YENİYOL İÇİN DÜŞÜNCELER
Anlı-şanlı 68 mücadelesinin
üzerinden yıllar geçti. Kimileri o yılları gururdan gözyaşları içinde
anımsamaya devam ederken, kimileri unuttu ya da dudak bükerek
küçümsemeye başladı. O günlerin ruhunu, o günleri yaşamamış olana
anlatmak, bizlere düşen önemli görevlerden biriydi. Bunu gereğince
yaptığımızı iddia etmek çok zor . İçimizde, o günlerin anlatmanın,
doğru aktarmanın bile gereksiz olduğuna, dünyanın artık çok
değiştiğine, bu naftalin kokulu anılara artık kimsenin ihtiyacı
olmadığına inananlar da var. Biliyoruz ya, artık “yeni dünya düzeni”
var, “küreselleştik” ve “yükselen değerler”i tartışmalıyız!
Ben,
sadece anı anlatmanın bile yararı olduğuna inananlardanım. Dünya ne
kadar hızlı ve ne yönde değişirse değişsin, bir kural değişmedi:
geçmişi bilmeden değişimi kavramak ve geleceği kurmak da imkansız olur.
Biz eğer devrimciysek, yani var olan durumu olduğu şekilde kabullenip
ona boyun eğenlerden değil; yeni ve daha güzel dünyaların var
olabileceğine inanan ve bunun için çalışmaya hazır olanlardansak:
anlamak, anlatmak ve tartışmak zorundayız.O dönemi, bir çok ülkede
gündemi belirleyen kitle hareketlerini, geniş kesimleri etkileyen
devrimci, ilerici, paylaşımcı, ant-faşist ve ant-emperyalist ruhu; en
çok da neden ve nasıl yenildiğimizi konuşmak zorundayız. Ancak
böylelikle 2000’lere uygun tartışma zeminleri, hareket noktaları ve
gelecek umutları yaratabileceğiz.
Bazı temel gerçekler, herhangi
bir yakın tarih kitabında görülebilir: dünya 60’lı yıllarda gerçekten
köklü bir değişiklik ihtiyacıyla ayaklanmıştı. Japonya’dan ABD
üniversitelerine, Güney Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Asya’ya
heryerde kıpırtılar vardı. Vietnam’ın Fransa’dan sonra ABD’ye
direnmesi, Küba’nın insanı heyecanlandıran başarısı, “yeni bir dünya”
çağrıları, heryerde, her toplumda statükoyu sarsıyor, yeni umutlar
yeşertiyordu.
1996 yılında, 68’liler Birliği Vakfı olarak
Ankara’da üç yakın tarih profesörünü ağırlamıştık. Uzmanlık alanları
Avrupa’da 68 dönemiydi. Yaptıkları toplantıda Almanya, Fransa ve
Avusturya’daki olayları irdeleyerek farklılıkları anlattılar: örneğin
Almanya için 60’lı yıllar II. Dünya Savaşının sorgulanması,
ebeveynlerin savaştaki konumlarının konuşulmasını istemek, yani onları
Nazi döneminde ne yaptıkları konusunda sorgulamak, özellikle
kadın-erkek ilişkilerindeki baskıcılığın ve ikiyüzlü katılığın kalkması
gibi ağırlık noktalarına sahipti. Fransa gençliği işçi sınıfı
hareketiyle ortaklık kurmaya başlamışken, Almanya ve Avusturya’da böyle
bir kıpırtı bile yoktu.
Bizler, Türkiye’li devrimciler [bu
noktada bu açıklamayı yapmak gerek: ‘68’li’ kavramını hiç benimsemedim,
o zamanlar da biz kendimizi bu sıfatla tanıtırdık] bu tartışmaya çok
değişik boyutlarla katıldık. Beni gittiğim ülkelerde, katıldığım çok
çeşitli ortamlarda hep şaşırtan bir şey vardır: karşımdaki “yabancılar”
nedense Türkiye hakkında ya hiç bir şey bilmez, ya da bulvar gazetesi
düzeyinde ön yargılı ezberci bilgilerle konuşurlar. Bu toplantıdan
sonra yaptığımız konuşmalarda da aynı şey yaşandı: koskoca
profesörlerin, ziyarete geldikleri ülkedeki uzmanlık alanlarıyla ilgili
olarak söyleyebildikleri: “Aaa, Türkiye’de de 68 dönemi yaşandı mı? Hiç
haberimiz olmadı!” cümlesinden ibaretti.
Oysa bizlerin
herşeyden haberi vardı.Belki de Türkiye devrimci hareketini o yıllarda
en besleyen, en hareketli tutan unsurlardan biriydi bu: biz tüm dünyayı
izliyor ve herşeyden haberdar olmaya çalışıyorduk. İlgi alanımız sadece
Avrupa’da olup bitenler değildi, onu zaten her gün gazetelerde
okuyorduk ve hepimiz zaten en az 2-3 günlük gazeteyle, 2-3 haftalık
dergiyi sürekli izliyorduk. Son yıllarda adını sıkça duyar olduğumuz
Daniel Cohn-Bendit, o zamanların Fransa-Almanya arasında mekik dokuyan
devrimci lideri, “Kızıl Dany”, sonradan vurulan Alman “Kızıl Rudi”,
İngiltere’deki hareketin öncülerinden Pakistan asıllı Tarık Ali,
ABD’deki Kara Panterler ve onların efsanevi kadın destekçisi Angela
Davis, Filistinli Leyla Halid... bizim arkadaşlarımız kadar tanıdık ve
“yoldaş”tı. Ama bunun dışında Küba’da, Latin Amerika’da, Angola’da ve
tabii Vietnam’da neler olup bittiğini nefes almadan izliyorduk.
Mitinglerde sıkça tekrarlanan “Ho-Ho-Ho Şi Minh---2-3, daha fazla
Vietnam---Ernesto’ya bin selam!” sloganları raslantı falan değildi,
devrimci cephenin varlığını hissetmekti. Örneğin o zamanki yazılışıyla
“Tupamaros” gerillalarının direnişini bilmeyen yoktu.
İlgimiz
bununla da sınırlı değildi, sanat dünyasını da izlerdik. Örneğin Victor
Jara’yı, Joan Baez’i, Theodorakis’i, daha nicelerini tanıyor,dinliyor,
fırsat buldukça plaklarını ediniyor ve birbirimizle paylaşıyorduk.
Aramızda belki Türk ve dünya edebiyatı klasiklerini okumamış olanlar
vardı, vardıysa bile bunu itiraf etmezlerdi. Ama hemen herkes en
azından Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt okur, onlar kadar da
Ehrenburg’u, Dimov’u, Simonov’u bilirdi. Sinema dönemiydi, evlerimizde
ayağımıza kadar gelen filmler, belgeseller, yabancı kanallar yoktu; ama
yeni filmleri kaçırmadan izler, birlikte gider ve tartışırdık. Zaten
her fakültede bir “Sinematek” grubu olurdu ve oynata oynata kalitesi
iyice bozulmuş filmleri ne yapar eder, yine de seyrederdik.
Becerilerimiz
sadece mitinglere katılmak ve slogan atmaktan ibaret değildi. Her
fakültede ne yapıp edip, en azından bir “Sosyalist Fikir Kulübü” panosu
sahibi olmuştuk Bu panolarımızı hiç eskitmez ve boş bırakmazdık. Nerden
olursa bulup buluşturur ve mutlaka yeni fotoğraflarla, gazete
makaleleriyle, düşündürtmeyi amaçlayan haftalık panolar düzenlerdik.
“Vietnam”, “Zonguldak İşçilerinin Direnişi”, “Bağımsızlık Haftası”,
“Petrol Emperyalizmi”, “Öğrenci Hakları”, “Dünya Halkları Direniyor”
gibi panolarımızı bugün bile anımsıyorum. Yeni pano hazırlanıp asıldığı
günler öğrenciler önünde birikir, itişe-kakışa okurlardı. İşi biten
pano diğer fakültelere taşınır, böylece sürekli bir akış da sağlanırdı.
Nerde
bir deprem, sel, çaresizlik ve yoksulluk varsa, biz oradaydık. Deprem
sonrası yardım götüren, hiç bir çıkar amacı olmadan günlerce afet
bölgesinde kalıp çalışan bizlerdik. Yaz aylarında en ücra köşelerde
köprü inşa eden, köy okulları için kitap toplama kampanyaları yürüten
de bizlerdik. Ayrıca, sorunlu gecekondu yıkımlarında, toplu sözleşmenin
yapılamadığı veya sendikalaşmaya izin verilmeyen, grev yapılan
fabrikalarda; ya da işgal edilen topraklardaki direnişlerde biz hep
orada olurduk. Tütün, pamuk, fındık ekicilerinin, hayvancılık yapan
köylülerin desteğiydik.
Gerek bu mitinglerde, gerekse
Ankara-İstanbul ve İzmir’de yapılan bağımsızlık, 6.Filo’ya karşı
direniş ve benzeri gösterilerde hemen hemen hiç matbaa parası
verilmemiştir. Afişleri serigrafiyle biz hazırlayıp basar, bildirileri
mumlu kağıda yazıp teksir ederek çoğaltır, bez afişleri ve sokak
yazılarını biz yazardık.
Boş zamanımız olmazdı, derslerden arta
kalan zamanımız hep doluydu. Gecekondu semtleriyle yoğun ilgimiz vardı.
Buralarda kurulan “Güzelleştirme Dernekleri”nde ortaokul-lise
öğrencilerine ders verir, son sınıf öğrencilerini üniversiteye
hazırlardık. Bu şekilde aileleriyle de bağlantı kurardık. Onların
istekleri doğrultusunda kurs veya bilgilendirme toplantıları
düzenlenirdi. Okuma-yazma, dikiş kursları , ya da sağlık konulu
toplantılar hep branş öğrencileri tarafından yapılırdı. Hareketimize
katılan bizden daha genç arkadaşların da okul ve ders sorunlarına
yardımcı olurduk. Kaç liselinin velisi olduğumu, okuluna gidip müdür ya
da öğretmenlerle görüştüğümü, branşım olduğu için İngilizce
çalıştırdığımı hatırlamıyorum bile. Bu yardımlaşma, son derece doğaldı
ve üniversiteye hazırlık kurslarının bu kadar yaygın olmadığı o dönemde
hayati önem taşıyordu.
Herhangi bir konuda bildiri yazmak
için bile oturup ciddi ciddi araştırma yapardık. İki arkadaşımla
günlerce çalışarak hazırladığımız “Faşizm” konulu küçük broşür için ne
kadar kaynak araştırdığımızı ve işimizi ne kadar ciddiye aldığımızı
unutmadım. Bana verilen bir “Son yılların gazetelerini tarama” görevi
yerine getirmek için, toplam 18 kişiden oluşan bir ekip hazırlayarak,
herkesin ders saatlerinde göre aksama olmadan çalışabilmek için çalışma
çizelgesi oluşturduğumuzu, haftalarımızı Milli Kütüphanede
geçirdiğimizi ve onsekiz yıllık gazeteleri tarayarak bilgi toplayıp
kaydettiğimizi de gururla hatırlıyorum. Yine bana verilen görevlerden
biri olarak, Carlos Marighella’nın gerilla kitabını bir haftada tercüme
edişimi de hiç unutmadım. O kitap daha sonra kapağında kurşun deliğiyle
basılacak ve hem çok kişiyi etkileyecek, hem de bütün Sıkıyönetim
mahkemelerinde kullanılacaktı. Benim tercümemden ne kadar
yararlanıldığını hiç bir zaman öğrenemedim. Önemli olan bana düşen işi
zamanında ve olabildiğince iyi yapmaktı.
Bunu yanı sıra, zaten
aybaşını zorlukla getiren ve bol-bulamaç yaşamanın ne demek olduğunu
hiç bilememiş olan ailelerimize fazla yük olmamaya çalışırdık. Bunun
anlamı, olabildiğince para kazanır durumda olmaktı. Pek çok arkadaşım
geçici veya yarım günlük işlerde çalışırdı, çalışarak okumak yaygındı.
Zaten pek çok fakültenin akşam eğitimi de vardı. Ben de, gençlere
verdiğim ücretsiz destek derslerini yanısıra, çocuğuna özel ders
aldırmak isteyen ailelere ders vermeye giderdim. Daha sonra bir
sendikaya sekreter olarak girdim. Bir çok arkadaşım gibi, bunda da iki
amacım vardı: hem parasal bağımsızlık, hem de siyasi çalışmalarımıza
destek sağlamak. Beni işe alan sağlık sendikası, bizim içinde
çalıştığımız devrimci sendikanın yolunu tıkayan bir çalışma içindeydi
ve ben içerden aldığım bilgilerle, arkadaşlarımın çalışmalarını
kolaylaştırdım.Daha sonra, 12 Mart muhtırası verildikten sonra da hem
işçilerle yanyana olmak ve karşılıklı öğrenme süresine girmek, hem de o
ortamda fakülteden artık uzaklaşmak için bir fabrikaya (Tekel
fabrikasına) işçi olarak girdim. Tanıdığım pek çok arkadaşım bu dönemi
benzeri çözümler arayarak geçirdi. Amaç sadece para kazanmak veya
saklanmak değildi, o zamanı en iyi şekilde değerlendirmekti.
Ne
kadar güzel bir tablo çizdim, değil mi? İşte, 60’larda toplumu
sallayan, gündemi belirleyen, sonraki yıllarda yetişecek devrimcileri
etkileyen “68”liler böyleydi. Hiç mi kusurumuz yoktu? Hiç mi eksiğimiz,
hatamız yoktu? Tabii ki vardı!
Bir kere kendimizi en önemli
eksiğimizin, kendi toplumunu yeterince tanımamak olduğu kanısındayım.
Bir toplumu tanımak onu ekonomik, tarihi, kültürel, sosyolojik ve daha
bir çok yönden tanımaktır. Oysa biz ağırlık olarak sosyalizmin
ustalarını okuyor ve bir bakıma “derya içinde kendimizden habersiz”
yüzüyorduk. SSCB parti tarihinin, 1. ve 2. Enternasyonel
tartışmalarının detaylarını ezbere bilir, yetmezse kürsülere çıkarken
kitapları da yüklenip götürerek alıntılar yapardık. Ama Anadolu
kültürleri tarihini, yakın tarihi, Türkiye köylülüğünün özelliklerini
bilmezdik. Muhtara “Bu yılki mısırlar da iyi gelişmiş!” diyen, ve
muhtardan aldığı: “Onlar mısır değil, kamış!” cevabını alınca “mosmor”
olan ziraat mühendisi adayı arkadaşımız örneği tek örnek değildi.
Çok
özel bir dokudan oluşan insan yapısını anlayamıyorduk, biz de o dokudan
olduğumuz halde... Onca deney sahibi insanın anıları, romanlar, yakın
çevremizden gelen uyarılar bile bizi yeterince uyaramadı. Onun için de
biz ayaklanınca, mitinge gelen kitleler peşimizden gelecek sandık.
Devrimi o kadar yakın görüyorduk ki, 1970 yazında ailemle 15 günlüğüne
tatile giderken bir arkadaşım şöyle dedi: “Seni şiddetle eleştiriyorum.
Bir kere bir devrimci, burjuvalar gibi tatil yapmaz! Hem, ya sen
tatildeyken devrim olursa?”
Elimizdeki ölçekler Avrupa
toplumları esas alınarak edinilmiş ölçeklerdi, oysa Anadolu yarımadası
herşeyiyle “özel”di ve o ölçeklerle bu ülkeyi anlayıp tahlil yapmak
mümkün değildi. Biz, bunun ayrımında bile değildik; galiba çok da
umurumuzda değildi! Teori ile pratik arasındaki ayrılmaz birlik üzerine
sayfalar dolusu konuşup-yazabilirdik; ama pratikte teorimiz eksikti!
Engels,
Marks’a yazdığı bir mektupta: “Osmanlı İmparatorluğunu incelemem lazım,
çünkü bizim bildiğimiz mülkiyet ilişkilerinden çok farklı bir yapısı
var, tamamen kendine özgü. Orayı incelemenin bize çok şey kazandıracağı
kanısındayım, bunun için Farsça, Arapça ve Osmanlıca öğrenmeyi
düşünüyorum. Arapça öğrenmem uzun sürebilir, bu nedenle hemen Farsça’ya
başladım!” diyordu. Ne yazık ki bu mektuptan uzun zaman haberimiz
olmadı. Batı Avrupa, Çarlık Rusyası, Çin, Vietnam, hatta Küba gibi
birbirinden de çok farklı ve Türkiye’den apayrı örneklere takılarak
onları model aldık. Yetmedi, o yolu beninsemeyenlerle ayrı düşüp
düşmanlaşabildik. Oysa yurtdışında falan yaşamıyorduk, o toplumun
içindeydik! Belki en çarpıcı örnek: ille Küba devrimi yolundan gitmek
isteyen bir arkadaşımız, Türkiye ile Küba arasında bir benzerlik aramış
ve bulmuştu! İddiasına göre, Türkiye’nin ekvatordan uzaklığı ile
Küba’nınki hemen hemen aynıydı, biri kuzeyde, biri güneyde...!!!
Bizler,
okulda okuduğumuz dışında tarih okumadık, Anadolu’nun medeniyetler
geçit noktası, felsefe, sanat ve bilimin beşiği, çok çeşitli insan
topluluklarının kaynaşma ortamı olduğunu bildiğimiz halde, bilmezden
geldik. Kurtuluş Savaşına, bağımsızlık mücadelesine, cumhuriyetin
kuruluşuna hep saygıyla baktık; ama detaylı bir bilgilenmeye girmedik.
1961 Anayasasını savunduk, ama sorsalar öncekinden farkını
söyleyemezdik. Azınlıklar, dinler, tarikatler, alt kimlikler konusunda
bilgisiz değilsek bile ilgisizdik. Birbirimizin nereli olduğunu bile
sormamak, bilmemek belki hoş bir eşitlikti; ama aynı zamanda da
eksiklikti.
Türkiye’nin özgün yapısı hakkında ciddi araştırmalar
yapan, düşünceler üreten ve yazan tek devrimciyi, Dr. Hikmet
Kıvılcımlı’yı da okumayı kendimize has bir ukalalıkla yıllarca
reddettik! “Okunması zor, ne biçim dili var!” dedik, “Çok fazla
yazıyor, hangi birini okuyacağız!” dedik, “Temel klasikleri okuruz,
daha iyi!” dedik; okumadık! Okuyanları da suçladık, alay ettik.
Yılların kapalı kutusu TKP içinde olan bitenleri tam da bilmediğimiz
halde, bilir gibi tavır aldık.
Ve belki de en can alıcı
hatamız: yavaş yavaş kendimizi Türkiye devrimci hareketinin sorumlusu,
önderi, öncüsü, asıl ve tek sahibi görmeye başlamak ve dışımızda
kalanları yok saymaktı. Bunu pek de isteyerek oluşturmadık, ama
heryerden gelen destek ve saygı bunu kolaylaştırdı. Türkiye’nin en
büyük sanatçıları, bilim adamları, aydınları bizi destekliyordu. Turhan
Selçuk’un yaptığı “DEV-GENÇ” karikatürü, sadece basında değil, kendi
aramızda da adımızı belirledi, artık “Dev-genç”tik! [Bu karikatürde
gürbüz bir genç bacaklarını açmış gururla “Dev-Genç” yazan pankartı
taşıyor, saldırgan sürüsü cüceler de bacaklarının arasından geçiyordu!]
Bize gelen yardım çağrıları, kendimize güvenimizi had safhaya çıkardı.
Derste başı sıkışan, hocasıyla takışan, patronundan, ağasından bıkan
miting yapmak isteyen bize geliyordu artık. Gelen “dev-genç abi, beni
kurtar!” cinsinden mektupları çok iyi anımsıyorum. Bir tanesinin
çağrısına uyarak Çorum-Sungurlu’nun bir köyüne, ağadan yılmış bir
aileye destek vermeye gidenler arasındaydım! Bizim köyde boy
göstermemiz üzerine ağa çenesini kapatıp, o aileyi rahat bırakmıştı.
Yanılmıyorsam doçentlik tezi (siyasi nedenlerle) reddedilen Oya
Baydar’a destek için, İstanbul Üniversitesi ayaklanmamış mıydı? Artık
biz adalet dağıtıyorduk!
Bizlere yapılan çok yönlü saldırılar,
arkadaşlarımızın birer birer öldürülmesi hem dayanışmamızı arttırıyor,
hem de kamuoyundaki “mağdur” görüntümüzü pekiştiriyordu, gerçek de
buydu: kurbandık! Bendi işimizle uğraşırken, “Komünizmle Mücadele
Dernekleri”, ”Ülkü Ocakları” okulumuza, yurdumuza, mitingimize,
derneğimize saldırılar düzenliyor, vuruyor, taşlıyor, kesiyordu. Poli
saldırıyor, dövüyor, tutukluyordu. Biz hep savunmadaydık. Ve bir gün
savunma bitti, bıçak kemiğe dayandı ve saldırı başladı! Hem de gücünü
abartarak, kendini feda etmek için sabırsızlanarak, değerlendirmeleri
niyetlerimize uygun yorumlar haline getirerek... Bir arkadaşımız: “Bu
yolun yapılması için taş gerekiyorsa, ölümümle bir taş olacaksam, ne
mutlu bana!” diye özetlemişti.
Yavaş yavaş, yaşama görevimizi,
daha doğrusu hayatta kalma ve çalışabilir halde olma zorunluluğunu
tamamen gözardı eder hale geldik. Bir eylem, bir iş yapmak hedef oldu
adeta. Bir sonraki eylem, eylemin anlamı, duyurulması, kitleler, yeni
kazanımlar, lojistik nerdeyse tamamen unutuldu. Sanki bir maraton
değil, 100 metre koşusuydu devrim ve Can Yücel’in nefis şiirindeki
gibi, “sekmez lüverin namlusundan fırlayan hızlı kurşunlar” 100 metreyi
koşmak için yarıştılar adeta. Bugün hayatta kalanların pek çoğu tamamen
rastlantıyla hayattadır, daha yüzlercemiz ölebilirdi. Doğaldır, kavgada
olur böyle şeyler; zaten biz buna hazır olarak çıkmıştık yola. Ama ölüm
ve zulümden, işkenceden, hastalık ve sakatlıktan, yıllarca yasaklı,
işsiz, parasız, çaresiz, sosyal güvencesiz yaşamaktan daha iyi
korunamaz mıydık? Daha sağlam dayanışma bağları kurup, kendimizi,
ailemizi, çocuklarımızı biraz olsun güvence altına alamaz mıydık?
Darbe
geldiğinde gördük ki, zor günleri hiç düşünmemişiz. Aradan geçen
yıllardan sonra, geriye dönüp bakıyorum: dayanışmamız hep kişisel
boyutlarda kalmış. Bırakalım yaşayana sahip çıkmayı, bir çok
arkadaşımızın cenazesinde “ortada kaldı!” olayı yaşamadık mı? Kah
siyasi ayrılıklar nedeniyle, kah tam bir çaresizlikten ya da iletişim
ağımızın zayıflığından... Sırf bu basit nedenlerle kurmaya karar
verdiğimiz Vakıf da, bu görevini yerine getiremedi! Amaç, devrimci
harekete yakından uzaktan dokunmuş herkesin dayanışmasını sağlamak,
haberleşme ağı kurmak ve yaşananları birinci ağızdan kayda geçmek idi.
Hiç yüksünmeden hastalığa, psikolojik sıkıntılara,
alkolizme,yalnızlığa, işsizliğe çare aramalı; çocuklarımızın okul,
eğitim, gelecek planlamasına omuz vermeli; anı, roman, belgesel,
araştırma yazmayı teşvik etmeli ve basmalı; arşiv oluşturmalı; tartışma
platformları düzenlemeli ve gündemi bir nebze olsun etkiler duruma
gelmeliydik.
Oysa, bunların hiç biri yapılmadı. Tıpkı 30-35
yıl önceki gibi, uzun soluklu ve gösterişi olmayan işleri yapanlar ve
yapmayı savunanlar yenilgiye uğradı. Kurulan Vakıf sadece mevcut siyasi
ayrılıkların tartışma arenası haline geldi ve galip gelen grubun elinde
kaldı, diğerleri uzaklaştılar. Kim kazandı?
Bugün öyle bir
noktadayız ki, artık yeni, yepyeni bir YOL bulmak zorundayız. Yaptığım
şu çok kısa özete ve tespitlere katılan da olur, katılmayan da... Ama
artık bir konuda sanırım hepimiz hemfikiriz: birlikte hareket etmenin
yollarını bulmak ve gelecek günlerin bugünü de aratır olacağını bilerek
hazırlanmak zorundayız. “Tek yol devrim” değil, hiç değilse henüz
değil; iki yol var: ya var olana boyun eğip, küçük gruplarımızda
havanda su dövmeye ve küreselleşen dünyada, onursuz bir yaşama razı
olmak; ya da en geniş katılımlarla onurlu ve daha yaşanır bir dünyanın
kurulması için başını dikleştirmek. İkincisi her zamanki gibi
meşakkatli, uzun, ödülü falan da yok! Seçim bizlerin!