http://www.yeniyol.org/yeniyol/
VAN’DA ÇEKİLEN ELENSE, SAVCININ AYAKLARINI YERDEN KESTİ
(Mustafa İnç)
VAN’DA ÇEKİLEN ELENSE, SAVCININ AYAKLARINI YERDEN
KESTİ
100 üncü Yıl Üniversitesi rektörü Yücel Aşkın ‘’sıradışı
uygulama’’ ile tarihi eser kaçakçılığı iddiası öne sürülerek tutuklandı. Bu
tutuklamanın, zorlama delili yaratılarak yapıldığı intibaı gazetelere yansıdı.
Aynı üniversitede görevli bir başka öğretim üyesi cezaevinde intihar edince,
gözler Van’a çevrildi. YÖK’le hükümet arasında bir güç gösterisine dönüşen
karşılıklı demeçler ve basın açıklamaları siyasi gündemin Van’a taşınmasına
neden oldu. YÖK başkanı ve üniversite rektörlerinden oluşan bir heyet Van’a
gidip rektör Yücel Aşkın’ı, tutuklu bulunduğu cezaevinde ziyaret ederek,
hükümete karşı tam bir gövde gösterisi yaptı. Ana muhalefet partisi CHP genel
başkanı Baykal, Van’a giderek rektörün arkasında olduğu mesajını Türkiye’ye
duyurdu. Cezaevi kapısında yaptığı basın açıklamasında üst perdeden bir giriş
yaparak ‘’Cumhuriyete karşı darbe girişimi var.’’ dedi. Van savcısını
suçlayarak, hukuku siyasallaştırmakla suçladı.
AKP ve hükümet ileri
gelenleri, Van savcısına destek vererek hem YÖK Başkanını, hem de Baykal’ı
‘’yargıyı etki altında bırakmak’’ la itham ettiler. ‘’Demokrasi adına’’ konuşan
başbakan Tayip Erdoğan, bilinen üslubuyla orta yere adresi belli olmayan
postalar atmaya başladı. Ve nihayet bir seri bombalama olaylarından sonra
Şemdinli’de çıkan olaylar ve Van savcısının hazırladığı iddianame, Van’da siyasi
tansiyonu birden yükseltti.
Şemdinli olaylarının soruşturmasını yapan
Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya; cumhurbaşkanı, ordu ve hükümet
üçgeninde yaşanan son çatışmalar neticesinde görevinden alındı. Başsavcının
güvendiği dağlara kar yağdı. Bu kar; Mart karı değilse bile, Nisan karı olarak
kendisini gösterdi. Sayın Sarıkaya, meslekten ihraç edildi. Böylece geçici bir
mutabakat sağlandı. Bu öyle bir mutabakat ki; AKP’nin kendi meclis başkanı bile
bu mutabakatı içine sindirememiş, muhtıra niteliğinde bir çıkış yaparak uzlaşma
zemininin meclis zemini olduğunu hatırlatarak, sürtüşme içinde olan güç
merkezlerinin; konunun muhatabı olarak ele alınmasını, hukuka aykırı bulmuştur.
Bu mutabakatı sağlayanlar kim? Kim kime elense çekiyor? Sarıkaya’nın
ensesinde patlayan bu tokat neyin nesi? Bunları ‘’hür ve de özgür’’ basınımızın
kuvvetli köşe yazarlarından pek anlayabilmiş değiliz.
Ata sporumuz yağlı
güreşte elense çekip, paça- bağ yoklamak asıl kapışma öncesi rakibin gücünü
ölçmek, ayağının yere sağlam basıp basmadığını kontrol etmek; yapılması gereken
ilk icraatlardandır. Siyaset çayırında da benzer elense çekmeler, paça- bağ
yoklamalar; eksik olmuyor. Hele rakipler fazla hırslıysa veya cazgırlar ortalığı
fazladan gaza getirmişlerse meydana çıkmış pehlivanlar, işin dozunu kaçırıp
elense çekeyim derken, pata- küte tokatlaşmaya başlıyorlar.
Şemdinli’deki olaylardan sonra, kaypak siyasetin tanımlanamayan
cepheleşmesinde karşılıklı tokatlaşma başlayınca kilosu ancak destede güreşmeye
yetecek Van Başsavcısı Sarıkaya, başaltında güreşmeye tutuşunca; yediği elense
tokadıyla 2. 80 yere yapıştı.
Van Cumhuriyet Başsavcısı Sarıkaya,
Şemdinli olaylarıyla ilgili hazırladığı iddianamede, ordu bünyesindeki
çetelerden dem vurmuş, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı
suçlayarak bölgedeki çete faaliyetlerinin Diyarbakır eski emniyet müdürü Gaffar
Okan’ın öldürülmesi olayına kadar taşımıştı. Siyasette önemli hevesleri olduğu
anlaşılan sayın Başsavcının, biraz tarih bilgisi olsaydı, siyaset minderinde
okkasını kat be kat aşan böyle bir güreşte ayak altında kalacağını, önceden
görürdü ve de yediği tokatla ayakları yerden kesilmezdi. Bu siyasi tahterevalli
oyununda, geçmişte bu role soyunanların başına gelenleri bilecek kadar tecrübeli
olsaydı, sanıyorum daha temkinli hareket ederdi.
Kendisini bir anda
İtalyan temiz toplum kampanyasını başlatan savcıyla özdeşleştirmeye kalkan
Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianamede ‘’bir askerin, bir üstüne emir
vermesinin; kanunlarca büyük suç sayıldığını’’ belirtirken; her ne hikmetse 12
Mart muhtırasının ordunun kanunen üstü sayılan hükümete verildiğini unutmuş veya
bilmiyor görünüyor. 12 Eylül’de de egemenliğin, kayıtsız şartsız millet adına
temsil yetkisine sahip TBMM’de olduğu bilindiği halde, bir gecede lağvedilişini
hiç hatırlamıyor. Bizzat kendi başsavcılık sorumluluğu ve yetkisinin, kendisinin
üssü durumunda olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu görev tanımlamasının 12
Eylül Anayasasına dayandığını, çözümleyememiş görünüyor.
12 Mart ve 12
Eylül’de ordu eylemliliği karşısında devletin yargılama yetkisine sahip kurum ve
kuruluşlarının, mahkemelerin bu darbe olaylarını sessiz sedasız izlemesinin ne
anlama geldiğini bilmiş olsaydı; en azından 12 Eylül’de üniversitelerin
suskunluğuna isyan eden değerli hukukçumuz Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ‘’Benim
cenazemi üniversiteden kaldırmasınlar.’’ vasiyetini duyabilseydi; öyle ucuz
kahramanlıklara kalkışmaz, daha temkinli davranırdı. Van’da neredeyse bir yılı
aşkın bir süredir devam eden siyasi bilek güreşinde, savcı Sarıkaya’nın hukuk
savaşçılığı, demokratlığı; hiç de inandırıcı değil. AKP Hükümeti, sırtını ABD’ye
dayayarak ne kadar demokratsa; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Irak’ta açık işgale
cevap vererek ne kadar demokrat ve hukuk adamı oluyorsa, başbakan ve hükümetin
cazgırlığına soyunmuş bir savcı da o kadar demokrat ve hukuk adamı
olabilir.
Sayın savcı ülkemizde tehlikeli bir çeteleşme tespiti yapmış,
ciddi bir kuşatma ve yetki gaspı görüyorsa genel geçer lafları bir yana
bırakarak daha somut delillerle bu çeteleşmeyi deşifre etmelidir. Çetelerin
yararlandığı hukuki boşlukları ve çeteleri destekleyen siyasi mihrakların
hiçbirini atlamadan yargı önüne taşımalıydı. Savcının halka karşı bir
sorumluluğu vardır. Adından da anlaşılacağı gibi cumhuriyete karşı sorumluluğu
vardır. Cumhuriyetin değerlerini koruma konusunda daha sağlam delillerle
iddianameler hazırlayıp görevini yerine getirseydi, sayın savcı işte o zaman
inandırıcı olabilirdi.
İşin diğer cephesine gelince; CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal, Van Savcısının iddianame hazırlamasını ve iddianamenin içeriğini
orduya karşı yapılmış bir ‘’darbe’’ olarak nitelendirmektedir. Sayın genel
başkan, içinde yetiştiği CHP söz konusu olduğundan; ‘’darbe’’ konusunda yetkin
ve engin bir bilgi birikimine sahip ender politikacılarımızdandır. 27 Mayıs
politik devriminin İ.İ. Paşa tarafından nasıl kuşatılarak tasfiye edildiğini
bilir. 22 Şubat ve 21 Mayıs devrimci ayaklanışının yine İ.İ. Paşa tarafından
nasıl bastırıldığını, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam edilişlerini değerli
Genel Başkan gayet iyi bilmektedirler.
İsmet Paşa’nın 12 Mart
muhtırasından önce ‘’çok kritik 48 saat geçirdik’’ diyerek ‘’şalcı’’ profesör
Nihat Erim’in CHP’den başbakanlığa nasıl çıkarıldığını en iyi bilenlerden
birisi, sayın Baykal’dır. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edilirken CHP’li
milletvekillerinin rolleri ne olmuştur? Senatörler nasıl tavır takınmıştır? Bu
da kendileri tarafından bilinmektedir.
12 Mart muhtırasının Amerikancı
Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur’un partiye alınışı ve cumhurbaşkanlığına
aday gösterilişi nasıl bir demokratik temayüller silsilesidir; bunu bize ancak
deneyimli politikacımız sayın Baykal izah edebilir. Yine malum kadrolardan İrfan
Özaydınlı Paşa’nın İçişleri Bakanlığı’na getirilişi, Kahramanmaraş olaylarındaki
rolü ve Hasan Fehmi Güneş’in harcanma süreci; siyasi hafızalarımızdan henüz
silinmemiştir. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu tecrübeli politikacımız ‘’darbe’’
lafını ediyorsa, muhakkak bir bildiği var demektir. İddialarını daha açık ve
sarih ortaya koymak zorunluluğu vardır. Tek başına bir savcı darbe
yapamayacağına göre, bu darbeciler kimlerdir? Darbenin hedefleri nelerdir?
Bunları muhalefet lideri olarak ortaya dökmelidir. Ana muhalefet partisi lideri
olarak darbe konusunda halkı aydınlatmak göreviyle yüzyüzedir. Yoksa Sayın
Baykal, tıpkı Başsavcı Sarıkaya gibi inandırıcı olamaz.
Her iki
cepheden de bakıldığında oynanan oyunun arka planı, özenle karartılmaktadır.
Öndeki kuklalar ışığın altına sokularak kuklacılar karanlıkta saklanmaktadır. En
azından 1960 yılından beri Türkiye’de operasyon üzerine operasyon düzenleyerek
devrimci dinamikleri ameliyata tabi tutup tasfiye edenler, ABD ve Avrupa yanlısı
satılık kapitalist çıkar çevreleridir. Çeteleşmenin de, hukuksuzluğun da,
soygunun- talanın da, şeriatçılığın ve yeşil irticanın da merkezi buralara
çıkar. Emperyalist çevreler ve onlara göbek bağıyla bağlı yerli ortakları, dini
ve ahlaki değerleri istismar ederek her türlü inancı ve sosyal dayanışma
duygusunu kendisine kalkan ederek Cumhuriyet Devrimi’nin Anadolu isyanında
kazandıklarını yok saymak için ellerinden geleni yapıyorlar. Her iki cenahta da
siyasi kuklaları, bu emperyalist çıkar çevreleri ve onların yerli ortakları
oynatıyor. Bu gerçekliğin altı çizilmeden sahte demokrasi kahramanlarının da,
sahte hukuk şövalyelerinin de gerçek yüzlerini görmek olanaklı değildir…