Gazete ki haberle O’nun varlığından haberim oldu. Murat Papuç adlı bir
Yüzbaşı’nın , hepimizin gözbebeği Silahlı Kuvvetleri’ndeki çirkinliklerle
bireysel mücadele ettiğini öğrenmeyle içim coşkuyla doldu..
“Bizleri
tüketemediniz “ diye haykırdım sevinçle. “Asarak,atarak istediğinize ulaşamamak
sizleri ne kadar perişan ediyor, Efendiler!” diye haykırmak ne kadar gurur
verici. Donkişotlar tükenmiyor. Yel değirmenlerine saldırıyorlar . Tek olsalar
da “ Efendiler’in Düzenlerini” sarsıyorlar. Sinek küçük olsa da, Beyler’in
midesi bozuluyor.
“Emekli Yüzbaşı Murat Papuç, "Boyalı Bank Nöbetini Terk
Etmek" adlı kitabında "Türk Silahlı Kuvvetleri'ni alenen aşağıladığı" iddiasıyla
TCK'nin 301. maddesinden yargılanıyor.
Bu ay ikinci baskısı yapılan
kitabında 16 yıllık subaylık döneminde yaşadıklarını ve bu arada 17 Ağustos
Depremi'nin ardından deprem bölgesinde tanık olduğu yolsuzluklarla mücadelesini
anlatan Papuç, yarın (22 Kasım Salı) saat 14:00'te, Tophane 6. Kitap Fuarı'nda
bir konferans verecek.
Mayıs 2004'te Türk Silahlı Kuvvetleri'nden yüzbaşı
rütbesinde iken malûlen emekli edilen yazar Papuç, anılarını kaleme aldığı
kitabında "Silahlı Kuvvetleri alenen aşağıladığı" iddiası ile TCK'nin 301.
maddesinden yargılanmaya başladı.
Murat Papuç daha önce de aylık "sol"
dergisinde yayımlanan makaleleri ve röportajı nedeniyle aynı suçlamayla eski
TCK'nin 159. maddesinden halen yargılanıyor.
Emekli Yüzbaşı, 1999 Marmara
Depremleri sonrasında afet bölgesinde birçok üst rütbeli subayın karıştığı
usulsüzlük ve yolsuzlukları ortaya çıkarmış ve bunlar hakkında suç duyurularında
bulunmuştu.”
Kitabını buldum ,okudum.
“Yaz başlangıcında çevreyi
düzenleten kışla komutanı, bahçelerde oturmak için kullanılan bankları da
boyatır. Yeni boyandığını fark etmeyenler kurumadan oturduğu ve boyasını
çıkarttığı için bir gün sonra bankları yeniden boyatır. Boya kuruyana kadar
kimse oturmasın diye ikaz ettirmesine rağmen banklar birkaç defa daha boyanır...
Komutan son boyamayla beraber önlem olsun diye bir de nöbetçi diktirir bankların
başına ve bu şurada -kimse ve hangi rütbedeyse- başka bir garnizona tayin
olur... Yıllar sonra bir nedenle daha önce görev yaptığı kışlaya gelen eski
komutanımız bir de ne görsün: Bankların başında hâlâ nöbetçi var...
Bankların
başucundaki nöbetçinin orada neden dikildiğini bilmemesini bırakın, kışlanın
bilmem kaçıncı komutanı bile o nöbetin ne amaçla ve ne zamandır tutulduğunun
farkında değildir. Ve daha önce komuta edenler de, "nöbeti başlatanın bir
bildiği vardır", "düzeni değiştirmeyeyim" mantığıyla, nedenini merak etmeden,
yıllarca, yaz kış bankların başında nöbet tutturmuştur... “
“On altı
senelik subaylık yaşantım, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde geçti. Görev yaptığım
sürece "boyalı bank nöbetçisi" zihniyetli subay ve generallerle de
çalıştım.”
“Yadsıyamayacağımız bir şey var; eleştirdiğimiz ve yanlış
bulduğumuz her olayda, dolaylı da olsa her birimizin etkisi ve sorumluluğu var!
Kim olursak olalım, duyarsızlığımızla, umarsızlığımızla, korkularımızla,
çıkarlarımızla ya da bilmediğimiz için kendimize uzak ve etkisiz gördüğünüz
olaylarla -dolaylı da olsa- ilgimiz var. Kim olursanız olun, yaşadıklarımla bir
bağınız var.
Subay olarak eğitilmemin öncesinde de toplumun bana yüklediği ve
yaşadıklarımdan sonra anlamsızlığını fark etliğim değer yargılarımı,
akılcılaştırmalarımı ve hırslarımı sorgulamama neden olan mücadeleler süresince
yaşadıklarımın hepsini, bedelleri ağır olsa da, kazanım olarak kabul ettim.
Mitolojik bir kahraman gibi misyon yüklediği mücadeleleri süresince, benliğine
yakışmayan kisveyi taşırken, insanlığına yabancılaşmış bir adamın ayağının yere
basmasının ve kendisiyle barışmaya çalışmasının öyküsüydü biraz da
benimkisi...”
“Sizi dürtükleyemem ve çıkarlarınızı yok saymanızı
beklemiyorum. Çağımızda çoğu insanı ve belki sizleri de kuşatmış olan korkunun,
beni çeken bir yanı var. Mücadelem süresince coşkum bu korkuma eşlik
etti”
“Haberiniz olmadığını ve bu yüzden suçsuz olduğunuzu ileri
sürememeniz için size yaşadıklarımı ve düşündüklerimi anlattım. Kaçamak yapıp
verebileceğiniz "ben bilmiyordum!" hazır cevabınızı dilinizden çalıp,
bilincinizi rahatsız etmek için anlattım. Benim yüzleşerek bedel ödediğim ve
kendimi tanımlamama neden olan ve zaten bildiğiniz (!) gerçeklikleri gözünüze
gözünüze sokmak istedim.
Ve bir de, sadece sizin için değil kendim için
anlattım; generallere, savcılara, hakimlere, meslektaşlarıma ve psikiyatristlere
aynı şeyleri anlatmaktan sıkıldığım için ve bir daha tekrarlamamak için... Ve
bir de, iz bıraktığım birçok kişiden duyabileceklerinizle ilgili şeyleri, bir de
benim gözümle algılamanızı istediğini için... Ve bir de, yaşadıklarımın sadece
dost sofralarında meze olarak kalmaması için...”
“ Cezalar ve suçlamalar
sonucunda içine düştüğüm umutsuzluktan kurtulabilmek için öncelikle kendimi
tanımam gerekiyordu. Kendimi tanıdıkça ve amaç-araç çatışması ortaya çıktıkça
umutsuzluğum daha da arttı. Subaylıkta başarılı olmama neden olan ve birçok
hukuki sorunu atlatmamı sağlayan kuşkucu yapım, bütün yaşamsal dayanaklarımı ele
geçirmişti. Çevremi sarmaladığını düşündüğüm her maskeyi indirdikçe benim de bir
maskem düştü; azaldım ve kendimi yalnızlaştırdım. Sonunda BOYALI BANK NÖBETİNİ
terk ettim.”
“Yolsuzluklar her kurumda oluyor ve olacak da. Türk
Silahlı Kuvvetleri'ndeki yolsuzlukları diğerlerinden farklı kılan; istemese de
bu yolsuzlukların parçası olmak zorunda bırakılanların, gelenekler ve kanunlar
nedeniyle ve dahası disiplinli oldukları için emirler sonucunda bu çarkın birer
dişlisi olmaları. Ben, iyi (!) bir subaydım, yolsuzluk ve usulsüzlüklerin
parçası olmayı reddedene kadar. Onurlu bir insan olmak, iyi bir asker olmaktan
daha önemli hale geldi benim için. Her emri sorgusuzca yerine getiren iyi bir
asker olabilir ama "onur pahasına sahip olunacak payeler buna değer mi?"
sorusuna cevap vermek yaşamsal bir duruş gerektirebilir.
Sizlere kendinizi
yabancılaştıran bank nöbetini terk edebilme cesaretini verebilmeyi
umuyordum.”
Nazım Usta ne güzel özetlemiş Donkişotluğu “Sen yanmasan,
ben yanmasam ,bu karanlıklar nasıl çıkar aydınlığa”
Tavır almak diye buna
denir. 21 mayıs 1963 de ki Harbiyelinin anlatımı bu cesareti ne güzel
aktarıyor..
“Radyoevi, Hükümete bağlı birlikler tarafından sarılmış.
Tanklar ve makineli tüfekli erler karşıda siper almış. Biz, Erol Dinçer ve 45
öğrenci… Elimizde Thomsonlar…Hele benimkinin içi boş…Karşı tarafta siperdeyiz.
Bize teslim olmamız için 15 dakika tanındı. Üç dört dakika geçti,geçmedi
Üsteğmen Erol Dinçer ileri fırladı. Silahını tanklara doğrulttu, bacakları yay
gibi gerili, caddenin ortasına dikili duruyor…
Bir Harbiyeli daha öne atıldı,
yanına geldi,durdu…
Biri daha, biri daha….
Bende fırladım…”.( Fethi
Gürcan’ın Harbiyelileri- Süvari Yayıncılık)
Onurlu bir subayın
ordunun onuruna sahip çıkma çabalarını gördükçe benim gibi sizde gurur
duyacaksınız. Kendisine yapılan baskılar nedeniyle bir subayın nasıl sarsılıp
alkole sarılmasını yalnızlığa düşüp piskolojik sorunlarla sarsıldığını üzüntüyle
okuyacaksınız. Ama Murat ‘ın kendi kendini sorgulayıp, alkolden,içine
kapanıklıktan kurtulma öyküsüyle yüzbaşının ayağa kalkması sizleri de sevince
boğacak. Yüzbaşı Murat Pabuç, kendini ezmek isteyenlere pabuç bırakmayacak.
Sivil yaşantısında mücadelesine devam ediyor. Halen Barış derneği yönetim
kurulunda görev yapıyor.
Kitabına koyduğu sunuş yazısı ,1987 Harbiye Çıkışlı
Tankçı Yüzbaşı Murat Papuç’u daha yakından tanımamızı sağlayacak inancındayım.
“Sevgili dostlar, yoldaşlar,
Ben Türk Silahlı Kuvvetleri'nde on altı
sene görev yapmış ve yeni emekli olmuş bir subayım. Yirmi sene Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin üniformasını üzerimde onurla taşıdım...
Sizlere bir stratejist
ve analist olarak değil, gerektiğinde yurtseverlik adına ölümü göze almış ve bu
yurdun evlatlarına her şart ve konumda emir komuta etmiş bir kardeşiniz olarak
sesleniyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili birçok anlayışın dile
getirildiği günümüzde yurtsever bir subayın sizlere hitabının anlamlı
olabileceğini düşünüyorum....
Önemli bir dönemeçteyiz ve bunun gerginliğini
hepimiz, her kurum yaşıyor. Doğal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri de...
Tarih
bizi bu dönemeçteki duruşumuzla yazacak... Ve tercihlerimizle
anılacağız...
İki tercih var karşımızda; ya bugün geçmişe göre çok daha
farklı yöntemler kullanan manda idaresini kabulleneceğiz ya da eşitlik ve
özgürlük temellerinde kurulmuş bir toplumda ve bağımsız bir ülkede
yaşayacağız...
Bize manda idaresini dayatanlar şimdilik silahları ve
askerleri ile gelmiyorlar... Onlar sömürücülerin en büyük silahı olan sermayenin
gücü ile geliyorlar. Geliyorlar ve işgal ediyorlar...
Karşılığında
istedikleri, zaman zaman fütursuzca talep ettikleri çocuğunuzun, kardeşinizin,
arkadaşınızın kanı... Evet, kanı!
Bizi yoksullaştırmaları, sömürmeleri,
onursuzlaştırmaları karşılığında istedikleri şudur: Sevdiklerinizin onların
üniformalarını taşımaları ve kendi yayılmacı ve saldırgan siyasetleri için
gerekiyorsa ölmeleri......
Örnek istiyorsanız, işte Afganistan! Türkiye bir
kez daha evlatlarını ABD'nin çıkarları doğrultusunda bir başka ülkenin
topraklarına yolluyor... Ülkemizi emperyalist ülkelerin peşine takanlara
sorduğumuzda, "Afganistan'a asker yolluyoruz, çünkü ulusal çıkarlarımız, ulusal
güvenliğimiz bunu gerektiriyor" diye yanıt veriyorlar.
Yalan söylüyorlar. Ben
bir subayım ve Türkiye'nin ABD ile, Almanya ile, İngiltere ile birlikte
giriştiği uluslararası operasyonların ülke çıkarlarına nasıl zarar verdiğini,
güvenliğimiz nasıl tehdit ettiğini iyi biliyorum.
Değerli dostlar,
yoldaşlar,
Önümüzde çok kritik bir dönem var. Türkiye ABD ve Avrupalı
emperyalistler tarafından hem kuşatılıyor hem de gerçekten "çağdaş" bir sömürge
haline getiriliyor. Bu elbette bugün başlamadı. Bu, ülkemizin egemenlerinin,
para babalarının tercihidir. Onlar bağımsız, şerefli bir Türkiye istemiyorlar.
Çünkü satışa çıkarttıkları Türkiye onların cebini dolduruyor....
İşte şimdi,
bu kafayla, "Anadolu devriminin muzaffer halk ordusu"nu profesyonelleştirmeye
çalışıyorlar. İstedikleri bir ordu değil, bir güvenlik şirketidir... İhraç
edeceğimiz tek malın askerimiz olduğunu utanmadan söyleyenler var....
Yurttaşlarımızı dünyanın en ucuz askeri olarak kullanmak istiyorlar... Tıpkı
Kore'de olduğu gibi....
Değerleri ve yurtseverlikleri uğruna sorgusuzca ölümü
göze alabilmiş oğullarınızı ithal etmek ve kendi sermayelerinin güvenliği için
satın almak istiyorlar....
Siz evlatlarınızı bunun için mi kınalar yakarak
askere gönderiyorsunuz? Yavuklunuza bunun için mi ucu yakılmış mektuplar
yazdınız?
Kardeşler, dostlar,
Bu duruma nasıl geldik? Bu soruyu sormamız
gerekiyor. Ben bir subay olarak, emekli bir subay olarak bu soruyu soruyorum ve
bulduğum yanıtlar beni derinden yaralıyor....
Silahlı kuvvetler onyıllardır
sistematik biçimde sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiş, ülke
güvenliği bahanesiyle girilen NATO şemsiyesi altında Batılı emperyalist
ülkelerin yayılmacı emellerine hizmet etmiştir....
Yıllardır üniformamı nasıl
onurla taşıdıysam, bu durumun utancını da aynı biçimde üzerimde
hissediyorum....
Ve sizlere sormak istiyorum: Dünya barışı kisvesi adı
altında başka halkların sömürülmesi için daha kaç yere kanımızı ihraç
edeceğiz?
Emperyalistler daha fazla silah satsın, yeni pazarlar elde etsin
diye uluslar arasında düşmanlık tohumları ekilmesine daha ne kadar izin
vereceğiz? Türk'ü Kürt'le kanlı hale getirmek için yürütülen emperyalist
oyunlara daha ne kadar seyirci kalacağız?
Söylendiği gibi, şimdi silahlı
kuvvetleri "halkçı" karakterinden uzaklaştırma sürecinde yeni bir evreye
geçildi. Profesyonelleşme adına ordunun şirketleşmesi gerçekleşirse korkarım
daha çok vatan evladını kaybederiz. Şu anda gidişattan rahatsız olan her
yurtsever subayın görevi bu şirketleşme operasyonunu engellemektir. Bu, tarihsel
bir sorumluluktur...
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin şu andaki emir-komuta
kademesi bilmelidir ki, eğer halk ordusu karakteri tamamen ortadan kaldırılır ve
ordu profesyonelleşirse, toplumda, halk nezdindeki meşruiyeti de tamamen ortadan
kalkar. Şirketleşen bir ordunun kurumsal varlığını ister Atatürkçülükle, ister
vatanın bölünmezliği ile, ister başka bir şeyle açıklamaya çalışın, bunun en
küçük bir değeri olmaz....
Karşı çıkılması gereken bu süreç, açıktır ki bir
NATO dayatmasıdır. Bir Avrupa Birliği dayatmasıdır. Anadolu devrimini
gerçekleştiren silahlı kuvvetlerin zamanında işgalci güçler olan emperyalist
ülkelerin çıkarları doğrultusunda politika üretmesi ve kendini şirketleştirmesi
ne kadar hazindir.
Çok tartışıldı. Silahlı Kuvvetlerin Avrupa Birliği'ne
karşı olup olmadığı konusunda çok şey söylendi. Ben emekli bir subay olarak
söylüyorum. Ne yazık ki, TSK’nin komuta kademesi Türkiye'nin AB kapılarında
düştüğü durumdan birinci derecede sorumludur....
Bu tarihsel bir
sorumluluktur... Bu ülkeyi daha bağımlı, daha onursuz, daha yoksul hale
getirecek, egemenliğin Brüksel'e devredileceği bir süreçten söz ediyoruz.
TSK'nın komuta kademesi bu sürecin motor güçlerinden olmuştur....
Şunu herkes
bilmelidir: Generaller ve subaylar lojmanlarda, gazinolarda, askeri kamplarda,
askeri şirketlerde, kuralları ve ahlakı farklı bir dünyada ayrıcalıklı olarak
yaşamaktalar. Bu ayrıcalıklı yaşam "halk ordusu" olmakla
gerekçelendirilmektedir. Ancak bu ayrıcalıklı yaşam onların gözünü
körleştirmesin, duyarsızlaştırmasın.
Halkçı niteliğini her geçen gün kaybeden
bir kurum, sonunda bir şirket haline geldiğinde, öykünülen bir camia olmaktan
çıkacak ve yadırganan, hatta hesap sorulan bir kast haline dönüşecektir.
Emir
komuta edenlerin ayrıcalıklı yaşantısının olmasının nedeni, Türk halkının Türk
Silahlı Kuvvetlerini bir halk ordusu olarak kabul etmesidir. Böyle olduğu için
evlatlarını yurtları için feda eden anne-babalar suskun ve sabırlı
gözükmektedir.....
Ancak Avrupa Birliği ve ABD'nin siyasi ve ekonomik
çıkarları için evlatlarımızın kanını ihraç edecek bir profesyonel güvenlik
şirketine kimsenin suskun kalmayacağı ve sabır göstermeyeceği
bilinmelidir”
Biri daha, biri daha….
Birler binlere… Binler
Milyonlara dönüşmesi dileğiyle, Selam sana Onurlu Yüzbaşım.