http://www.yeniyol.org/yeniyol/
Neden 1 Mayıs?
Ya üretim ya da hizmet sektörlerinde işgücümüzü
ve yeteneğimizi satarak ya da kiralayarak çalışmaktayız.
Yaşayabilmemiz
için başat bir zorunluluk çalışmak. Kendimizi, yakınlarımızı yaşatabilmemiz,
yaşanabilir bir doğayı ve toplumu koruyup geliştirebilmemiz bu çalışma
eylemimizle gerçekleşiyor.
Çalışma, işgörme; üretim denilen, insana özgü
ekonomik ve sosyal faaliyet alanının en temel unsurlarındandır.
Çalışan
insan bir iş yapar, üretim ya da hizmet sektörlerinde toplumun kendisini yeniden
üretmesine katkıda bulunur. Bunun karşılığında da, kendisini yeniden üretmek,
geliştirmek ve soyunu devam ettirmek üzere temel gıda maddelerinden, çeşitli
hizmet ve kültürel gereksinimlerine kadar bir çok şeyi tüketme hakkını ve
yeteneğini toplumdan alır.
Günümüzün çalışanları yaşamlarını
sürdürebilmek, daha sonraki yeniden üretimlere katılabilmek için toplumsal
üretime katkısı oranında toplumdan almak zorunda olduğu tüketim maddelerini,
sosyal ve kültürel gereksinimlerini ücret adı altında aldıkları para ile
karşılamaya çalışırlar. Bir başka deyişle, devlete ya da özel sektöre
kiraladıkları ya da sattıkları üşgüçlerinin karşılığı olarak devletten ya da
özel sektörden yani işverenden aldıkları ücretle kendilerinin ve çocuklarının
beslenme, barınma, giyinme, eğitim ve kültür gereksinimlerini karşılamaya
çalışırlar.
Bu durum insanlık tarihinin tümü için aynen geçerli
değildir. Çalışanların kendilerinin ve ailelerinin yaşamsal ihtiyaçlarını,
işgüçlerine karşılık aldıkları ücretle temin ettikleri bugünün toplum biçimi,
önceki toplum biçimlerinden büyük farklılıklar gösterir. İnsanlık tarihinin tümü
için geçerli olmayan, sadece ücretlilik sistemi değildir. Çalışan ve çalıştıran
ayrımı, insanlık tarihinde çok sonraları ortaya çıkmıştır.
Henüz devletin
ve sosyal sınıfların oluşmadığı toplumlarda ne para ne ücret vardı. Herkes
kollektif olarak üretir, hep birlikte tüketirdi. Üretim araçları ve onların
üzerindeki mülkiyet toplumundu. Burada üretim de tüketim de kollektif olduğu
için, çalışanlar ve çalıştıranlar, işçi ve işveren olmadığı için, çalışma
karşılığı verilmesi gereken bir ücret ya da üründen de söz edilemez. Herkes gücü
yettiğince çalışır, ihtiyacı kadar tüketir.
Dolayısıyla ezen ve ezilen,
sömüren ve sömürülen de yoktu. Bu olmayınca da hakkını almak ya da alamamak,
hakkını vermek ya da vermemek kavramları gelişmemişti. Bunun sonucu olarak da
insanların birbirlerinden hak alma mücadelesi de henüz tarih sahnesine
çıkmamıştı. İnsanlık henüz Tarih Öncesi dönemdedir.
Yani bu dönemde bir
yanda çalışan, üreten ve sömürülen; öte yanda da yaşamak için doğrudan çalışmak
zorunda olmayan sömürücü sınıflar henüz oluşmadığı için, sınıflar arası çelişki
ve mücadele de söz konusu değildi.
Böyle bir mücadele; toplulumun
sınıflara bölündüğü, özel mülkiyetli, devletli sistemlerin başlamasıyla, Tarih
çağlarında ortaya çıktı.
Sınıflı, devletli toplumlarda üretim araçları
kişilerin, grupların eline geçmişti. Özel mülkiyetli, miras hukuklu, paralı
sistemler başladı. Üretim araçlarını elinde bulunduranlar, bulundurmayanları
köle ya da yarı-köle (serf) adları altında, çoğunlukla boğaz tokluğuna ya da
üretilen üründen pay vererek çalıştırdılar. Bu sistemde ücret yoktu. Çalışan,
çalışmasının karşılığında ayni olarak bir miktar ürün alır. Üretim araçlarına ve
toprağa sahip olmadıkları için çalışmak zorunda olanların yaşamlarını
sürdürebilmeleri, patronlarının el koyduğu üründen daha fazla pay almalarına
bağlıydı. Çalıştıranlar ise, üretim araçlarına ve toprağa sahip oldukları için
çalışmadan varlık ve lüks içinde yaşayabilmek adına çalışanlara daha az ürün
vermek isterlerdi. Bu karşılıklı uzlaşmaz durum, hem çalışanlar için hem de
çalıştıranlar için bir zorunluluktu. Toplumdaki durum ve çıkarlarına göre oluşan
bu iki ayrı sınıf birbirleri ile amansız ve uzlaşmaz bir mücadele içindeydiler.
Ortaklaşa üretilip tüketilen toplumlardan sonraki toplum biçimlerinde
çalışan insanlık yaşamsal, sosyal ve kültürel gereksinimlerini karşılayabilmek
için, dün bir miktar besin ve barınak elde ederken bugün bir miktar ücret
almaktadır. Dün beslenme ve barınma durumunu iyileştirmek için Spartaküs
ayaklanmalarına, Şeyh Bedrettin isyanlarına kalkan çalışan insanlık; 15. ve 16.
yüzyıllardan itibaren ücretlilik sisteminin gelişmesiyle beraber, aldığı ücreti
artırabilmek için, çalışma süresini kısaltabilmek için, sosyal ve kültürel
kazanımlarını geliştirebilmek için çeşitli meşru mücadelelere girişti. Bu amaçla
sendikalar, birlikler, dernekler, sandıklar kurdu, işverenin karşısına daha
güçlü ve donanımlı çıkabilmek için topluma yeni yasalar önerdi.
Türkiye
İşçi Sınıfı, uluslararası mücadelenin yanında, ulusal düzeyde de mücadelesini
sürdürüyor. İş yasasında ve sendikalar yasasında yapılmak istenen kısıtlamalara
karşı 15-16 Haziran yürüyüşü, 8 Mart ve 1 Mayıs kutlamaları, diğer günlük
talepler, protestolar ve eylemlilikler hep bir dilim daha fazla ekmek, daha iyi
çalışma ve onurlu yaşama koşulları mücadelesinin bir parçası.
Yaşayabilmek için belirli bir ücret karşılığı çalışan işçilerin, çalışma
koşullarını, ücretlerini, sosyal ve politik haklarını korumak ve geliştirmek
için yaptığı mücadeleler bu özel günleri yaratmıştır. Örneğin, 1 Mayıs’ın
doğuşu; Federation of Organized Trades adlı işçi sendikasının, 1884’te
Chicago’da toplanan kongresinde, sekiz saatlik işgünü hedefinin 1 Mayıs 1886
tarihinden itibaren gerçekleştirilmesi için mücadele edilmesi kararını alması
ile olmuştur. 1 Mayıs 1886’da Amerikan işçileri tek bir slogan etrafında
birleşmişlerdi: “Bugünden itibaren hiçbir işçi günde sekiz saatten fazla
çalışmayacak. Sekiz saat çalışma! Sekiz saat dinlenme! Sekiz saat
eğitim!”
İlk 1 Mayıs'ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi.
Bu hedefe ulaşıldıktan sonra da, l Mayıs'ın kutlanmasına son verilmedi. Daha
sonraki 1 Mayıslar, yaşayabilmek için ücret karşılığında çalışmak zorunda olan
işçilerin kendilerini ezen ve sömürenlere karşı ekonomik, sosyal ve politik
haklarını biraz daha geliştirmeye ilişkin somut taleplerinin dile getirildiği
günler oldu.
Yani soyut bir sınıf mücadelesi ve 1 Mayıs, 8 Mart, 15-16
Haziran’dan söz edilemez. Böyle mücadele günlerine sırf eylem olsun, hareket
olsun diye ya da sadece ideolojik, politik ve kültürel bir simge, bir alışkanlık
olarak bakılmaması gerekir. 1 Mayıs sadece işçilerin ekonomik, sosyal ve politik
kazanımları için mücadelelerinin bir simgesi değil, topyekün insanlığın ekonomik
ve sosyal kurtuluşu için somut, elle tutulur kazanımların şanlı bir simgesidir.
Nasıl ki bir bitki yaprakları ile ışığa, kökleri ile toprağa yönelerek yaşaması
için zorunlu olan eylemini gerçekleştiriyorsa, nasıl ki hava ve su canlıların
yaşayabilmesi için zorunlu ise tıpkı öyle, 1 Mayıslar da biz işçiler için, daha
iyi yaşam koşullarının kurulabilmesi, onurlu bir yaşamın sağlanabilmesi
demektir.
Biz işçiler, doğamız gereği, ekonomik ve sosyal durumumuz
nedeniyle çıkarlarımızı tek tek savunamayız. İşverenin karşısına bir başımıza
çıkarsak, bir çöp kadar güçsüz kalırız. Bir dilim daha fazla ekmek ve onurumuzla
çalışabileceğimiz ve yaşayabileceğimiz bir ortam istiyorsak, işçi
kardeşlerimizle birlikte dayanışma içinde olmak, örgütlenmek zorundayız. Örneğin
sendikal örgütlülüğümüzü ve birliğimizi yaşama geçirmeden kendimiz, çocuklarımız
ve yakınlarımız için daha iyi bir gelecek yaratamayız. Bu, işçi sınıfının en
temel ve ayırdedici özelliğidir. Bu durum bizlerin tek tek düşüncelerinden,
subjektif istek ve dileklerinden bağımsız, objektif bir durum. Bizler istesek de
istemesek de bu böyle. İşçi sınıfının bu özelliği, şu veya bu ideolojinin ya da
fikrin dayatması sonucu ortaya çıkmış bir yakıştırma, bir zorlama değildir.
Burada, şu ya da bu iyi niyetli eğilimin bir tercihi ya da uydurması da söz
konusu olamaz. Başka hiçbir sınıf, kendini kurtarmak için toplumu kurtarmaya
çağrılı ve zorunlu değildir. Başka hiçbir sınıfın insanları, kendilerini
kurtarabilmek için önce ait olduğu sınıfını, sonra halkını kurtarmaya, yani
bireysel değil toplumsal kurtuluşa ‘mahkum’, zorunlu ve gönüllü
değildir.
Yok sayamayacağımız ikinci bir objektif durum da sınıflararası
mücadeledir. Biz işçiler ister istemez içinde bulunduğumuz sınıflararası
mücadeleyi duruca bilince çıkarmak ve doğru anlayıp yorumlamak zorundayız. Bu
sınıf savaşını bizler başlatmadık. Durduk yerde sermayeye karşı sınıf savaşı
başlatıp maceraya atılmak gibi bir lüksümüz olamaz. Ancak, bizleri asgari ücrete
ve kölelik şartlarına mahkum etmek için işverenler ve sistem tarafından başımıza
örülen bu sınıf savaşına karşı kendi saflarımızda, sınıf kardeşlerimizle
örgütlenmekten başka çaremiz yok. Bu bizler için varlık ve yokluk sorunu.
Kendimizin, çocuklarımızın ve yakınlarımızın geleceği; bize karşı işverenlerin
başlatıp yürüttüğü bu sınıf savaşında, işçi sınıfımızın birlik ve dayanışmasını
yaşama geçirebilmemize bağlıdır. Biz işçiler bu gerçekleri hergün yeniden
yaşayarak öğreniyoruz.
İşçi sınıfımızın, halkımızın, ülkemizin, tüm
ezilen ve sömürülen insanlığın durumu ve çıkarı; ezen ve ezilenin, sömürünün
olmadığı, yaşanabilir bir doğa ve toplum yaratabilmek için mücadele etmeyi
gerektiriyor. Kendi çıkarını halkın, ülkenin, tüm insanlığın çıkarlarının önünde
gören, hatta kendi sınıfdaşlarını bile yutarak ya da yok ederek büyüyüp devleşen
ve asalaklaşan mali sermayeye ve onların sistemlerine karşı nefsi müdafa için
örgütlenmek ve birleşmek, biz işçilerin yaşamsal ihtiyacıdır..
1 Mayıslar
işçi sınıfımıza ve halkımıza iyi anlatılmalıdır. Son yıllarda kitlelerin kendi
sorunlarına duyarlılığının hızla dibe vurduğundan yakınılıyor. Örgütlü toplum
kesimlerimizin ve sendika üyesi işçilerimizin katılımlarının hızla azaldığından
şikayet ediliyor. Tüm bu duyarsızlıkların ve umutsuzlukların bir nedeni de
“somut şartların somut tahlili”nin yapılamayışı, yığınların güncel pratik
öncelikli sorunlarına; işsizliğe, açlığa, evsizliğe gereken önemin verilemeyişi
degil mi? Halkın somut sorunlarını ve onların çözüm yollarını ana gündem maddesi
yapmadan, kısa yoldan dar “ideolojik” sihirli değnek “çözüm”lere ve soyut
“politik”, grupçu söylemlere girişilmesi 1 Mayıslara katılımın düşük olmasının
nedenlerinden biri ve belki en önemlisi değil mi? İnsanların somut, güncel ve
zorunlu ihtiyaçlarının ve taleplerinin karşılanabilmesi, yaşamlarını onurluca
sürdürebilmeleri mücadelesinin 1 Mayısların ana gündemi yapılması, 1 Mayısın
doğuşundaki madde ve ruha da uygun olacaktır.
İşgücünü satarak ya da
kiraya vererek elde ettiği ücret ile geçinmeye mahkum edilen işçi sınıfımız ve
diğer emekçi yığınlar için 1 Mayıs bir dilim daha fazla ekmek, onurluca
çalışabilecekleri bir işyeri, daha fazla ekonomik, sosyal ve politik haklar
demektir. Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması, işçi
sınıfının öncelikle ulusal bazda ekonomik, demokratik, sosyal ve politik
birliğinin sağlanması, dünyada da gerçek ve samimi bir enternasyonalist birlik,
dayanışma ve eşitliğin hayata geçirilmesi için mücadele demektir. Sömürüye,
işsizliğe, pahalılığa karşı işçi sınıfı öncülüğünde tüm halkın birlik ve
dayanışma içinde mücadelesi demektir.
Yani biz çalışanlar, öncelikle
kendimiz için, çocuklarımız ve yakınlarımız için, diğer işçi kardeşlerimiz için,
halkımız için, ülkemiz için, tüm ezilen ve sömürülen insanlık için, yaşanabilir
doğa ve topluma sahip bir dünya için 1 Mayıs bayrağını
yükseltmeliyiz.