaya geçme vayahutta içten içe mevcut rejimi
işbirlikçi çevrelerle ele geçirme olanağını vermiştir. 60 seneyi aşkın bir
süredir şu veya bu biçimde Türkiye’yi yöneten iktidar ortaklığında İslamcıların
payı yok mudur? Kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan alınmasında, siyasal
entrikalarda, işlenen cinayetlerde, halkın iliğine kadar sömürülmesinde
İslamcıların payı yok mudur? A.Dilipak büyük bir pişkinlikle, büyük bir
ikiyüzlülükle tıpkı eleştirdiği medyanın çifte standardına uyan şekilde bu
ülkede “İslam’a saldırırsan korunuyorsun” demesi boşuna değildir. Gerçekten
böyle mi? İnsanların inançlarını kendi siyasal emellerinize alet ettiğinizi,
İslamın devrimci kuruluş dinamiğinin özünden yıllar, hatta yüzlerce yıl önce
ayrıldığınızı, asalak burjuvaziyle benzin satmak, traktör satmak, gübre ve tohum
satmak üzere işbirliği içine girerek emperyalizmi ülkeye davet ettiğinizi açıkça
söyleyecek kadar yürekli davranmak pek az insanın yapabileceği bir şeydir. A.
Dilipak’ın böyle bir yüreğinin olmadığı açıkça anlaşılır hale gelmiştir.
Evet, sizler bu ülkede hükümetlere katılmakla yetinmediniz, aynı zamanda
daima bu yolda kirli ilişkilerle, kirli katliamlara ortak olmakla daha başından
itibaren gayret ettiniz. Eğer İslamiyet, özünde adalet ve özgürlük anlamını
taşıyor ve sınıf egemenliğini reddediyorsa, o halde işbirliği içinde olduğunuz
asalak burjuvalarla işiniz ne? Emperyalizme karşı mücadele bayrağı açan ordu
gençliği ve devrimci gençliğin, işçilerin, öğrencilerin sokaklarda kurşunlanması
olaylarında bu işbirliğinizin gerçek niteliğini bin kez ortaya serdikten sonra
bile yerinizde kalma konusunda neden ısrarcı davrandınız? İmam hatipler, kuran
kursları ve din dersleri konusunda Kenan Evren’i niçin selamladınız? Şimdi
kalkmış devrimci bir önderin eleştirisel –özeleştirisel açıklamalarını sağından
solundan kırparak bir itirafmış gibi derin devlet ilişkisi içersine sokup
küçücük bir hayal oyunuyla kendi derinliğinizi gizlemeye çalışıyorsunuz; o kadar
küçük ki oynadığınız oyun burjuvazi bile bu oyundan usanmış durumda. Çünkü
neresi kazınırsa altından kendisinin ve ortaklarının çıkacağından korkuyor.
Sizde suyu bunun için bulandırmaya çalışıyorsunuz.
Gözlerini maksatlı
olarak yummayanlar devrimcilerin bu ülkede en temiz, en masum insanlar olduğunu
görmeden edemez. İslamcı çizgiyi savunan demokrat maskeli yüzlerin ise ne kadar
kirli ve ne kadar suça batmış, ne kadar haksızlıklara göz yummuş ve ne kadar
“tek yanlı gerçeklerin duygusal sapmalarına” sapmış olduklarını farkeder. Ve
eğer insanlar hakkında köşelerinde ahkam kestikleri lafazanlıklarına göre değil
de, yaptıkları işe göre, takındıkları tutum ve davranışlara göre hüküm verilecek
olunursa, bizim islamcı demokratlarımız da tıpkı soldaki bir kısım salon
züppelerimiz kadar, hatta onlardan belki daha da günahkar olarak yurdunu,
memleketini seven insanların kafasına emperyalizm ve asalaklarının suçlarını
örtbas etme düşüncesini sokma uğraşısı içinde oldukları çok açık görülür.