BİR TÜRK SOSYALİSTİNDEN ÖZGÜR GÜNDEM YAZARI DEMİR
KÜÇÜKAYDIN’A AÇIK YANIT :
9 Mart 2005 tarihinde Özgür Gündem yazarı
D. Küçükaydın’ın “Türk Sosyalistlerine Açık mektup “ adlı bir makalesi
yayınlandı.
Kürt demokratik halk liderlerinden A. Öcalan ‘ın
“Demokratik cumhuriyet” tezi üzerine spekülasyon ve anlam kargaşalığının
yoğunlaştığı bir dönemde , Özgür Gündem yazarı D.Küçükaydın’ın “Açık
Mektup”’unda ortaya konulan düşüncenin kurgusu ve içeriği bizleri bir
açıklama yapmayı zorunlu kılmıştır.
Bu kısa yazıda , D.Küçükaydın ‘ın
makalesinde ortaya koyduğu düşüncelerle uzlaşamadığımız farklılıkları ortaya
koymaya çalışacağız.
Türkiye’deki egemen güçlerin “liberalizm”
sahte rüzgarları altında ülkenin modern ve tarihsel dinamiklerini her türlü
silahlarından arındırma uğraşı içinde oldukları ve bu tarihsel dinamiklerin
belli başlı unsurlarından biri olan ve Demokratik Cumhuriyet tezi altında
ülkedeki diğer dinamiksel yapılarla güçlü ve birleşik bir demokratikleşme arzusu
duyan Kürt hareketini , genel planda bu birleşimini engellemek , özel planda ise
kendi içinde parçalama tezgahlarının oynandığı günümüz koşullarında ,meselelere
duyarlı her kesim uyanık olmak zorundadır. Türkiye meselelerine ilişkin
yapılacak değerlendirmeler dönemin bu hassasiyeti üzerine
olmalıdır.
D.Küçükaydın’ın “Açık Mektup”unda Türkiye Sosyalist
hareketi üzerine yaptığı değerlendirmelerin böyle bir hassasiyet taşımadığı ve
Türkiye Sosyalist Hareketini iki farklı uca oturttuğunu , bu uçlardan birini
olumlarken diğer ucu “günah keçisi” olarak ilan ettiğini üzülerek okuduk.
Dönemin hassalığı içinde bir polemik yaratmanın ilk başlarda , özellikle Kürt
dinamiği saflarında yaratabileceği etkinin olumsuz yanları olabileceği
düşüncesiyle bazılarınca hoş karşılanmayacağı açıktır. Polemiğe girmenin bu
olumsuz etkilerinin hoş bir şey olduğunu iddia edecek değiliz. Tek bir şartla ;
o da , eleştiri mekanizmasının kuvvetleri parçalayıcı değil birleştirici anlamda
doğru bir biçimde kullanılması kaydıyla.
Bugün Özgür Gündem yazarının
kaleminde demokratik cumhuriyet tezi üzerinde sığ bir ideolojinin geçerli bir
metot haline getirilmesine yönelik argümanlarla karşılaştık. Bu sığ ideolojik
anlayışa karşı ideolojik bir polemiğe girmenin kaçınılmaz olduğunu gördük. Çünkü
gerçek anlamda birleştiricilik bilimsel sosyalizmin temelleri üzerinde yükselir.
Demokratik cumhuriyet tezi üzerinde birleşmekten kastımız şu veya bu kişinin ya
da şu veya bu grubun etrafında kümelenmek değildir. Modern ve tarihsel
dinamiklerin birliği projeler üzerindeki ilkelerin birliğidir. Bu durum
D.Küçükaydın’ın yazdıklarıyla devrimci düşünenleri uzlaşmaz kılan temel bir
ayrımı ortaya koymaktadır. Şimdiden bir polemik başlatmanın bugün için yararsız
ama yarın için yararlı yanları olabileceğini ve devrimci ilkeler üzerinde
genişleme imkanı bulabilecek bir tezin her türlü olumsuzlukları , büyük bir
memnuniyete çevirecek kadar güçlü yanları bulunduğunu görmek gerekir. Gazete
ismi vermeden de sadece şahsın kendi bakış açısı ile yazdıkları üzerine bir
polemiğe girebilirdik. Ve bu şahsın ideolojik görüşlerinin yalnızca kendisini
bağladığını düşünebilirdik. Ama Özgür Gündem gazetesi bugüne kadar benzer bir
çizgiyi temsil eden bir yayın organı olma unvanından kurtulamamıştır. Kanımızca
Özgür Gündem’de demokratik cumhuriyet tezinin ana miğferini oluşturan 1919’ların
güncelleşmesindeki birleşik unsurlar açılımının dışında kalarak , eskiyen bir
çizginin devamı anlamında dönemini kapatmak üzeredir. Bu anlamda Demir
Küçükaydın ismini yazarı bulunduğu gazetesiyle birlikte yazmanın doğru olacağını
düşündük.
D.Küçükaydın’ın “Açık Mektup”una ortaya koyduğu
görüşler ile ilgili bizi uzlaşmaz kılan farklılıklara gelince , meseleye ilişkin
farklılıkları yazdıklarından yaptığımız alıntılarla şöyle ortaya
koyabiliriz:
Yazar , “1960’larda Türkiye’de Sosyalist Hareket genç
işçi sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek , her ne kadar
kendisine sosyalist dese de özünde devrimci ve demokratik bir hareket olarak
doğdu.” demekle bir değil , yaptığı birden çok tespitlerle okuyucu kitleyi
yanıltmaktadır. Bir defa Türkiye Sosyalist Hareketi yazıldığı gibi 1960’lı
yıllarda doğmamıştır. Türkiye Sosyalist Hareketinin çok daha ötelere , 1919’lara
kadar uzanan derin ve köklü bir mazisi vardır. Ulusal kurtuluş hareketi
günlerinden 1960’lara kadar süre gelen bu hareketin genel anlamda yürüttüğü
devrimci mücadelesi öyle basit bir kalem oyunuyla hafızalardan silinebilecek
tarzda bir mücadele değildir. Doğunun mazlum halklarının kurtuluşunu
projelendirmeye çalışan Sultan Galiyevlerin başını çektiği akımın içinden çıkan
Mustafa Suphi’nin kurduğu TKP’ nin çalışmaları , 20 Eylül 1919’da kurulan
Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkasının kurulması ve ardından 3 ay sonra
2000 işçi delegesiyle ilk kongresini yapmış olması , İngiliz sansürüne karşın
Marksist bir yayın organını çıkartması , 1946’da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü
Partisi’nin kurulması ve bu ara dönemde siyasi irticaya karşı demokrasi
düşmanlarının bile gıptayla söz ettiği bir mücadele yürütmüş olması , 1951
olgusu , Vatan Partisi’nin kurulması , öyle görmezden gelinecek , hafife
alınacak veya unutturulacak olgular değildir. Türkiye’de sosyalist hareketin
1960’larda doğduğunu söyleyerek bu hareketin geçmişini önemsemeyen bu arkadaş
adından esinlendiği gazetenin bir yazarı olarak yeni bir “özgür gündem “
mi oluşturmayı arzulamaktadır? Buna ilerde değinme fırsatı bulacağız. Türkiye
Sosyalist Hareketinin geçmişini beğenirsiniz yada beğenmezsiniz bu sizin
bileceğiniz bir şeydir , ancak günahı ve sevabıyla da olsa bu hareketin yaklaşık
bir asırlık tarihini yok sayma hakkını kendinizde göremezsiniz. Bu denli köklü
geçmişe sahip Türkiye sosyalist hareketi için onun 1960’larda doğduğunu söylemek
en basit bir deyişle onu ucuz değerlendirmek demek değil midir?. 1960’lara kadar
yürütülmüş olan mücadelenin hiç mi sosyalist birikimi olmamıştır. 1960’lardan
sonra sosyalist kimlikle Türkiye halkının karşısına çıkan TİP gökten zembille mi
inmiştir? TİP’ in derme – çatma bir örgütlenme ve kısa bir seçim çalışmasıyla
300 bine yakın oy toplamış olmasının başlıca nedeni , 1919’dan 1960’lara uzanan
Türkiye sosyalist hareketinin oluşturduğu birikimler nedeniyledir. Diğer bütün
etkenler bu ana etkenin yanında tali ve önemsiz birer unsur olarak
kalırlar.
D. Küçükaydın “1960’larda Türkiye’de Sosyalist Hareket genç
işçi sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek..” demekle bu
hareketin hangi örgütlü hareket olduğunu söylemekten özellikle kaçınmaktadır.
Yeni nesil kuşaklar açısından biz söyleyelim ; bu hareket TİP’ ten başkası
değildir. Yani burjuva anlamda Türkiye’de bütün meselelerin çözüldüğünü iddia
eden , Türkiye’deki “demokrasiyi” “burjuva demokrasisi” olarak kabul eden
, emperyalizmin işgal metotlarını görmezlikten gelen TİP’ tir. D. Küçükaydın
yazısında bu hareketi olumlamaya devam ediyor ve isim vermeden diyor ki –TİP
sosyalizmi “ özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak adıydı.”
Böylece Özgür Gündem yazarı “TİP Sosyalizmi”ni “özlem duyulan
demokratik bir cumhuriyetin adıydı” diyerek Kürt hareketi önderi A.
Öcalan’ın “1919’ların güncelleşmesi” olarak ortaya koyduğu ana uğrağı
1960’ların “TİP uğrağına” koyuyor. Bu ülkede burjuva anlamda bütün
meselelerin hallolduğunu iddia eden bir hareketin hangi demokrasi ve hangi
cumhuriyetle ilgili bir davası olmuştur? D.Küçükaydın’ ın bunu kendi okuyucu
kitlesine anlatması gerekir.
Türkiye Sosyalist Hareketinin “genç işçi
sınıfının örgütlenme hareketinin yükselişinden beslenerek” doğduğu ,
“Böylece toplumdaki tüm gayrı memnunları aynı bayrak altında “ toplandığı
ve bunun da “ Küçük Asya’nın tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir
entelektüel canlanma ve sosyal hareketlenme “ yarattığı iddiasına gelince ,
bir defa yukarıda Türkiye sosyalist hareketinin 1960’lara kadar olan geçmiş
mücadelelerinin oluşturduğu sosyalist birikiminin ana etken olduğunu ifade etme
fırsatını bulmuş, diğer etkenlerin tali ve önemsiz olduğuna değinmiştik. Yeri
gelmişken belirtelim ; 1960’larda demokrasi ve devrim mücadelesinin sonradan öne
çıkan dinamik unsurları genelde TİP’in içinde toplanmışlardı. Bunu sağlayan olgu
TİP’in derme – çatma yapısıyla yürütmüş olduğu klasik parlamenter mücadele
anlayışı değil , genelde demokrasi mücadelesinin gelişmesine ve genişlemesine
olanak sağlayan mevcut koşullarla ilgilidir. D. Küçükaydın o dönemin koşulları
üzerine bir tek laf bile söylememiş olması, 27 Mayıs devriminin sağladığı geçici
sınıfsal ittifaklardan ve özgürlük ortamından, 61 anayasasının getirdiği nispi
demokratik haklardan hiç söz etmemiş olması anlamlıdır. Bu durum aslında Türkiye
orijinalitesine ilişkin belirgin gerçeklerin bazı çevrelerce bir türlü kabul
edilemiyor olmasından kaynaklanmaktadır.
“Bilindiği üzere , Osmanlı
feodalizmi batı ülkeleri gibi klasik bir bünyeye sahip olamayışının oluşturduğu
zayıf oto dinamizm, devletin katı bir merkeziyetçi tutum oluşturmasını ve
imtiyazlı geniş bir bürokrasinin adeta bir sınıf gibi hareket etme kabiliyetini
doğurmuştur. Devletin 18. nci yüzyıldan itibaren merkezi etkinliğini yavaş yavaş
kaybederek mahalli otoritenin iktidar gücünü artırması ve dış müdahale ile
devletin buna dayanamayarak, acenteci ve tefeci bezirganlarla ittifaka girip
kompradorlaşması, bu imtiyazlı kapıkulu zümresi içinde birbirinben zıt iki akımı
ortaya çıkartmış; batının sömürüsünden pay alan imtiyazlı üst tabakalar tefeci –
acenteci kesimlerle gerici ittifakı oluştururken, eski imtiyazlarını kaybeden ve
eski dönemlerin özlemini çeken alt tabakalar ise bu komprador akıma karşı
Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımlarının da etkisiyle hedefleri bulanıkta
olsa demokratik içerikte sayılabilecek tavırlar almışlardır. İç – dış
dinamiklerin etkisiyle batıdaki feodalizmin rahminden devrimci bir burjuvazinin
gelişememesinin bir sonucu olarak, onun görevini küçük burjuva sayılabilecek bu
aydın kesimler omuzlamışlardır. Ülkenin emperyalizmin açık işgaline uğraması
karşısında bu kesimlerin en radikal unsurlarının antie-mperyalist politik tutum
alışlarını, ülkede, kendi solunda emperyalizme karşı hiçbir devrimci, ulusal –
radikal bir sınıf hareketi olmadığı ve dünyada ulusal kurtuluş savaşlarının
destekçisi bir dünya sosyalist bloğunun bulunmadığı bir evrede, emperyalizme
karşı dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal milliyetçiler,
ülkemizin kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğine dayanan bir
orijinalitesidir. “( Bu paragrafta özetleyerek verdiğimiz tarihi gerçeklik
Mahir Çayan’ın bütün yazılarında sağ sapma ve devrimci teori adlı makalesinden
özetlenmiştir. Merak edenler Mahir Çayan’ın Bütün Yazılarını ve Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’nın döneme ilişkin geniş eserlerinden yararlanabilir ) Bu
orijinalitenin Mustafa Kemal Paşa’nın ölümünden sonra karşı devrimci ittifaka
karşı 1960 larda giriştiği eylemin 61 anayasası ile Türkiye’de sınırlı da olsa
bir demokratik ortamın oluşmasına katkı sağlamıştır ve bu demokratik haklar D.
Küçükaydın’ın iddia ettiği gibi “işçi sınıfı hareketinin demokrasi bayrağını
yükseltmesi” nin bir sonucu değildir, aksine bu haklar çerçevesinde ismini
yazmaktan bu sebeple utandığı “işçi sınıfı hareketi” daha açık bir
deyişle TİP doğmuştur. TİP’in geçmiş mücadelelerinin birikimi üzerine kurularak
bir çekim merkezi oluşturmuş olmasında dönemin bu özelliği asla unutulmamalıdır.
D. Küçükaydın’ın “Küçük Asyanın tarihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir
entelektüel canlanma ve sosyal hareketlenme” yarattı dediği “TİP
bayrağının” altında yatan sosyal gerçeklik budur.
Yeri gelmişken
belirtelim D. Küçükaydın “işçilerin sermayenin saldırısı karşısında
kendilerini savunabilmek için demokrasiye ihtiyaçları vardı. Demokrasi bayrağını
yükselttiklerinde de toplumdaki tüm gayrı memnunları kendi bayrakları altında
toplayabiliyor ve böylece aynı zamanda tecrit olmaktan kurtuluyor ve güçlü
müttefikler kazanıyorlardı” diye yazarak ülkede yukarıda belirttiğimiz
şartlar sanki yaşanmamış, 61 anayasası “haklar ve özgürlükler ortamının”
oluşmasını toplumdaki diğer dinamiksel yapıları görmezden gelen bir tutum içinde
yalnızca işçilerin o da nasıl olduysa birdenbire gelişen siyasal “demokrasi
talebinin yükselen bayrağı” yapıyor. Bir değil birden fazla gerçekliğin
üzerinden atlanırsa olacak olan budur. Bu düşüncenin dünya işçi sınıfı hareketi
içinde belirgin sapmalardan biri olan Trade – Union cu düşünce ile arasında pek
bir fark yoktur. Oysa Lenin işçi sınıfının kendiliğinden hareketini
teorikleştirmeye çalışanlarla olan hesabını tam bir asır önce “Ne
Yapmalı” adlı eserinde açık seçik ortaya koyarak bu görüşü mazinin
derinliklerine gömmüştür. Kendiliğinden hareket ile bilinç ögesi arasındaki
farkı hala anlamamakta ısrar edenler açısından bu eserin yeniden okunmasını
önermekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Gelelim D.Küçükaydın’ın
“ Aydınlar,Aleviler, Kürtler, köylüler ve gençler, kadınlar, işçilerin açtığı
bu demokrasi bayrağının altında toplanıyorlardı.Alevilerin ve Kürtlerin orada
kendilerini Alevi ya da Kürt olarak değil, bir sosyalist olarak tanımlamaları,
onların Alevilikleri ya da Kürtlükleri yüzünden baskı altında olmayacakları bir
demokrasi özlemlerinin bilinçsiz bir ifadesiydi.Sosyalizm, hiçbir ulusun ,
milliyetin, dinin, cinsin baskı altında olmadığı; çalışanların özgürce
örgütlenebildiği özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak adıydı” Bu
ülkede neler olmuş da kimsenin haberi yok…D.Küçükaydın tarihi keyfiyet
çizgisinde yorumlayarak okuyucu kitlesinin kafasını karıştırmaya devam ediyor.
Sakın Özgür Gündem yazarının kafa karışıklığı yarattığı şey sakın A.Öcalan’ın
güncelleşmesi gereğinden bahsettiği 1919’ların Türkiye’si olmasın . Bilindiği
üzere 1919’da bir avuç subay önderliğinde başlatılan ulusal kurtuluş savaşı
D.Küçükaydın’ın bahsettiği ve bizim tarihsel dinamikler olarak üzerinde ısrarla
durmaya çalıştığımız aydın gençlik, Alevi , Kürt gerçekliği dinamiklerinin bir
pota içinde ele alınarak harekete geçirilmiş olmasıyla vücut bulabilmiştir. Ve o
günden bugüne birkaç istisna dışında Türkiye solu dahil kimse Marksizmİ
tartışmaktan bu tarihsel güçler üzerinde durma zahmetine katlanamamıştır.
Türkiye siyasal tarihi o günden bugüne bu dinamiklerin yeniden bir araya
getirildiği bir başka ana ve zamana rastlayabilmiş değildir. İstisna olarak
ifade ettiğimiz şey ise 1966 yıllarından sonra anlam bulmaya başlayan demokratik
devrim tezidir. Fakat bu tez siyasal sürecin gerici iktidar yapılarının
baskılatıcı gücü altında buna karşı mücadelenin yürütüldüğü ağır koşullar
nedeniyle bir türlü derinlik kazandırılamamıştır. İçinde taşıdığı klikleriyle
derme- çatma bir program yapısıyla TİP’İ , bunu başaran (!) bir hareket olarak
ismini bile yazmaktan utanan D Küçükaydın tarihi alaya almaktan başka bir şey
yapmıyor. Öte yandan A.Öcalan’ın günümüz için bütün dinamikleri kucaklayan
üçüncü bir partinin öneminin altını çiziyor olması ve Demokratik Toplum
Hareketinin bu tarzda bir parti olarak kurulması yönündeki düşüncesinin ne
anlama geldiğini az çok tarihle ilgisi bulunan herkes anlar. Türkiye siyasal
tarihinde bu partilerin hangi partiler olduğunu A.Öcalan’ın ifadesinden
biliyoruz. Bunlar İttihat-Terrakki ve CHP’dir. Kürt hareketi önderinin D.
Küçükaydın’ın 1960’ların “ işçi sınıfının örgütlü hareketi “ olarak
bayraklaştırdığı TİP’ten bahsetmemiş olması anlamlı değimlidir? Tüm bunlar
böyleyken D.Küçükaydın’ın 1960’ların TİP durağını demokratik cumhuriyetle
nitelendirmeye çalışması, A.Öcalan’ın açılım kazandırmaya çalıştığı demokratik
cumhuriyet teziyle uzaktan yakından bir alakasının bulunmadığı açıktır.
D.Küçükaydın’ın arzuladığı tarzda “işçi sınıfı hareketleri” 1970’lerden
günümüze bir çok isimler altında zaten yeterince yer almıştır.Eğer bu anlamda
parti ve siyasal hareket kurmaktan yorulmamış ve usanılmamışsa
“sosyalist” programa sahip bir parti daha kurarlar olur biter. “
Sosyalist “ programla diyoruz, çünkü Özgür Gündem yazarı “sosyalizm,
hiçbir ulusun, milliyetin, dinin, cinsin baskı altında olmadığı; çalışanların
özgürce örgütlenebildiği özlem duyulan demokratik bir cumhuriyetin ortak
adıydı.” derken TİP ten farklı bir şeyde söylemiş olmuyor. Burada sözü o
dönemlerin canlı tanığı olan Mahir Çayan’a bırakalım. “Sosyalist saflarda
eylemsizliği oluşturan ‘Sosyalist Devrim’ şiarını ortaya atan Aren veya Emek
oportünizminin (TİP içindeki Aren çizgisi) bu yola sapmasının başlıca nedeni,
Aybar’ın ( TİP içindeki M.A.Aybar çizgisi) çarpıttığından farklı değildir. Nihai
olarak, Aybar’ ın teorisinden farklı olmayan bu fraksiyonun bütün görüşleri
kendilerinin ağzıyla şu sözlerde özetlenebilir. ‘Emek dergisinin söylediği şudur
; Sosyalist Devrim, işçi sınıfının müttefikleriyle birlikte Sosyalist toplum
düzenini korumak için devletin sınıf niteliğini değiştirmesidir. Bu gün
sosyalist toplumu kurma sürecinde bir an olsun devrimi gerçekleştirmeden,
Türkiye’deki anti-emperyalist ve anti-feodal mücadeleyi başarıyla tamamlamak
olanaksızdır. Buna karşılık anti-emperyalist mücadele kazanılmadan ve feodal
kalıntılar ayıklanmadan sosyalist toplumu kurmaya başlamak mümkün değildir. Bir
başka deyişle, sosyalist devrimin gerçekleşmesinden sonra, sosyalist düzeni
kurma süresinin ilk evresi, anti-emperyalist mücadele ve feodal kalıntıların yok
edilmesi olacaktır.” M. Çayan devam ediyor “Aybar’ın parlamentarizm
teorisinin yaldızlanarak tekrar ortaya sürülmesinden başka bir şey olmayan bu
görüşe göre; önce sosyalist devrim olacak, ondan sonra ülkeden emperyalizm
atılacak ve feodalizm temizlenecektir!... Bu iki görüşü de çarpıttıran ana
nedenler, aslında bu görüşlerden nihai olarak farklı olmayan ‘İslamcı Doğucu
Halk cephesini’ savunan görüşünde temelinde yatmaktadır. Bu görüş daha da ileri
giderek ‘1961 anayasası üretim güçlerinin gelişmesini engellemektedir. AP
Türkiye de kapitalizmi geliştirmekle dolayısıyla işçi sınıfını objektif olarak
geliştirmektedir. Dolayısıyla AP iktidarına ve bu anayasayı değiştirme
teşebbüsüne destek olunması gerekmektedir.’ Diyebilmektedir. Bu görüşe göre;
Türkiye halkının baş düşmanı Amerikan emperyalizmi – işbirlikçi burjuvazi –
mütegalibe ortaklığı değil, anti emperyalist, milliyetçi, asker – sivil aydın
zümredir. Ve bu zümreye ne kadar şiddetli tavır alınırsa ‘sosyalist gelişim’ o
denli güçlenir. Bu düşünce ile ‘Türkiye deki geleneksel yöneticiler’ diye
adlandırdıkları asker – sivil aydın zümreden yakınan, kendileri için büyük
tehlike olduğunu söyleyen eski Amerikan büyük elçisi Haren ile AİD yöneticisi
Macamber’in düşünceleri – emperyalizmin görüşü ile – arasında tam bir ayniyet
olduğu açıktır.
İşte üç yapışık çirkin kardeş. Al birini vur ötekine” (
M. Çayan bütün yazılar sayfa 55 )
İşte böyle Özgür Gündem yazarı !
Sosyalizm programını DemokratiK Cumhuriyet ortak adı olarak üste koyar ve
bayraklaştırırsan olacağı budur ve maalesef tarihi de 37 sene geriden takip
edersin.
Türkiye siyasal tarihi son yüz yıllık süre içinde Türkiye
meselelerine ilişkin bağımlılığı derinleştiren burjuva programlar dışında kendi
yaşadıkları sürecin özel durumlarına ilişkin nüans farklılıkları içermesine
karşın temelde birbiriyle örtüşen üç temel tezde anlam kazanmıştır. Bunlardan
ilki Mustafa Kemal’in “ Uygarlık Tezidir” ikincisi 80 sürecinin
pratiğinde şekillenen ve 66 yıllarından itibaren sosyalist düşünce birikimi
üzerinde yükselen “Demokratik Devrim tezidir” üçüncüsü de 2000 li
yıllardan sonra Kürt hareketinin Türkiye meselelerine ilişkin genel anlam
kazandırdığı “Demokratik Cumhuriyet tezidir”. Bu üç tezinde temelde
birbirinden farklı bir yanı bulunmamaktadır, tersine birbirlerinin tarihsel
süreçler itibarıyla devamını oluşturmaktadır. Türkiye’de demokratikleşme
hareketinin genel projesi ( güçlerin tasnifi ve ittifaklar politikası ) bu üç
tezi ortak kılan temel yollardan geçerek anlam kazanacaktır. Bu yol aynı zamanda
dostun ve düşmanında nerede saf tutması gerektiğini gösterecektir.
Demir
Küçükaydın “ ortak demokrasi bayrağının yerini bir süre sonra
anti-emperyalist görünüş altında ulusal vurgular almaya başladı.Başlangıçta tüm
ulusal ve dinsel baskılara karşımücadelenin bayrağı sosyalizm iken,giderek bu
demokratik özlemler anti-emperyalist cepheyi zayıflatan bir hastalık gibi
görülmeye başladılar “ derken, Türkiye’deki bütün gidişatın olumsuz tüm
sebeplerini, anti emperyalist kavgayı onuru ve haysiyetiyle yürütenlerin sırtına
yüklemekten çekinmemektedir. Böylece, yılardan beri sonradan görme burjuvazinin
günah keçisi bulma kervanına Özgür gündem yazarı da katılmış olmaktadır. Biz bu
filmi yıllardır izliyoruz.
Yazar devam ediyor “60 ların bu
geleneğini… Kürt Özgürlük Hareketi bir ölçüde sürdürebildi. O da artık çağrısına
Türkiyeli işçilerden bir cevap alamadığı için büyük güçlerin baskısı altında
sürekli kan kaybetmektedir.”
Suyun çıktığı yolu değiştirmeye gerek
yok. “Kürt Özgürlük Hareketinin” Türkiye’nin hangi dinamikleri içinden
çıktığını bilmeyen, meselelere duyarlı bir tek insan yoktur bu ülkede. Bunu bal
gibi sizde biliyorsunuz sayın Özgür Gündem yazarı. Bu hareket 60’ ların TİP’
inin bağrından değil Demokratik Devrim kavgasının içinden çıkmıştır.
“Bazen sınıf mücadelesi bir kelimenin diğer bir kelimeye karşı
mücadelesinde özetlenebilir. Bazı kelimeler kendi aralarında bir düşman gibi
dövüş yaparlar.” ( Mahir Çayan Bütün Yazılar) “Başka kelimeler vardır ki, anlam
karışıklığına yol açarlar, hayati fakat sonuca bağlanmamış bir muharebenin
kaderi gibi (…) en soyut, en zor ve en uzun teorik eserlerine kadar felsefe
kelimelerle dövüşür. Yalan kelimelere karşı, anlam karışıklığına yol açan
kelimelere karşı, doğru kelimelerden yana nüanslarla dövüşür” (G. Althuser
)
Kelimeler üzerinde yürütülen bu savaş siyasi bir mücadelenin, her
çeşit sapmaya karşı ideolojik savaşın bir parçasıdır. Bütün sapmaların her
çeşidini birbirine ortak kılan noktalardan en önemlisi, anlam karışıklığı
yaratarak kelime oyunlarıyla bir olguyu benzer kategorilere sokmaktır. Bu
önemsiz ve masummuş gibi görünen hatanın (!) odağında korkunç ihanetlere
ideolojik kılıf aranması yatar. Özgür Gündem yazarının Kürt hareketini “ 60’
ların geleneği “ !!! gördüğü TİP hareketinin bir devamı olarak yorumlaması
ve bunu utangaç kelimeler üzerinde çok genelleyerek uygulamasının varacağı nokta
emperyalizme teslimiyet politikasından başka bir şey değildir. Özgür Gündem
yazarının “ Türkiye sosyalistlerine açık mektup “ unda bizleri bu şekilde
polemik yaptırması ve geçmişte tartışması yapılmış konuları yeniden
hatırlatmamızı zorunlu bıraktırması çirkin bir şeydir. Ama bu içinde yaşanılan
dönemin hassaslığı anlamında bir tezin içinin boşaltılmaya çalışılmasının ve
Türkiye Sosyalist Hareketinin mücadelesinin esenliği açısından bir yanıt vermeyi
zorunlu kılmıştır. Demokratik Cumhuriyet Tezi diğer öncülerinden aldığı güçle
Türkiye’de demokrasiden yana olan saflarda kesin sınırların çizilmesini ve
modern – tarihsel dinamiklerin bir potada güçlü bir raya oturarak çelikleşmesini
sağlayacaktır.
Bazen kötü gibi görünen bir şey güçlü oluşumlar sağlar.
Bunu sakın UNUTMAYIN Sayın D. Küçükaydın…
M. TOROS
GÜRKAYA
gazete@yeniyol.org