“KART-KURT”= “ALT-ÜST KİMLİK”
Türkiye ne çektiyse ben yaptım oldu
mantığından çekti. 1923 te Cumhuriyeti kuran Türkiye bir türlü Cumhuriyet ve
olması gereken Demokrasi mantığı oturtamadı. Tabiri caiz ise eskiden sultanlık
babadan oğula geçerdi, şimdi ise sultanlarımızı kendimiz
seçiyoruz.
Seçilmiş olarak devleti yönetme görevi yüklenmiş kişi diyince,
kutsal bir görevli aklımıza geliyor. Sanki devlette görevli olmak, “tanrı
tarafından görevlendirilmiş özel kişiyim” ile özdeşleşmiş vaziyette. Oysa
kanunlar buna kısıtlamalar getirse de kimsenin bunu taktığı yok. Zira bu
denetlemeleri yapanlarda yine bu seçilmiş “ Sultanların” emrinde olan
kişilerdir. Dolayısı ile onlarda aynı mantıkla hareket ederler ve daha da ileri
giderek imam cemaat ilişkisi başlar. Bu durumda halk devleti seçilmişlerle aynı
doğrultuda gördüğü için devlete olan güvenini kaybetmiştir. Bunun içinde kendini
korumak için daha anti-demokratik yapıda olmasına rağmen tarikatlardan ve
cemaatlerden medet umar vaziyete getirilmiştir. Bundan farklı olarak yararlanan
bu kurumlar iktidarı hedeflemiş ve bunu nispeten başarmışlardır.
Avrupa’daki burjuva demokrasilerinin işleyiş mantığı Ruso’nun “Toplum
Sözleşmesi” (The Social Contract) ne göre şekillenmiştir. Feodal sistemi halkla
birlikte yıkan burjuva, halka bazı sözler vermiş, bunun karşılığında da yönetime
talip olmuştur. Aralarında görünmez bir konsensüs sağlanmış ve her iki taraf ta
bu centilmenlik anlaşmasına sadık kalmışlardır. Oysa ülkemizde durum çok
farklıdır. Milli burjuvazisi oluşmamış bir ülkede batı tarzı demokrasi
oturtulamaz. Bu topraklarda yaşayan toplumların ( Türkler ve Kürtler)
geleneklerinde, kendi iç dinamikleri ile gelişmiş bir demokrasi anlayışı vardır.
Bu anlayış, İslamiyet ile kırılmış gibi görünse de özellikle kırsal kesimde halk
kendi İslam anlayışını geliştirmiştir ve Aleviliği bir alternatif gibi ortaya
koymuştur. Kentlerde ise bu durum ticarette ve küçük manifaktürde Ahilik olarak
kendini göstermiştir. Güneydoğuda yaşayan Kürtler Türkmenlere nazaran daha
olumsuz koşullarda idiler. Çünkü Kürtler bağnaz Arapların tahakkümü
altındaydılar. Ayrıca Osmanlının en bağnaz Padişahları II Beyazid ve Yavuz
Selim, Doğu ve Güneydoğuda yerel yönetimleri tamamen bağnaz Sünni Kürtlere
bırakmışlardır. Bu beylerde halkı sıkı bir din baskısı altına
almışlardır.
19. yüzyılın ikinci yarısına kadar aradan geçen üç yüz yılda
bölgede çok büyük değişiklikler olmamıştır. Ancak İmparatorluk dağılma süreci
hızlandıkça, çare arayıcıları İmparatorluğu kuran ve var eden öz güce yani
Türklüğe dört elle sarılmışlardır.1908 Meşrutiyet devriminin öncesinde,
özellikle ikiye ayrılmış olan İttihatçıların en büyük ayrılma sebebi bireysel
özgürlükler ve dolayısı ile Kapitalizme bakış açısından kaynaklanıyordu. Bir
tarafta; bildiğimiz ittihatçılar, ki onlar küçük burjuva temsilcileridirler,
diğer tarafta; başını Prens Sebahattin’in çektiği, daha çok Osmanlı
Aristokrasisinden gelen daha üst sınıf temsilcileri idi. Her iki kesiminde ortak
olduğu konuların başında ekonominin Türkleştirilmesi geliyordu. Bu ayrışmada
gayrı Müslim azınlık daha sertlik tarafı olsa da küçük burjuvaya yanaşmışlardı,
çünkü onların çıkış yolu olmadığını düşündüklerinden daha rahat
kuşatabileceklerini düşünmüşlerdi. Ama daha sonraki gelişmeler ve Almanlarla
olan yakınlaşmalar, özellikle Jön Türklerin çıkış olarak gördükleri Anadolu’da
farklı gelişmeler olmuş ve Ermenilerin Anadolu’dan sökülüp atılmasına kadar
gitmiştir. Oysa 1908 te açılan Mecliste Anadolu Ermenileri oldukça etkin ve
sayıca azımsanmayacak boyutta idiler.
Jön Türkler gerek bünyelerindeki
insanlar olarak, gerekse bakış açıları olarak Kürtleri her zaman Türk kimliğinde
,onlarla kendilerini özdeş görmüşlerdi. Zira kurucuları arasında Kürtler çok
etkinlerdi. Abdülhamit’in Kürt politikasını da tehlikeli görüyorlardı. Kürtlerle
birliktelikte bir kimlik tanımı asla yapmadılar veya gerek duymadılar. Hatta
Mustafa Kemal’in Misakkı Milli sınırları sadece Türkler gözetilerek
yapılmamıştır. Lozan anlaşmasında da batılıların nifak sokmasına bizzat oradaki
Kürt delege karşı çıkmış ve batılılara Kürtlerin devleti kuran asli unsur
olduğunu deklere etmiştir.
Daha sonraki gelişmelerde kendini Sultan
zanneden “seçilmişler” Şeyh Said isyanını bahane ederek Kürtlerin üzerine
çullanmış ve nerede ise kaybedilen Kerkük ve Musul’un acısını onlardan
çıkartmışlardır.
Şimdi yine kendini Sultan yerine koyan, halkı ekonomik
ve sosyal bunalımların içinde bırakan “ben yaptım oldu” zihniyeti ,bugünlerde
alt kimlik, üst kimlik meselesi üretti. Önce kendi alt kimliklerini açıklasınlar
(eğer varsa). En fazla iki kuşak geri gidebilirler. Çünkü arkasında korkuyla
sindirilmiş ve buna mecburen baş eğdirilmiş “Türk” (!) kimliği çıkacaktır. Bu
topraklarda yaşayanların %80 i karışıktır. Sindirilip Türkleştirilmiş olmaları
Irksal özelliklerini yok etmez. Bunu öne sürenler aynaya baksınlar ne kadar
Türkler? Bu tarz bir alt kimlik mantığının ,insanları ne kadar aşağıladığını
fark edemeyenler tarafından yönetilmekte ayrı bir üzüntü kaynağıdır.
Devleti yönetenler; bu aymazlıkla değil problemleri çözmek görülüyor ki
problem üzerine problem katıyorlar. Yönetenlerin zamanında asli unsur olarak
gördükleri bir topluma alt kimlik yüklemesi, eşitlikten ne anladıklarını
gösteriyor. Bu da demokrasiden ne anladıklarının da göstergesidir.
Sorun
kimlik problemidir, ama alt kimlik değil, eşit kimlik. Bu ülkede dedesini
Afyon’da kaybetmiş Kürde benim alt kültürümsün diyemezsin. Alt veya üst kimlik
kabulü devletin veya yönetenlerin direktifi ile değil, halklar arası
kendiliğinden gelişebilecek bir durumdur. Bunun da “Anayasal vatandaşlık”
eşitliğinde, halkların bir birlerine olan güveni ile ve sorumluluğu ile
gelişebilir. Tam bağımsız ve demokratik bir devlet yapısı olmaksızın bu
imkansızdır. Bir birimizi yer dururuz.