http://www.yeniyol.org/yeniyol/
22 ŞUBAT 1962 DİRENİŞİ (Oner Gürcan)
22 ŞUBAT 1962 DİRENİŞİ
Öner
Gürcan
ÖNER GÜRCAN ,1964 YILINDA 12 YAŞINDA BABASI İHTİLALİN SÜVARİSİ
FETHİ GÜRCAN’DAN ALDIĞI DEVRİMCİ BAYRAĞI ONURLA VE AZİMLE TAŞIDI.
12
MARTLARDA 68 Lİ AĞABEY VE ABLALARIYLA OMUZ OMUZA DEV -LİS’Lİ OLARAK HASTA
KALBİNE SÜRÜNEN AYAKLARINA RAĞMEN EZİLENLERİN YANINDA YİĞİTÇE YERİNİ
ALDI.
12 EYLÜLDE YENİ KALP AMELİYATI OLMASINA RAĞMEN YURT İÇİNDE VE YURT
DIŞINDA KARŞI DEVRİMCİLERE VE CUNTACILARA KARŞI MÜCADELESİNE DEVAM
ETTİ.
VÜCUDU BU DEVRİMCİ YÜREĞİ DAHA FAZLA TAŞIYAMADI.
BU YAZI
ONUN HASTA YATAĞINDA DAHİ ÇALIŞMASINA DEVAM EDEREK ÖLDÜĞÜ 10 AĞUSTOS 2004 GÜNÜ
SON NOKTAYI KOYDUĞU 10 YILI AŞKIN ÇALIŞMASININ BİR
BÖLÜMÜDÜR
.
22 Şubat 1962 olaylarından hep Talât Aydemir'in
başlattığı "22 Şubat İhtilâli" diye bahsedilir. Oysa 22 Şubat günü yaşananlar,
ihtilâlci subayların bir oldu bitti ile, bulundukları yerlerden sürülmeleri
amacıyla yürütülen ve bizzat İnönü tarafından başlatılan bir KARŞI
İHTİLÂL'dir.
Aynı 21 Ekim Protokolünde olduğu gibi, birazdan göreceğimiz
9 Şubat Protokolüne ihtilâl kararıyla imza atan onlarca general ve yine onlarca
Albay'dan yalnızca Talât Aydemir ve Fethi Gürcan'ın başını çektiği genç subaylar
bu karşı ihtilâle DİRENMİŞLERDİR.
Eğer bu direniş olmasaydı, o zaman hiç
bir direnişin olmadığı 13 Kasım 1960'da olduğu gibi açıkça İnönü ve onun maşası
haline gelmiş MBK'sinin çoğu üyesi, 22 Şubat'ı kendi övünç hanelerine bir artı
puan olarak yazabilirlerdi. Ama direnişin daha ilk anında iktidarın bütün
temsilcilerinin Çankaya köşkünde kıskıvrak yakalanmalarıyla direnişin bir anda
iktidar problemine dönüşmesi öyle büyük bir korku yarattı ki, olay İHTİLÂL
görünümüne girdi.
Aslında bir direniş olarak başlamasına rağmen bir anda
İnönü, hükümet üyeleri, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları'nın kaderleri
Aydemir'in iki dudağı arasından çıkacak bir kelimeye bağlı hale gelse de, bölüm
başlığının 22 ŞUBAT DİRENİŞİ olması daha gerçekçi olur.
22 Şubat'a nasıl
gelindi? Aydemir'den okuyalım:
"Meclis açıldıktan sonra cereyan eden
hâdiseler ve partilerin tutumları, hiçbir ciddî mesele üzerine eğilinmemesi
ordudaki büyük kitleyi daha çok ümitsizliğe kaptırmış olduğu için yeniden genç
ve orta kuşaklardan generaller kademesine tazyikler yapılmakta idi. Gün geçtikçe
artan bu tazyik karşısında albaylar kuşağı hakikatleri başlarında bulunan kuvvet
komutanlarına ve Genelkurmay Başkanı'na söylemekten çekinmemişlerdir. Bu
cümleden olarak 19 Ocak 1962 günü Genelkurmay Başkanı, Genelkurmay Karargâhı'nda
saat 17'de büyük bir toplantı tertip etmiştir. Bu toplantıya Ankara'da bulunan
bütün kuvvet komutanları, Genelkurmay'da ve Kara Kuvvetleri'nde bulunan bütün
generaller Ankara'da bulunan birlik ve bütün Okul Komutanları, kritik personel
iştirak ettiler. Salonda tahminen 70 kişi kadar bulunuyordu.
Genelkurmay
Başkanı, gidişatın iyi olduğunu, İnönü başta mevcut oldukça her şeyin
düzeleceğini ve onun ordu tarafından desteklenmesi gerektiğini kesinlikle
belirtti. Konuşması bittikten sonra sırasıyla hava, kara, deniz kuvvetleri
komutanlarına söz verdi. Hiçbir fikir beyan etmediler. Sıra ile generallere
sordu. Hiçbiri mütalâa beyan etmedi.
Sıra albaylara geldi. İlk olarak
Jandarma Okulu Komutanı Kurmay Albay Necati Ünsalan kalktı. Genelkurmay Başkanı
ile aynı fikirde olmadığını, 80 yaşındaki bir liderin bu memleketi
kurtaramayacağını, fizikî yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir insana bel
bağlanamayacağını ve memleketin yaşamış olduğu durumda bu zihniyetle bir adım
daha ileri gidemeyeceğini belirtti. Sonra Kurmay Albay Emin Arat konuştu. Aynı
şekilde Genelkurmay Başkanı'na aksi tezi savundu. Kurmay Albay Selçuk Atakan,
Genelkurmay Başkanı ile aynı fikirde olmadığını belirtti." (Talât Aydemir'in
Hatıraları, s. 111)
Şüphesiz mesele, “80 yaşındaki bir liderin bu
memleketi kurtaramayacağını, fizikî yapısı bakımından enerjisi tükenmiş bir
insana bel bağlanamayacağı” meselesi değildi. Önemli olan liderin “yaşı” değil,
niyeti ve hedefiydi; ona bel bağlıyan zihniyet de aynı niyetle bunu yapıyordu.
Liderin “enerjisi”nin nereye harcanağı meselesiydi. İnönü’nün “fiziki yapısı
bakımından enerjisi tükenmiş” bile olsa, arkasına hakim sınıfları ve altına
generalleri almıştı. Ayrıca, genç subayların beklediği “bir adım daha ileri”yi
engelleyecek başka bir politik kimlik henüz yoktu. Türkiye, daha ne “yaşlı”lar
görecekti sorunların üstünü kapatmak için. Ama doğal olarak, Harbokulunda
Kurtuluş Savaşını başarmış komutanlardan eğitim almış Albaylar kuşağı, Kurtuluş
Savaşı Kahramanı olarak tanıdıkları İnönü’nün yaşlandığını düşüneceklerdi.
Devlet başındaki enerjisini kaybettiği için kuzgunlar leşe saldırıyorlar,
diyeceklerdi.
19 Ocak 1962'deki bu toplantıda Talât Aydemir de uzun ve
heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bizzat Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in, bazı Tabii
Senatör'lerin (Eski MBK. üyeleri) ve bazı CHP.'lilerin ihtilâl hazırlıkları
yaptığını söyledi. Buna karşılık, DP'nin alaşağı edilmesiyle geleneksel ordu
düşmanı gerici güçlerin halkı peşine takarak bir isyana hazırlandıklarını
anlattı. "Kendisi ve arkadaşlarına bağlı genç subayların ise, seçimler sonucu
ortaya çıkan memleketin bu durumu karşısında en iyi çözümün bizzat kendilerinin
harekete geçmesinde gördüklerini" belirtti. Olası meclis ve hükümet görüşlerini
sonra, eğer yapılacak ihtilâl hiyerarşik olursa en az zarar görüleceğini
söylemesi üzerine Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay derhal yerinden fırladı ve
iki elini havaya kaldırarak:
"- Yoo! Beni bu mesuliyet altına sokma" diye
bağırdı.
"Heyecanlanarak devam ettim :
"Ben sizi ikaz ediyorum.
Memleketin gerçekleri bunlardır. Orduda parçalanma vardır. Ayrıca, Tabiî
Senatörlerin tutumu sebebiyle ordu ile halkın arası da açılmaktadır. Orduda alt
kademenin tazyiki de artmaktadır. Hiçbir komutan kuvvetine, birliğine tam
mânasıyla sahip değildir.
Hangi kuvvet kumandanı kıt'asina hâkim ise ayağa
kalksın, açıkça hesaplaşalım..."
Bu teklif içeride bulunanları şaşırttı. O
anda gerçekle bir defa daha yüzyüze gelindi. Kumandanlardan hiçbiri ayağa
kalkmak ve kıt'asına hâkim olduğunu söylemek cesaretini gösteremedi. Çünkü
orduda halkalaşmalar, kumandanların da malûmu idi.
Sözlerimi şöyle
bitirdim :
"İleride olacak herhangi bir hâdisenin mesûlü, hâdiseleri
bildiği halde doğru olarak aksettirmeyen ve gene bu hareketleri bildiği halde
gerekli tedbirleri almayanlar olacaktır..."
Sunay diğer subayların da fikrini
sordu, hemen hemen birbirinin aynı cevaplar aldı. Son olarak 229. Piyade Alay
Komutanı İhsan Erkan birkaç gün önce 13 yaşındaki kızına bir sivilin "Yakında
babasız yaşamaya alış kızım..." dediğini naklederek intikamcı unsurların orduya
karşı duydukları kini belirtti, ve en kısa zamanda bu işe bir son verilmesini
istedi.
Sunay daha sonra generallerin görüşlerini sordu. Hiçbir fikir
söylemediklerini görünce "Ben sizin namınıza İnönü'ye kendisini desteklediğinizi
söyleyeceğim" dedi. Albaylar mırıldanarak hoşnutsuzluklarını belli ettiler.
Dışarı çıkarken Sunay bana dönerek "Sen çok ateşlisin, çok heyecanlısın"
deyince: "Ben sadece gerçekleri söylüyorum, kimin haklı veya haksız olduğunu
olaylar gösterecektir." cevabını verdim...” (Talât Aydemir'in Hatıraları, s.
115, 116)
İsmet Paşa, 5 Şubat 1962 günü Harp Okuluna gitti. Amacı,
hem adını çok duyduğu Talât Aydemir'i tanımak, hem de Harp Okulu subay ve
öğrencilerini etkilemekti. Fakat, Talât Aydemir onu karargâh subaylarıyla değil
öğrencilerden oluşan bir tek teftiş kıtası ile karşıladı. Arkasından boş bir
Harp Okulu'nu gezdirdi. Yemekhaneye indiklerinde, orası da boştu. İsmet İnönü,
yemek esnasında da öğrencilerle temas kuramayacaktı.
"- Öğrenciler nerede?
Onlarla yemek yiyeceğimi düşünmüştüm" dedi.
Aydemir:
"- Onlar yemeklerini
yediler, şimdi eğitim alanındalar" cevabını verdi.
İsmet İnönü, Talât
Aydemir'in yanındaki bir kaç subayın da kendisi ile oldukça soğuk konuştuğu kısa
bir sohbetten sonra, öfkesini gizliyerek Harp Okulu'nu hemen terketti.
İlk
defa bir Kurmay Albay, yüzüne karşı kendisine açıkça tavır alıyordu. Bu defa
daha büyük bir belaya çatmıştı. Silahlı Kuvvetler'in hep İsmet İnönü ve CHP'nin
arkasında olduğu görüntüsünün sonu geliyordu anlaşılan.
9 Şubat
Protokolü
İnönü hızla tarafını güçlendirmeye girişti. Ankara'daki
zayıflığını görünce Kuvvet Komutanları ile İstanbul'a gitti. Bu hamle karşısında
Aydemir ve arkadaşları da atağa kalktı.
"Bundan sonra kumandanların ve
İnönü'nün İstanbul seyahati yapıldı. Genelkurmay Başkanı, Harp Akademisi’nde
aynı şekilde bir konuşma yaptı. Batı Anadolu’daki birlikleri dolaştı. Kara
Kuvvetleri Komutanı doğudaki birlikleri dolaştı. Ordunun tansiyonu ölçüldü,
gittikleri yerlerde "Emrinizdeyim paşam" cevabını aldıkça, ordu alt
kademelerinin kendileri ile fikir birliği ettiği kanısına kapılıyor ve İnönü'ye
de garanti veriyorlardı.
Dokuz Şubatta İstanbul'da Balmumcu Çiftliğinde Albay
Celâl Baykam'ın kumandanı bulunduğu Jandarma Tugayında Refik Tulga Paşa’nın
Başkanlığında bütün Birinci Ordu Birlik Komutanlarının bulunduğu büyük bir
toplantı yapıldı. Ankara'dan temsilci olarak Dündar Seyhan, Necati Ünsalan,
Selçuk Atakan, Galip Gültekin, Orhan Topçuer, toplantıya katılmak üzere
İstanbul'a gittiler.
Sonradan arkadaşların bana anlattığına göre toplantı
gündemi şu şekilde tespit edilmişti :
1. Ankara'dan gelen heyetin
dinlenmesi,
2. Silâhlı Kuvvetler Birliği'nin devamına lüzum olup olmadığının
tespiti
3. Varılması istenen sonuç hakkında kati ve son kararın alınması."
(Talât Aydemir'in Hatıraları, s. 115, 116)
Yapılan uzun tartışmaların
sonunda, Ankara'dan giden Aydemir ekibinin ve İstanbul'dan Yb. Osman Deniz'in
kendi içinde tutarlı tespitleri toplantıya damgasını vurdu ve tarihe 9 Şubat
Protokolü adıyla geçen siyasi gidişe müdahale kararları alındı.
9 Şubat
Protokolü
"9 Şubat 1962 Cuma günü yapılan toplantıda aşağıdaki kararlar
ittifakla alınarak imza edilmiştir.
1. Korgeneral Refik Tulga Ankara'ya
giderek Hava Kuvvetleri Komutanı ile temas edecektir.
2. Plânlar 10 Şubat
1962 günü İZMİT'de Ankara'nın mümessili ile birlikte koordine edilerek protokola
bağlanacaktır.
3. Harekât için hiyerarşik sistem kabul edilmiştir. Fakat her
türlü teşebbüs yapıldıktan sonra Silâhlı Kuvvetler Birliği ekseriyetinin kararı
kati ise bu kararı tatbik edecek en kıdemli kumandanın emri ile karar tatbik
mevkiine konacaktır.
4. Silâhlı Kuvvetler bir bütündür. Her karara müşterek
varılacaktır.
5. Kararın zamanı Silâhlı Kuvvetler Kumandanlığınca
emredilecektir. Bu husus İstanbul'daki kumandanlar tarafından temin edilecektir.
Harekât 28 Şubatı geçmiyecektir.
09 Şubat 1962"
9 Şubat Protokoluna
toplantıdan sonra imza koyan bazı subaylar şunlardır:
Korg. Refik Tulga,
Tümgeneral Fikret Esen, Tümg. Rafet Ülgenalp, Tümamiral Bahattin Özülker,
Tuğgeneral Faruk Gürler, Tuğgeneral Faruk Güventürk, Tuğamiral İsmail Sarıköy,
Tuğamiral Celâl Eğicioğlu, Tuğamiral Kemal Kayacan, Tuğgeneral Zeki İlter,
Kurmay Albay Necati Ünsalan, Kurmay Alb. Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Selçuk
Atakan, Kurmay Albay Dündar Seyhan, Kurmay Albay N. Kemal Ersun, Kurmay Albay
Behçet Özdemir, Kurmay Albay Vahit Gürkan, Kurmay Albay Emin Aytekin, Kurmay
Albay Doğan Özgöçmen, Kurmay Albay Burhan Hunoğlu, Kurmay Albay Necati İşcan,
Topçu Albay Celâl Baykam, Kurmay Albay Turan Çağlar, Kurmay Albay Fikret Göknar,
Hava Kurmay Albay Emin Alpkaya, Albay Rifat Erenulu, Albay Zarif Çetindağ, Albay
Nihat Aslantürk, Albay Halim Kural, Albay Recai Baturalp, Kurmay Albay Vecihi
Akın, Kurmay Albay Mehmet Bora, Dz. Kur. Alb. Bülent Tarhan, Kurmay Albay
Bedrettin Demirel, Albay Halim Kural, Kurmay Albay Mehmet Bora Kurmay Albay
Cemal Öcal, Kurmay Albay Necati Zan, Albay Sadeddin Çankır, Yb. Ahmet Gegeç,
Yarbay Osman Deniz."
22 Şubat gelirken Komiteci’ler
İnönü
Aydemir’e karşı hızla kendi cephesini oluşturup, generalleri “ikna” etmeye
uğraşırken, her ihtimale karşı daha önce yaptığı gibi kendisi dışında hedef
tahtaları da oluşturmayı da ihmal etmiyordu. Bu iş için yaklaşık iki yıldır
biçilmiş kaftan hazırdı: bizim ANTİKA “kurmay” Tabii (Ömür boyu) Senatörlük
havucuyla statükonun bir parçası haline getirilmiş eski MBK üyeleri.
"Ben
Cumhuriyet Halk Partisine yüklenmeyi de doğru bulmuyorum. Bu partinin
yönetimini, kulisini, güçleri birbirine düşürerek etkisiz hale getirdiğini
bilenler başka şey bekleyemezdi doğrusu. İşin kötüsü ihtilâlciler bilmiyordu bu
oyunu. Kuruluşları iyi seçememişlerdi, danışmanlarını iyi seçememişlerdi. Kimi
komiteciler tuhaf bir çelişki içindeydi. İhtilâli oluşturan kadro içinde yer
almış, ama ihtilâlin bir düzen değiştirmek olduğunu bilmiyor, statükocu bir
kafası var. Türkiye'de denenmiş kadrolara notunu verememiş! İhtilâli yaratan
ortamı iyi tanımıyor, olayların köküne inemiyordu." (Müşerref Hekimoğlu, 27
Mayıs'ın Romanı, s. 146)
Ne kadar ciddi, oturaklı laflar değil mi? İnsan
bu lafların arkasından bu "Sosyalist" baldız'dan statüko ile kopuşmanın,
statükoya karşı mücadelenin yollarını öğrenmeyi bekliyor. "Denenmiş kadrolara
notunu vermiş" bir "danışman"dan "olayların köküne inmesi" umuluyor. Ama aynı
"danışman" yazarın bazı MBK. üyelerinin "statüko"yu muhafaza için CHP ve İsmet
Paşanın peşinden nasıl koştuklarını övgüyle anlatınca şaşırıp
kalıyorsunuz:
"27 Mayısçılar (Tabii Senatörleri kastediyor) günlerce
uyardılar Paşa’yı, inanmak istemedi. Ben Suphi Karaman'ın, Suphi Gürsoytrak'ın,
Sami Küçük'ün, Selâhattin Özgür'ün (yazarın eniştesi) çabalarını çok yakından
gördüm. Ahmet Topaloğlu'ndan dinledim, yıllarca sonra Mucip Ataklı anlattı,
İnönü son güne kadar Talât Aydemir'in bir olay çıkaracağına inanmıyor" (a.g.e.,
s. 207)
İnönü, kimbilir içinden nasıl gülüyordur bu 27 Mayısçı(!)'lara!..
Yazar devam ediyor:
"O dönemde Ataklı da cuntanın toplantılarına
katılıyor. Bir gün Jandarma Okulu Komutanı Necati Ünsalan'ın evinde bir toplantı
var. Hava Kuvvetlerinden Feyzi Arsın ve Ataklı. Bir de Ekrem Acuner var tabiî
senatörlerden. Ataklı, daha doğrusu Hava Kuvvetlerinden bir grup böyle bir
eyleme karşı çıkmış, ama Cunta Hava kuvvetlerinin katılmasında direniyor… Sonra
da karşı bir savaşıma (yani karşı-devrime !, Ö.G.) girişiyorlar. Hava
kuvvetlerindeki, İstanbul'daki arkadaşlarını uyarıyorlar. CHP'li bakanlarla
konuşuyorlar, ama kimse aldırmıyor bu bakanlardan. Mucip Ataklı, Haydar
Tunçkanat ve başka komite üyeleri İnönü'nün Meclisteki odasına geliyorlar bir
gün odada Turhan Feyzioğlu, Emin Paksüt ve Orhan Öztrak var.
"- Paşam durum
çok kritik. Tedbir almazsanız bir patlak olabilir.
İnönü, Mucip Ataklı'yı
dinliyor, sonra İçişleri Bakanı Ahmet Topaloğlu'na söylediğini
tekrarlıyor:
"- Senin söylediğini sorumlu kişiler söylemiyor.
Ataklı bir
ihtilâlci çıkışı yapıyor bu kez.
"- Paşam, Genekurmay Başkanı böyle
konuşuyorsa durumu bilmiyor. Alt kademeyi bilmiyor. Bunun en kesin örneğini 27
Mayıs'tan verebiliriz. O zaman da Genelkurmay Başkanı hükümete güvence verdi,
ama iki gün sonra ihtilâl oldu. Bugün de aynı durum. Ayrıca bakanlarınız size
yalan söylüyor. Gerçekleri anlatmıyorlar. Biz onları daha önce uyardık, size
duyurmamışlar.
"- Peki düşünürüz.
İnönü düşüne dursun, 16 Şubat'ta üç kişi
Sunay'a gidiyor komiteden. Tehlikeyi anlatıyorlar, .." (a.g.e., s.
207
İhtilalci(!) çıkışa bak. MBK'ni beraber kurdukları 14'leri İnönü'yle
elele harcadıkları gibi, ihtilâlin özü genç subayların direnişini de İsmet
Paşa'ya ihbar etmeyi de "İhtilâlci çıkış" olarak göstermekten utanmıyorlar.
İnönü mutlaka, bu iki-yüzlülerin devrim cephesinden karşı-devrim saflarına nasıl
kolayca geçtiklerini ve kendi başarısını "düşüne duruyordur".
Yazarı
okumaya devam edelim:
"… öfkeden sıkıntıdan patlayacaklar sanki. Olayları
avuçlarının içinde hissediyor, yetkilileri çok yavaş buluyorlar. Ama hükümet
kıpırdamıyor hâlâ. İhtilâlci damarları kabarıyor, Çankaya'da Gürsel'in
karşısında alıyorlar soluğu.
"- Biz komando saldırısına geçeceğiz. Talât ve
arkadaşlarını paketleyip Ankara dışına çıkaracağız, …
İnönü de durumu anlıyor
artık, Talât Aydemir ve arkadaşlarının başka yerlere atanması kesinleşiyor …"
(a.g.e., s. 208)
Neredeyse 27 Mayıs ihtilâlini karşı-devrime
"paketleme"yi bir zanaat haline getirirken "ihtilâlci" ar damarları kabara
kabara patlayacak.
"Genelkurmay Başkanının Muhafız Alayı'na gidip iki gün
önce atanan Albay Cihat Alpan'ın hükümete bağlı bir komutan olduğunu alaya
söylemesini istiyor. Haydar Tunçkanat ve Suphi Karaman telefonun başında
durmadan alay gazinosunu arıyorlar.
"- Genelkurmay Başkanı geldi mi?
"-
Gelmedi.
"- Alay komutanı nerede?
Bir posta cevap veriyor:
"- Alıp
götürdüler.
"- Kim götürdü?
"- Aşağıdan süvariler…
… bir anda karar
veriyorlar. Bu gece neyle karşılaşacakları belli değil. Cuntanın ilk canlı
hedefi onlar. Geceyi evlerinden uzakta geçirmeleri gerekir. Sabah nasıl olacak
bakalım?" (a.g.e., s. 209)
Korku .... başlamıştır. Oysa, altlarında
kuvvet kalmamış, İnönü'ye yaranmaya çalışmaktan başka meziyetleri bulunmayan bu
damarlı "ihtilâlci"leri, suratlarına tükürmekten başka, kim ne yapsın. Ama,
hainler korkak olur!..
"Kur. Alb. Cihat Alpan, Muhafız Alayı’na giderek
Alayın kumandasını ele almış. Bu esnada, Harbokulu emrinde bulunan Muhafız Alayı
Süvari Grubun Kumandanı Bnb. Fethi Gürcan, kendi inisiyatifi ile Alay
Karargahına giderek Alb. Alpan'ı tevkif etmiş ve Alayın Kumandasını ele
geçirmiş.
"BİR EMİR TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRMİŞ
"Kendisini 22 Şubat'tan
sonra emekli olduğu zaman tanıdım. Namuslu, mert, memleket sever ve cesareti
hudutsuz olan bir kişiliğe sahipti. Muhafız alayının emir ve kumandasını aldığı
zaman Köşk'te: Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve Kuvvet Kumandanları
toplantı halinde bulunuyorlarmış.
"Bnb. Gürcan, Alb. Aydemir'e telefonla bu
toplantıyı haber vermiş ve harekat tarzı hakkında talimat istemiş. Aydemir
de:
"- Bizim onlarla işimiz yok, bırak gitsinler..
demiş.
…
"Harbokulunda, saat üçten sonraki tablo da hazindir... Gençlerin
gözlerinden ip gibi yaş iniyordu." (Dündar Seyhan, Gölgedeki Adam, s.
194)
22 Şubat 1962 Direnişi’nin ayrıntılarına geri geleceğiz. Ama şunu
belirtmeden geçmiyelim 22 Şubat’tan sonra ilk sayısında CHP’li KİM dergisi, isim
vermeden baldız Müşerref Hekimoğlu ve dolayısı ile Tabii Senatörleri 22
Şubat’tan birkaç gün önce olan karışıklıkların baş sorumlusu olarak göstermekten
çekinmeyecekti.
“Kulakları zaten cunta lafları ile dolu olan Ankaralılar,
hele gazeteciler o gün türlü türlü rivayetlerle şaşkına dönmüşlerdi. Kimi derdi
ki bir gece önce Ankara civarındaki beş birlik harekete geçmiş ve bunların
başlarındaki 20 Astsubay güçlükle tevkif edilmişler, kimi derdi ki, bir gece
önce çarpışmalar olmuş, ölenler yaralananlar varmış...
Bu tür rivayetlerin
yayılmasında bilhassa eniştesi eski bir MBK üyesi olan kadın bir gazeteci ile
gene gazeteci olan kocasının büyük rolü vardı. Tabii ki haber kaynağı sadece
bunlar değildi. MBK üyeleri de bu konuda oldukça teferruatlı bilgi
veriyorlardı.
Bunlara göre harekat başlamıştı da, kuvvetler komutanlarının ve
kendilerinin müdahalesi ile bastırılabilmişti. Hatta o kadar ki, olayı bizzat
gözleri ile görebilmesi için eski bir polis olan AP’li İçişleri Bakanı Ahmet
Topaloğlu bile çağrılmıştı.” (KİM, 1 Mart 1962)
Hem İnönü’ye yaranmaya
çalışacak, hem de ona akıl satmaya uğraşacaksın! Ne kadar “damarlı” ihtilalci
olduğuna bakmadan adamı, öfkeli ordu gençliğininin karşısına “eski polis”
Demokrat Parti’nin devamı “AP’li İçişleri Bakanı” ile aynı hizada dikerler, hem
de aynı AP’lilelerle kendileri koalisyon yapmamışlar gibi.
22 Şubat 1962
Direnişi’ne doğru
İstanbulda imzalanan 9 Şubat 1962 protokolünde
Generaller ve yüksek rütbeli subaylar, genç subayların isteği doğrultusunda, en
geç 28 Şubat 1962 tarihine kadar iktidara el koymaya karar vermişlerdi. Hatta,
hemen arkasından İzmit’te imzalanan Ek protokolle de iktidar biçimini
açıklamışlardı. Ankara’da da yine generaller ve yüksek rütbeli subaylar
tarafından imzalanmıştı bu Ek Protokol.
“Balmumcu Çiftliğinde hazırlanan
protokolle ilgili olarak 10 Şubat 1962 günü İstanbul grubundan bir temsilci
heyeti Ankara temsilcileri ile birlikte İzmit’te 15. Kolordu Kumandanı olan
Tümgeneral Fikret Esen'e giderek hazırlanan planlar hakkında kendisinin
görüşlerini almışlardır. Fikret Esen paşanın İzmit'teki evinde İstanbul
grubundan temsilcilerle harekât sonrası Türkiye statüsünü tespit eden ek bir
protokol tanzim edilerek imza altına alındı.
Fikret Esen paşanın evinde
toplanan Kurmay Albay Ferit Erdoğan, Kurmay Albay Vecihi Akın, Deniz Kur. Albay
Zarif Çetindağ, Albay Dündar Seyhan, burada tanzim edilen ek protokolun esasları
şu şekildeydi:
Buna göre :
Güvenlik Konseyi adı altında kurulacak 25
kişilik asker ve sivil karışımı bir heyet toplanacak ve Yasama yetkisini
yürütecektir.
Genelkurmay Başkanı ve dört kuvvet Kumandanı konseyin tabii
üyeleridir.
Bir süre sonra Meclis kurulacaktır.
Hükûmet, kimlikleri
güvenlik konseyi tarafından tespit edilecek olan kişilerden meydana
gelecektir.
27 Mayıs İhtilâlinin gerçekleştiremediği reformların
uygulanabilmesi için gerekli bütün tedbirler öncelikle alınacaktır. Eski MBK
üyeleri 37 kişi olarak kabul edilir, içlerinden seçilenler Millî Mecliste görev
alabilirler.
EMİNSU’lardan inkılâp hareketlerinin kilit noktalarında büyük
ölçüde faydalanılacaktır.
Ulusal antlaşmalarda da büyük bir değişikliğe
gidilmeyecektir.
İki nüsha halinde hazırlanan bu protokolde Ankara ve
İstanbul temsilcileri tarafından imzalanarak sonucu merakla bekleyen diğer
arkadaşlara duyurulur.
Ankara temsilcileri imzalanan bu protokolü Ankara'ya
getirdiler. 28. Tümen Komutanı hariç, bütün güvenilir birlik komutanları,
Jandarma Genel Komutanı Abdurrahman Paşa, Deniz Kuvvetleri Komutan ve Kurmay
Başkanı imza ettik. Bu hâdise duyuldu. İnönü ve Genelkurmay Başkanı tarafından
mani olunmak için tedbirler alınmaya başlandı.
Hava Kuvvetleri ihtilâle hem
taraftardı, hem de çekiniyordu. Partici olan havacılar, mutlak bir CHP
iktidarını arzuluyorlardı. İktidarın CHP'lilere devredilmesini istiyorlardı.
Ancak havacıların bir endişesi vardı. Herhangi bir ihtilâl halinde 14'lerin
Türkiye'ye dönmesi ve kendilerini enterne eden havacılarla mücadeleye girişmesi
onları korkutuyordu. Bu endişe, Hava Kuvvetleri cuntasını, ordudan gelecek
hareketi bekletmeğe sevk ediyordu. Bu sebeple, benim ve arkadaşlarımın bir an
önce harekete geçme arzumuz, kendilerini ürkütüyordu. Hava cuntasının başında
bulunan Halim Menteş durumu organize etmekle görevliydi. Biz ise devamlı
temaslar yapıyor, ordunun parçalanmasını önlemek için tedbirler düşünüyorduk.
Havacıların Cuntası'na dahil Halim Menteş ve yedi MBK üyesi, İnönü'yü slogan
olarak kullanmakta ve bana ve arkadaşlarıma karşı tedbirler tasarlamakta idiler.
Nihayet bir çâre de buldular. Aydemir ve arkadaşları öne sürülerek müşkül
durumda bırakılacaklar, böylece diskalifiye edileceklerdir. Bu fikir derhal
tarafımızdan öğrenildi...” (Talat Aydemir’in hatıraları, s. 125, 126, 127,
128)
İstanbul ve Ankara'daki kumandanların yeni bir ihtilâle karar vermeleri
üzerine 18 Şubat 1962 Pazar günü GenelkurmayBaşkanı, İstanbul'daki bütün Kolordu
Kumandanlarını, Harp Akademileri Kumandanını, Harp Filosu Kumandanını, Vali
Paşa'yı Ankara'ya çağırdı. Aynı gün Genel Kurmay'da kuvvet kumandanlarının da
bulunduğu bir toplantı yapılacaktı.
Toplantıya girilmeden önce Refik Tulga,
Faruk Gürler ve Beşinci Kolordu Kumandanı Refet Urgenalp Paşa ile görüştük. “Bu
iş 23 Ekim’deki gibi olmasın” dedik. “Tekrar cayılmasın. O takdirde astlarımızın
bizlere ve sizlere karşı itimatları sarsılır.”
Bize verdikleri cevap aynen
şöyledir:
"Emeklilik istidalarımızı ve rütbelerimizi cebimize koyarak geldik
"
Faruk Paşa ile Refet Paşa’ya “Bunu toplantıdan sonra görüşeceğiz”
dedim.
Genel Kurmay'da toplantı yapıldı. GenelkurmayBaşkanı yine bu işin
yapılmaması için kumandanları ikna etmişti. Vali Tulga bu durumu anlatınca
sorduk:
"Siz kararınızda değişiklik yapıyor musunuz?"
"Hayır" dedi. “Ben
bu işi sonuna kadar götüreceğim.Yalnız bana müsaade edin. Yarın İstanbul'a gidip
oradaki birlik kumandanlarıyla görüşelim. Neticeyi size bildiririz.
19 Şubat
günü GenelkurmayBaşkanı beni, Merkez Kumandanı Albay Selçuk Atakan'ı, Jandarma
Okulu Kumandanı Necati Ünsalan'ı makamına çağırdı. Şeref salonuna geçtik. Orada
Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan Tansel, Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür,
Jandarma Genel Kumandanı Abdurrahman Doruk Paşa da vardı. Saat 17'den 21'e kadar
memleket ahvali, gidişatı, alınacak tedbirler müzakere edildi. Fikirler açıkça
belirtildi ve bu işin yapılmasının zarureti anlatıldı.
Sunay, ancak İnönü
ölürse veya çekilirse bu işin yapılabileceğini belirtti. Bunun üzerine biz,
bilhassa Selçuk Atakan şöyle bir teklif ileri sürdü:
Biz ihtilâlin Hiyararşik
düzende yapılmasını uygun görüyoruz. Mademki kendinizi kifayetsiz buluyorsanız,
denecek bir şey yok. Biz alttan gelen tazyiki güçlükle muhafaza ediyoruz. Yok
eğer bu alttan gelen tazyiklerin müşevyiki olarak bizleri görüyorsanız, biz
şimdi derhal istifamızı verelim. Emekliliğimizi istiyoruz. Yarın, öbür gün bu
suçu yükleyerek bizi ordudan şerefsizce ayırmayın.”
Sunay, "Yook! Böyle bir
şey düşünmüyorum. Siz benim en kuvvetli dayanaklarımsınız. Size şeref sözü
veriyorum. Benim vücudum çiğnenmedikten sonra sizin kılınıza kimse dokunamaz”
dedi.
20 Şubat saat 19'da şu haberleri aldım.
Başvekâlette çalışan bir
arkadaşım evime yazılı bir not bırakmış, “Talât yarın tevkif edileceksin.
Ankara'da bulunan albaylar cuntası İnönü tarafından dağıtılacak. İnönü
“İdamlarda MBK'nin kabahati yoktur. Baş sorumlu Harp Okulu Kumandanı ve yakın
arkadaşlarıdır. Ben onları dağıttıktan sonra halka teslim edip, AP'lilere linç
ettireceğim” demiş...
Üniversiteli bir genç de gelerek o gece havacıların 13
Kasım .harekâtı gibi bir harekât hazırladıklarını, üç kurmay subayın başta
Mithat Ceylân olduğu halde Üniversiteye giderek “Size silâh dağıtsak, Harp
Okulu'nun yapacağı bir ihtilâle karşı durur musunuz?” diye teklifte
bulunduklarını bildirdi.
Aynı anda Milliyet Gazetesi Muhabiri Mete Akyol
telefonla “Albayım, tevkif edildiğinizi duyduk, üzüldük. Hakikat mi?" diye
sordu.
Bu üç haber de o gece bir şeyler olacağına dair emarelerdi. Merkez
Komutanı Selçuk Atakan'ı çağırdım. Aldığım yazılı haberleri kendisine vererek
“Bunu hemen götür, Sunay'a ver, haberdar olsun” dedim ve gayet sıkı emniyet
tedbirleri alarak kıtalarımızın başında yatmamız gerektiğine karar verdik. Ve
saat 23.30'da Harp Okulu'na çıktım.
Saat tam 24'te İstanbul'dan 15. Kolordu
Kumandanı Tümgeneral Fikret Esen telefon ederek sabah 3'te Ankarada'ki
birliklerin bir harekât yapacağını duyduğunu bildirdi ve “Sakın kendi kendinize
bir iş yapmayın. İstanbul ile koordineli olacak bu iş. Biz Kasımpaşa'da Deniz
Kuvvetleri Kumandanı, Hava Kuvvetleri Kumandanı ve bütün kumandanlar toplantı
halindeyiz" dedi. Kendisine hiçbir şeyden haberimiz olmadığına dair şeref, namus
sözü verdim.
Ankara artık kaynamaya başlamıştı. İstanbul grubundan Akademi
Kurmay Başkanı Emin Aytekin beni telefonla aradı. Aytekin'le Ankara'daki durumu
görüştükten sonra ona şu raporu bildirdim:
1. 21/22 Şubat gecesi Mucip
Ataklı ile Haydar Tunçkanat resmî elbiselerini giyerek Fevzi Arsın ve Halim
Menteş ile Hava Kuvvetleri karargâhına geldiler.
2. Meclis Muhafız Birliği
nöbetçi subayına Meclisin Harb Okulu tarafından sarıldığını bildirerek alarma
geçmesini istediler.
3. Muhafız alay kumandanı Kurmay Albay Şükrü İlkin ile
229 Piyade Alay Komutanları yerlerine yeni komutanlar tayin edildi.
Tank
Tabur Bölük Komutanlarının tayinleri çıkarıldı.
4. Hava Kuvvetlerinin bazı
yer birliklerine alarm hazırlık emri verildi.
5. Genelkurmay İkinci Başkanı
Genelkurmaydaki ve Kara Kuvvetlerindeki subaylara tabancalarınızla görev başı
yapın emri verildi.
6. Genelkurmay Başkanına bir hareketin başlamak üzere
olduğu ve birliklerin alarm yaptığı haberi ulaştırıldı.
7. Genelkurmay
Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanını da yanına alarak birlikleri dolaştılar.
Neticede herhangi bir fevkalâdelik olmadığı anlaşıldı.
Bunun üzerine bizde
Genelkurmay Başkanına şu muhtırayı verdik:
a. Resmî elbiselerini giyerek
harekete geçen Mucip Ataklı ve Haydar Tunçkanat hakkında kanunî işlem
yapılması.
b. İşbirliği yaptıkları ikinci başkan Memduh Tağmaç’ın
vazifesinden uzaklaştırılması.
c. Tayinlerin yapılan subayların yerlerine
iadesi.
Şimdi Yüksek Kumanda Konseyi toplantı halindeler verecekleri
kararı bekliyorum.
Bildirilen bu rapora karşılık Kurmay Albay Emin Aytekin
bana şunları söyledi:
a. Aman Talât dikkatli olun ve sükûnetinizi
muhafaza edin.
b. İstanbul Grubu sizin harekete geçmenizi
desteklemeyecek.
c. Şimdi beşinci Kolordu Komutanının raporu önümde duruyor.
Ankarada herhangi bir münferit hareketi destekleyemeyeceklerini
bildiriyor.
d. Diğer Komutanlar da öyle, sükûnet ve itidalinizi muhafaza
edin.
Bu telefon görüşmesinden sonra Emin Aytekin'e ve Osman Deniz'e
“Sükûnetinizi muhafaza edin, dedim. Onlara; harekete geçmiyeceğimiz için teminat
verdim. Saat tam 2'de yatağa girdim. Bu sırada 229. Piyade Alayından Yüzbaşı
Süleyman telefon ederek “Albayım, şimdi buraya Kara Kuvvetleri Komutanı, Hava
Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanları geldi. Alayın ihtilâl için
.hazırlık yapıp yapmadığını kontrol ettiler. Bütün erat uyuyordu. Hiçbir şeyden
haberimiz olmadığını bildirdim. Alay Kumandanıni sordular, evde olduğunu
bildirdim. Kumandanı Merkez Kumandanlığına istediler. Kendileri de oraya
gittiler. Galiba kumandanımızı tevkif edecekler. Alaya alarm vereyim mi?” “Ben
lüzum olmadığını bildirdim. Merkez Kumandanı'na telefon ettim. Selçuk “Yanlış
bir haber alınmış, bu gece harekâta kalkılıyor, denmiş. Onu tahkik ediyoruz.
Alay Kumandanı dönecek. Merak etme” dedi.
10 dakika sonra aynı alaydan
Üsteğmen Ergun Özgen telefon ederek “Albayım havâcılar alarma geçmiş. Merkez
Kumandanlığını bu anda kuşatmış vaziyetteler. Alayı Alarma geçirelim mi?” diye
sordu. Ona da “Hayır” cevabını vererek Selçuk'a telefon ettim. O sırada
Genelkurmay Başkanı, Selçuk Atakan'ın yânında imiş. Bu aradâ odaya giren, Tank
Yüzbaşısı “Sarıldınız, emirlerinizi bekliyoruz” demiş. Gene aynı sırada Tank
Taburu nöbetçi Subayı telefonla “Albayım, sarıldınız. Genel Kurmaybaşkanı sizi
enterne ediyor, emriniz?" demiş. Bunun üzerine Merkez Kumandanı derhal harekete
geçilmesini söylemiş. Ancak Cevdet Sunay telâşla “Harekete geçmeyin, ben şimdi
Hava Kuvvetleri’ne gidiyorum. Meseleyi tahkik edeceğim” diyerek müdahale etmiş
ve Merkez Kumandanlığı'ndan ayrılmış. Selçuk olup bitenleri bana
nakletti.
Biraz sonra Harp Okulu yanındaki Tank Taburu'nun alarm düdükleri
ötmeğe başladı. Yeni Mahalle'de oturan Tank Taburu subayları, hava
astsubaylarının alarm yapıp birliklerine gittiklerini görünce hemen kıtalarına
koşup gelmişler. O anda birisi tankçılara şöyle demiş:
“Albaylar ve
generaller Merkez Kumandanlığı'nda, havacılar tarafından ele geçirilip tevkif
edildi. Böyle bir hal zuhurunda işleyecek otomatik plâna göre kıtalar harekete
geçip kumandanlar kurtarılacak”.
HAVACILARIN TERTİPLERİ
20 -
21 Şubat gecesi hazırlanan durumun tertipçileri şunlardır: Hava Kuvvetleri
Cuntası'ndan başta Kurmay Albay Halim Menteş, Albay Fevzi Arsın, Hava Kurmay
Başkanı General Hüsnü Özkan, Binbaşı Avni Güler; Hava Kuvvetleri Kumandanı İrfan
Tansel. Tabiî Senatörlerden Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi,
Ekrem Acuner, Fikret Kuytak, Rafet Aksoyoğlu, Şükran Özkaya (CHP'ye hizmet eden
tabiî senatörler)... Başrolde İnönü, Turhan Feyzioğlu, İsmail Rüştü Aksal ve
daha bir çok CHP'liler...
Plânları ise şöyledir :
Yanlış bir istihbarat
neticesinde Hava Kuvvetleri Cuntası Sunay'a gelip “Bu gece (20-21 Şubat 1962)
saat 3'de Ankara'daki birlikleri ihtilâl yapacaklardır. Siz bize resmen alarm
emri verin. Biz hava kuvvetleri olârak alarma geçer, bu ihtilâli yerinde
söndürürüz. Ankara'daki ihtilâle taraftar birlik komutanlarının hepsini
toplarız.” demişler. O da hava kuvvetlerinin kara kuvvetleri üzerinde kullanmak
üzere alarma geçirmiş. Bu emirden bir süre önce Sunay, hava, deniz ve kara
kuvvetleri kumandanlarıyla aynı konuda görüşmüş, alarm söylentilerini tartışmış.
Kara Kuvvetleri Kumandanı Muhittin Önür, Hava Kuvvetlerinin alarm talebi
karşısında boyun eğmiş ve “Eğer Kara Kuvvetlerinde bir hareket olacaksa,
önlenmelidir” demiş.
Mucip Ataklı Paşa resmi elbisesini giymiş ve hava
kuvvetleri karagâhında emri kumandayı ele almış. Tansel’i bir bahane ile
İstanbul’a uçurmuş. Ekrem Acuner de sivil kıyafetle beraberinde imiş. Haydar
Tunçkanat ise alarm ile birlikte resmi elbiselerini giymiş ve Meclis’e gelmiş.
Meclis Muhafız Taburu’nun nöbetçi subayı olan hava üsteğmenine (bu durum oldukça
manidardır) giderek “Harp Okulu Meclis’i kuşatıyor. Duvarlarınıza kadar geldi.
Ne duruyorsunuz, derhal alarma geçin!” demiş. Bu sırada ise Harp Okulu
öğrencileri uyumaktadır, okulda sadece dokuz nöbetçi subay vardır.
Meclis
Muhafız Taburu'nun havacılar tarafından alarma geçirilmesi üzerine tank taburu
da kontra-alarma geçiyor ve onun civarında bulun 2. Piyade Alayı ve Süvari Grubu
da kontra-alarma katılıyor. Bu anda saat 2.30'dur.
Ben derhal nöbetçi âmiri
Kurmay Binbaşı Bahtiyar Yalta'yı çağırdım, “Aman Bahtiyar, bir yanlışlık var.
Tank Taburu başını aldı, gidecek şimdi: Git, tank taburunu önle, yerine dönsün,
alarmı kaldırsınlar. Herkes yerli yerine gitsin” dedim. Derhal harekete geçen
Yalta, Bahçelievler'den Bakanlıklara gelen ve Gülhane kısmında kavuşan yolda
tankları yakalayarak geri çevirdi. Durum 229. Piyade Alayına da izah edilerek
orada da alarm tatil ettirildi. (Talat Aydemir’in Hatıraları)
“Aşağı
indim, dehşete düştüm. Ankara palet sesleriyle inliyor. Sıralı gidiyor tanklar.
Cipin üzerindeyim, yolun boş tarafından süratle gittim ve birinci tankın önüne
çıktım. İşaret verip durdurdum. Tankın içinden Üsteğmen İlhan Baş çıktı.
Heyecanlı. Beni tanıyor. “Dedim ki derhal dönüş yapın. Tanklar garaja girecek.”
“Nasıl olur” der gibi sallandı yerinde, “bırak da gidelim” der gibi...
“Beklemeyin hemen dönün” dedim. Dönmeye başladılar. Bir yandan da düşünüyorum,
“Acaba iyi mi yapıyorum, kötü mü yapıyorum” diye.
Bu arada bir baktım
229. Piyade Alayı’nın garnizonundan motor sesleri geliyor. Tankları duyunca
onlar da alarma geçmişler. Motorlar yüklenmeye başlanmış. Döndüm oraya gittim.
Kara subayları görevlerinin başlarına geliyor. Baktım Komando Yüzbaşısı Süleyman
Boz... Selamı çaktı. “Ne oluyor?” dedim, “Havacılar alarma geçti, biz de alarma
geçtik” dedi. “Nereden biliyorsun havacıların alarma geçtiğini?” dedim. Demek ki
onlar bize karşı bir harekata başlamışlar. Kuvvetler arasında dedikodu var.
Karacılar, havacıların gece yarısı evlerinden çıktıklarını görünce onlar da
harekete geçmişler. Kara subayları da birliklerine gidiyorlar.
“Alarmı
kaldırın, içeriye girin, arabaları garaja çekin, motorları stop edin” dedim,
“Yalta, haberin yok, havacılar Merkez Kumandanlığını sarmış” dedi. İkide bir
havacıların cipi geçiyor. Oradan Tğm. Mikail çıktı. “Kumandanım beni
durdurmayın” dedi. 229. Piyade Alay Kumandanı evinden götürülmüş. Bunu da haber
almış alay... “Tartışmıyorum. Derhal alarmı kaldırın, asker kışlasına çekilsin”
dedim. Süleyman Boz, “Tarihi bir vebal altına giriyorsun, hata yapıyorsun” dedi
bana. “O sorumluluk bana ait” dedim.
Mikail, “Albayım ne yapacağız?
Kumandan götürülmüş” dedi. Ben de; “Sabaha kalmadan kıtanın başına gelir” dedim.
Ben de baskı altındayım. Oyalamaya gittim." (Em. Kur. Bnb. Bahtiyar
Yalta)
"Saat 3'e geldiği sırada havacılar cuntasına mensup olanlar,
Sunay'a giderek “İşte, biz size saat 3'te harekete geçecekler, demiştik. Gelin
bakın, hareket geçtiler” diyorlar. Bunun üzerine Sunay, Önür, Hüsnü Özkan ve
Turgut Özel'den müteşekkil kumanda heyeti olay yerine geliyor. O anda
kontr-alarma geçmiş olan kıt'aları ayakta gören kumanda heyeti, kendilerine daha
önce kara kuvvetlerinin alarma geçeceğine dair verilen haberin doğru olduğu
kanısına kapılıyor. Oysa bu sırada kıt’alar yanlışlığı anladığı için alarmı
terketmek üzeredir. Harp Okulu ise mışıl mışıl uyumaktadır.
Harp Okulu'na
gelen Genelkurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç, öğrencilerin uykuda olduğunu
görerek geri dönüyor. Kumanda heyeti ise Harp Okulu'nun nizamiye kapısına kadar
gelip durumu gözleriyle gördükten sonra Tank Taburu'na gidiyor. Sunay neden
alarma geçtiklerini soruyor. Tabur Kumandanı'ndan aldığı cevap şudur:
“Albaylarımızı ve generallerimizi havacılar merkez kumandanlığında tevkif
ettiler. Sizleri kurtarmaya geliyorduk, paşam...” Bu cevap Sunay’ı şaşkına
çevirmiştir. Olduğu yere yığılıyor, Tank Taburu Kumandanı Yarbay Haldun Dobra’ya
“Otur oğlum” diyor. Sunay hatasını anlamıştır, üzgündür... Hâdise böylece
kapanmıştır.
21 Şubat sabahı saat 11'de Sunay’dan dâvet aldık. Yanında Kara
Kuvvetleri Komutanı Muhittin Onur ve Jandarma Kumandanı Abdurrahman Paşa vardı.
Ben ve benimle birlikte çağırılan Necati Ünsalan ve Selçuk Atakan ayakta idik.
Sunay bana dönüp “Evlâdım, yavrum, Hava Kuvvetleri bana bir ültimatom verdi.
Akşam Kara Kuvvetlerine alarmı sen vermişsin. Yerleriniz değiştirilmedikçe hava
kuvvetleri alarmı kaldırmayacak. Sizleri feda etmek zorundayım. Ancak hepiniz
himayemdesiniz. Sizlerin yerini değiştiriyorum...” dedi.
Kendisine “Ben
Allah'tan başka kimsenin himâyesi altına girmem. Bu işte ben suçlu değilim.
Suçlu olan Hava Kuvvetleri ve sizsiniz. Çünkü bir kuvveti bir kuvvet üzerine
tertiplerle kullanmağa kalktınız. MBK'cıların ve CHP'lilerin oyununa geldiniz.”
dedim. Tabancamı çekerek masanın üstüne koydum. “Beni ya şimdi bununla
temizlersiniz, ya Divanı Harbe verirsiniz. Eğer geceki harekete ben sebep
olduysam, beni kurşuna dizdirirsiniz. Benim damarlarımda CHP kanı dolaşmıyor,
vatanperverlik kanı dolaşıyor. Böyle bir haksızlığa tahammül edemem. Siz şayet
kumandansanız, esas suçluları cezalandırınız” dedim.
Sunay müdahale ederek
“Hava Kuvvetleri alarm halindedir. Üzerinize bomba atacaktır” cevabını
verince:
“Biz de Kara Kuvvetleri olarak yarı alarm haline geçmiş bulunuyoruz.
Hava Kuvvetleri'nin tahakkümü altına girmeyiz. İcap ederse çarpışırız”
karşılığını verdik.
Paşa başa çıkamayacağını anlayınca bizi dışarı çıkardı.
Şeref salonuna geçtik.
Sunay'ın alarm teklifini tasdik eden Kara Kuvvetleri
Kumandanı Muhittin Önür de şeref salonunda idi. Perişan bir halde idi:
Tabancamın kurşunlarını çıkarmış hüngür hüngür ağlıyordu. Yanımızda Abdurrahman
Paşa ve Necati ile Selçuk vardı.
“Paşam, neden ağlıyorsunuz?” dedim, “Ben bir
albay olarak bir avuç Hava Kuvvetlerine karşı Kara Kuvvetlerinin prestijini
kurtarmak için çalışıyorum. Siz âcizlik ifade edip gözyaşı döküyorsunuz. Bize
sahip çıkın, hakkımızı koruyun...”
Önür ordunun parçalanmış olmasından
endişeli idi. Buna karşı “Kolayı var, dedim. Gelsin Hava Kuvvetleri Kurmay
Başkanı; şurada huzurunuzda hesaplaşalım. Eğer ben haksızsam. Hayatta hiç
vermediğim bir sözü veriyorum: Ayaklarını öpeyim... Onlar haksızsa tarziye
versinler. Sarılalım, kucaklaşalım.
Bunun üzerine Hava Kuvvetlerine haber
gönderildi. Bir süre sonra Tuğgeneral Hüsnü Özkan hışımla içeri girdi ve Önür’e
dönerek birbiri ardınca ağza alınmayacak küfürler savurdu. “Siz değil miydiniz?
Şimdi paşalar bir kenara çekilip bizi albaylarla karşı karşıya bırakıyorsunuz”
dedi. Nihayet bir yanlışlık olduğu üzerinde mutabakata varıldı. El sıkışıldı.
Hüsnü Özkan şeref salonundan ayrılmak üzere iken Önür, “Genelkurmay Başkanı,
Hava Kuvvetlerine derhal alarmı kaldırmaları için emir verdi. Tebliğ ediyorum”
dedi. Hüsnü Paşa ise, “O bizim bileceğimiz iş. Kuvvet Kumandanı İstanbul’da. O
gelsin, ne yaparsa yapar. Ben karışmam. Genelkurmay Başkanının emrini
dinlemiyorum” dedi. Çünkü sırtını daha büyük bir yere dayamıştı: O da hükümet
başkanı idi...
Özkan gittikten sonra Önür Genelkurmay Başkanı'nın yanına
girip çıktı. Sunay şeref sözü veriyor, gidebilirsiniz, dedi.
Eve geldim. Saat
16'da telefonla Tansel'in Selçuk Atakan ile birlikte beni Merkez
Kumandanlığı'nda beklediğini bildirdiler. Hemen durumu anladım. Selçuk'un ismini
vermek suretiyle beni inandırıp daha yolda iken tevkif edeceklerdi. Harp
Okulu'na çıktım. Hasta olduğumu, gelemeyeceğimi bildirdim.
Gece 23'te Merkez
Kumandanı bana telefon ederek “Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Zeki İlter telefon
ediyor. Harp Okulu ihtilâl için iç bahçede hazırlık yapıyormuş. Doğru mu?” diye
sordu. “Böyle bir şey yok. Kalksın, okula gelsin” dedim. Beş dakika sonra
geldiler. Talebe uyuyordu: Yalanları bir kere daha meydana çıktı. Aynı hareket
gece saat 3'te de tekrar edildi. Gene boş çıktı. Olay kapanmıştı...
Zeki
İlter ayrılırken “Kuvvetler arasındaki ithamlar böyle devam edemez. Buna bir hal
çâresi bulalım. Yarın askerî şûrayı toplayalım. Bu mesele hallolsun. Cunta
temsilcisini yollasın, kumandanlar seviyesinde görüşelim” dedi. Sözcü olarak
Selçuk Atakan'ı seçtik.
VE 22 ŞUBAT
Son derece hareketli geçen
bir günden sonra 22 Şubat 1962 Perşembe sakin başlamıştı. Ancak hâlâ durumdan
emin olmadığım için, hazırlık alarmını kaldırmamıştım.
Saat 11 raddelerinde
Jandarma Okulu Kumandanı Necati Ünsalan telefon ederek: “Talât, yanımda Fevzi
Arsın var. Hava Kuvvetleri hatasını anlamış. Özür diliyor. Ağlıyor. Sen de gel.
Seni de görmek istiyor” dedi.
Jandarma Okulu'na gittim. Fevzi Arsın
hakikaten, samimi olarak hata yaptıklarını itiraf etti. Sarıldık, öpüştük,
ayrıldık.
Biraz sonra emir subayım telefon etti.”Albayım, Sunay Paşa, sizi ve
Alay kumandanını yanına istiyor” dedi. Halbuki bir gece evvel verilen karar
gereğince, kumandanlarla Selçuk Atakan görüşecekti. Beni de birlikte çağırmak,
oldukça mânalı idi. O sırada Selçuk Atakan telefon etti, “Çağrıldım, gidiyorum”
dedi. Oynanan oyunu anlattım. Sadece onun ve Alay kumandanı Turgut Alpagut’un
gitmesine karar verdik. Ve ben Harp Okulu’na çıktım. Biraz sonra öğrendik ki,
Selçuk Atakan, Şükrü İlkin, Turgut Alpagut, Tank Taburu Kumandanı Yarbay Haldun
tevkif edilmişler.
O sırada subay taburuna çıktım. Asteğmenler bizim bu
durumumuzu duymuş olacaklar ki, galeyan halinde idiler. Onları sinema salonuna
toplayıp dört gündür oynanan dramı kısaca anlattım. Hiçbir surette beni teslim
etmeyeceklerini söylemeleri üzerine okulu ve civardaki kıtaları alarma geçirdim.
Saat 13.30.
İstanbul ve Sivas'taki birliklere de durumu bildirdim. Onlar da
alarma geçtiler. Ancak kendilerine bir harekette bulunmamaları, sadece başkentte
olacakları izlemeleri hususunda sıkı talimat verdim.” (Talat Aydemir’in
hatıraları)
İnönü, Havacılar Cuntası ile Hava Kuvvetlerini kontrol
altına çoktan almıştı. Zaten bu yüzden Havacılar Cuntası’nın bir diğer adı da
İnönü’nün memleketinden dolayı “Malatyalılar Cuntası” diye anılıyordu. 22 Şubat
direnişinin arkasından, bu işi biten Havacılar Cuntası da ordudan
atılacaktı.
“Yedi MBK üyesi” de İnönü’nün kontrolü altındaydı. Gördük, genç
subaylar bütün MBK üyelerini 27 Mayıs’ın ruhunu korumak için sahiplenmelerine
karşı, onlar İnönü’nün hedefleri doğrultusunda ortalığı
karıştırıyorlardı.
İnönü cephesinde Havacılar tamamdı. Sıra, Aydemir’in
“ikna” ettiği Karacı genarallerin en azından tarafsız bırakılmasındaydı. O da,
Aydemir’in hatıralarında bütün detaylarıyla anlatılan 22 Şubat öncesi bir kaç
günde sağlanılmaya çalışılacaktı.
Havacıların alarmıyla başlıyan süreçte,
doğal olarak karşı alarma geçen Karacıların lideri Aydemir suçlanacak ve
Aydemir’e bağlı bazı Alay komutanları tevkif edilecekti. Aydemir, hızla
kuşatılıyordu.
İnönü’nün istediği olmuştu: Karacı generaller çaresizlik
içindedeydiler ve bu sıcak saatlerde, attıkları bütün imzaları unutmuşlardı. 22
Şubat 1962 sabahına kadar, tarafsızlıklarını bir şekilde korudular ve 22 Şubat
sabahından itibaren İnönü’ye “ikna” oldular.
İnönü’ye karşı
Atatürk
İnönü, yüz bulmadığı Harbokulu ziyaretinden sonra, kendisine günü
gününe Aydemir hakkında rapor getiren “köstebek” subaylar aracılığıyla
Harbokulu’nda kendisine bağlı sinsi bir grup oluşturmuştu. Bunlar 22 Şubat’ın
sıcak saatlerinde provakasyona kalkışacaklardı:
“22 Şubat’ın başladığı,
alarm ve ihtilalin devam ettiği saatlerde, akşam üzeri, iç bahçede toplu halde
iken, tabur komutan yardımcısı Bnb. Eroğlu, gafletimizden yararlanarak, bizi
“yaşasın milli şef, yaşasın İnönü” diye bağırttırmış da işin farkına varınca
nasıl pişman olmuş ve Bnb. Komutanımızı anında nasıl da dışlamıştık.
Atatürk
devrim ve ilkeleri nasıl da ayaklar altına alınıyor ve sinsi sinsi sıfırlanmaya
çalışılıyordu. CHP’nin bu gidişi durduramadığı zaten anlaşılmıştı ve hatta o
“mahut, sinsi tezgahın” biraz da sempatizanı ve belki gizli ortağı mıydı ne?”
(Osman Yetkin, Eski Harbokulu öğrencisi)
“Baktım Talat bey’in orada ikisi
oturmuşlar (Dündar Seyhan’la Talat Aydemir). “Hayrola?” dedim. Talat Bey;
“Yalta, tevkif ediyorlar. Hükümet tevkiflere başladı” dedi. Gittim yukarıya
okula. Berbat bir şey, çözemiyorum. Ben akşam yedi saat görüştüm iki kuvvet
kumandanı ile. “Ben istifa edeceğim” dedim. “Kader buraya kadarmış” dedim.
Evrakımı toplamaya başladım. Derken içeriye koşarak benim tabur kumandan
muavinim Binbaşı Cemal Çalışkan geldi:
“- Kumandan yetiş iki tabur birbirine
giriyor!”
“- Yahu Cemal, ben bittim, yorgunum. Durdur taburu. Sen binbaşısın”
dedim. Derken, yüzbaşı Nihat Çonguroğlu geldi. “Yetiş, iki tabur birbirine
girdi, kan akacak” deyince fırladım. Bir geldim ki Harbokulu’nun önü subay dolu.
Dil, istihbarat, spor, tank okulu, hepsi orada, Harbiye’nin kapısı önünde. Bizim
kahraman iki albay, 11.00 - 12.00 gibi alarm veriyorlar. İçeri giremiyorum. Bir
yüzbaşı vardı. “Havaya tomsonla ateş et” dedim. Silah sesini duyunca açıldılar.
İç bahçeye girdim. Orada da subaylar dolu. Benim 2. Tabur (ikinci sınıf), 3.
Taburun (birinci sınıf) üzerine yürüyor. Benim tabur, adım adım diğer taburun
üzerine yürüyor, öteki de adım adım geri gidiyor. İki tabur vuruşacak. Diğer
taburun subayları beni görünce kaçmaya başladılar. Benim tabura, “Hazır ol” diye
bağırdım. Sesimi tanıdılar, “Rap” dediler, durdular. Tüfek indirip esas duruşa
geçtiler. “Yerlerinize marş!” Döndüler yerlerine gittiler.
İki tabura birden,
“Bize güveniyor musunuz?” dedim. İki tabur da gür bir sesle “Güveniyoruz” diye
bağırdılar. “Öyleyse emirleri bekleyin” dedim.
Ondan sonra, “Gelsin subaylar
buraya” dedim. Benim taburun subayları geldi. Öteki taburda Feyyaz üsteğmen
geldi, başka subay yok. Hepsi kaçmış. Biraz sonra, Yüzbaşı Katal geldi. 20 küsür
subaydan iki subay... Öyleyse, “3. Taburun çavuşları gelsin.” Talebe bunlar.
Çavuşun birine “sen 5. Bölük kumandanı, sen 6.Bölük kumandanısın, sen...
Birinizi de takım kumandanı yapın. Sen kumandan muavinisin. Sonra disiplin
kuruldu.”
Sonradan öğrendim. Talat Bey alarm veriyor aşağıdan. Ben
yukarıdayım. Alarm zili çalınca herkes koşuyor. Öbür tabur kumandanı gidiyor,
ben derste duymadım, gitmedim. O arada 2. Tabur kumandanı bağırıyor: “Üç defa
İnönü şerefine!” Tabur’daki talebeler bağırıyor: “İnönü sağol, İnönü sağol...”
Bizim tabur, birden bire elektrikleniyor. Onlar da, “Atatürk, Atatürk, Atatürk”
diye bağırıyorlar, süngüyü takıp yürüyorlar 2. Tabur’un üzerine. Türk tarihinin
mümtaz iki siması... İsmet Paşa’yı ne hale düşürüyor yandaşları. Atatürk ile
İsmet Paşa’yı yarıştıramazsın. Bu okul Atatürk’den başka bir şey kabul etmez.”
(Em. Kur. Bnb. Bahtiyar Yalta)
“20 küsür subaydan iki subay” gelmiş,
diğerleri kaçmış!
Yalnız, tevkifler karşısında, kendisi istifa etmeyi
düşünürken, alarm vererek direnişe geçen iki albayı “kahraman” diye kinayeli
eleştirmek Kurmay Binbaşı Yalta’ya yakışmıyordu.
Evet 22 Şubat günü,
“Harbokulunun önü subay dolu” idi. Aydemir’in arkasında karacı genç subaylar
büyük potansiyel olarak yer almaya çalışıyorlardı. Fakat aynı MBK’sindeki
“kurmay”lar gibi Aydemir’in “kurmay” heyeti de, organize olmayı beceremeyen, her
biri ayrı baş, aynı ANTİKA kumaştan dokunmuştu.
22 Şubat Direnişi’nin
Doruk Noktası: Çankaya!
Süvari Üsteğmen Erol Dinçer, 27 Mayıs’ın ardından
Çankaya Muhafız Alayı’na tayin olmuştu... 1961 seçimlerinin, 21 Ekim ve Çankaya
Protokollerinin yaşandığı sıcak günlerde ise Amerika’da, kurstaydı. Döndüğünde
1962’nin Ocak ayıydı. Yani meşhur 22 Şubat’ın öncesi...
Dinçer döner dönmez
Binbaşı Fethi Gürcan ile temasa geçti ve gelişmeleri ondan öğrendi. Muhafız
Alayı’ndaki havayı kokladı:
“Alayda acayip bir hava var. Türkeşçi’ler
geceleri üçer dörder oturuyorlar. Türkeş’in, Tuzla’da kendisine bağlılık yemini
ettirdiği 59’luların bir kısmı muhafız alayına tayin olmuş. Geceleri silah
atıyorlar falan... ‘İnönü’yü vururum’ diyor biri... Ben de kalktım, masalarına
gittim. ‘İnönü’yü vuranı ben de alnından vururum’ dedim. Öyle çok sevdiğimden
değil. Bir Türk subayının gidip İnönü’yü vurması ne demektir? Çok ayıp bir
şey... Adamlarda bilinçli bir yapı yok. Kabadayılık falan... Bunlar
irkildiler...”
Dinçer’in sezdiği gariplik bununla sınırlı değildi. Bir
şeyler sezmekteydi ama dışlandığı için ne olduğunu anlayamıyordu. Binbaşı Fethi
Gürcan, kendisine, oradaki gelişmeleri dikkatle izlemesini söylemişti. Nihayet,
alayda bir örgüt oluşturulduğunu, onların Talat Aydemir’e bir isim listesi
göndererek “yanındayız” mesajı verdiğini öğrendi.
“Sonra anlaşıldı,
toplantılara girmeye başladık. Talat Aydemir’den emir gelecek ve harekat
başlayacak. Protokoller konuşuluyor. En geç, 28 Şubat’ta yönetime el konulacak.
Subaylarla toplantılara girdikten sonra, Binbaşı Gürcan’a rapor veriyorum. Bölük
komutanları toplanıyor, ben de bölük komutanı olmadığım halde katılıyorum
toplantılara... Türkeşçi isimleri de biliyoruz. Onları da pıstırmış
vaziyetteyiz. Alay komutan yardımcısı var. Genelkurmaydan bir emir çıkmış, o da
alaya daimi talimat gibi asılmış. Muhafız Alayı’nın görevleri anlatılıyor.
Deniyor ki, ‘Genelkurmay Başkanı ya da Cumhurbaşkanı’nın emri olmadan Muhafız
Alayı hiçbir şekilde harekete geçmez.’ Bu laf orda duruyor.”
Sonunda
tarih 22 Şubat’a dayanıyor:
“Öğlen, Muhafız Alayı’nda, Nizam Karakolu’nun
nöbetini devralacağım. Yüzbaşı rütbesinde ama bu işlere pek karışmayan bir
nöbetçi amiri var. Ben de Nizam Karakolu nöbetçisi olarak en yetkili adam
olacağım. Bölüğüm tam teçhizatlı benim emrimde. 11.30 sıralarında, Nizamiye’den
bir cip geldi. Hop mop dediler, bir süvari üsteğmeni çıktı içinden. Hem de
Necdet Karagözoğlu... 13 Kasım’da, yani 14’lerin tasfiyesi sırasında diş dişe
olduğumuz adam, bana hemen ‘Talat Aydemir Albay’dan getiriyoruz’ diye bir zarf
verdi. Dondum kaldı. Bana mektubu getiren Türkeşçi. Ne oluyor, kime hizmet
ediyoruz? Nevrim döndü. ‘Oyuna mı geliyoruz?’ diye bocaladım. ‘Sen...’ dedim,
kaldım... ‘Beni sadece haberci olarak gönderdiler’ dedi. Aldım baktım: Muhafız
Alayı Komutanı Genelkurmay’da enterne edildi. Parola şu... Harekete geçmek için
emrimizi bekleyin.”
“O sırada nöbeti teslim aldım. Alay komutan
yardımcısı orada. Dedim ki, ‘Yarbayım duyduğuma göre bizim Alay Komutanı’nı
Genelkurmay’da enterne etmişler. Böyle bir haber aldım, size bildiriyorum.’ ‘A
öyle mi... Bir şey olmaz, sen görevine bak’ dedi. Hemen anladım ki bu adam karşı
taraftan. Nizam Karakolu, aynı zamanda gazinonun hemen girişi. Subaylar öğle
yemeğinde geliyorlar. Bizim toplantılara katılanlar geldikçe, onları kenara
çekiyorum, mektubu gösteriyorum. ‘Ya’ diyorlar, geçip gidiyorlar. Tepki bile
göstermiyorlar. Mecbur kaldım, Türkeşçi bildiğimiz teğmenlere de göstermeye... O
sıralarda bir minibüs geldi. Bir tane albay indi... Alb. Cihat Alpan. ‘Alay
komutan yardımcısıyla konuşacağım’ dedi. Gitti içeriye. Bir baktım telefon geldi
içeriden. Alay komutan yardımcısı yarbay arıyor: ‘Bütün subaylar yemekten sonra
gazinoda toplanacak. Yeni alay komutanımız konuşma yapacak.’ Dedim ki, ‘Yeni
alay komutanı kim? Bir genelge var orada. Elinde Genelkurmay’dan,
Cumhurbaşkanlığından geçmiş bir yazılı emri var mı? Benim sorumluluğum büyük.
Nizam Karakolu subayıyım, nöbetçi bölük benim. Genel talimat orada asılı.
Kendisini tanımıyorum. Alayın komutasını devralmaya kalkarsa onu tevkif ederim.’
Yarbay, telefonda bana bağırmaya başladı. ‘Ben görevimi yapıyorum’
dedim.
“Yemekhaneye gidiyorum, bizim cuntaya diyorum ki; ‘Alay Komutanı
diye bir adam gelmiş, sizi toplayacaklarmış, sakın ola gitmeyin.’ Teğmenlere
anlatıyorum falan... Yemek bitti, Cihat Alpan odadan çıkmıyor.
“Bir
toplantı yeri var. Orası hazırlandı, pozisyon alındı. Subaylar geçtiler
oturdular. Yüzbaşlarına gidip diyorum ki ‘Kalkın konuşun.’ ‘Tamam tamam gelsin
de bakarız’ diyorlar. Adam geldi. Yarısı kalktı, yarısı kalkmadı subayların.
Bozuldu. Dedi ki, ‘Arkadaşlar ben Genel Kurmay’dan görevlendirildim, Alay
Komutanı’nız rahatsızlanmış, alaya komuta etmek için beni görevlendirdiler.
Bundan sonra benim emirlerime göre hareket edeceksiniz. Biraz sonra, bütün
alayı, futbol sahasında içtimaya bekliyorum.’ Ben ayağa kalktım: ‘Albayım sizin
elinizde alay komutanlığınıza atandığınıza dair bir emir var mı?’ dedim. “Var
var, sonra gösteririm’ dedi. ‘Hayır’ dedim, ‘şimdi göstereceksiniz.’ Açtım emri
okudum. Dedim ki, ‘Benim görevin Nizam Karakol subayı olarak sizi tevkif
etmektir. Bir saat önce bir başka alay komutanımız olacak, o gidecek, bir saat
sonra bir başkası gelecek. Koyun sürüsü değiliz. Çobanları birileri değiştiriyor
ama elinize bir değnek vermesi lazım. O değnek sizin elinizde yok.’ Bakıyorum
etrafıma, yüzbaşı subaylar kıpırdamıyor. Havayı kokluyorum. 280 subay var. Adamı
tevkif etmeye kalksam, belki de yarısı bana karşı çıkacak, bir arbede yaşanacak.
Halbuki bizimkiler kalkıp konuşsalar, adam pısacak.”
Albay, toplantıyı
çabucak kapattı ve alayın alarma geçirilerek içtima için toplanmasını istedi.
Ancak yine kimseden ses çıkmıyordu. Erol Dinçer, 22 Şubat sonrasında kendisinden
savunma istendiğinde şu yanıtı vermişti:
“Genelkurmay Başkanı’nın bile,
Alay Komutanı’nı tevkif ettikten sonra, seçerek gönderdiği yeni alay komutanının
eline, ‘ne olur ne olmaz’ diye imzalı bir emir vermediği bir olayda, sizin
Üsteğmen Erol Dinçer’e bunu sormanız çok abestir.”
Kaldığımız yerden
sürdürüyoruz;
Sonunda alay, içtima için futbol sahasında toplanmıştı.
Cihat Alpan’ın özenle seçilmiş ve Muhafız Alayı’nı onüre etmek amacıyla yaptığı
konuşması arasında ağzından kaçırdığı, “Alay komutanınız hastalandı, ben de bu
sayede...” sözündeki “sayede” sözcüğü Erol Dinçer’in tansiyonunu yükseltmişti.
Yüzbaşı subaylarda biraz hareketlenme sezen Alb. Alpan, konuşmayı kısa kesmiş ve
yürümeye başlamıştı:
“Adam gidiyor... ‘Yüzbaşım geliyor musun?’ dedim ve
hemen Alb . Cihat Alpan’ın yanına gittim, ‘Sizi tevkif ediyorum’ dedim. Dondu
kaldı. ‘Siz garnizonda atama emrinizi göstereceğinizi söylediniz.’ dedim. Bu
kez, ‘Karargahta kaldı’ dedi. O sırada bütün subaylar benim etrafımı ay gibi
çevirdiler. Belki, adamı tevkif etsem, ‘tamam’ diyecekler... Veya... Durdum...
‘Peki’ dedim, ‘ben emri istiyorum.’ Yüzbaşılar alarma geçtiklerini söylüyorlar
ama anlıyorsun ki, yani orada bizim taraf... Yani, adam komutan olarak geldi
başımıza oturdu. Herkes kabul etmiş. Bir terslik var.”
Erol Dinçer,
yeniden Nizam Karakolu’na gitmek zorundaydı. Karakola girdi:
“Ben tam
normal işlerimi yaparken; Yarbay, bir karargah bölük komutanı, bir de bizim
toplantıya katılmayan bizim bir bölük komutanı... Üçü birden geldiler... Alay
Komutan Yardımcısı, “Erol bak, sen gençsin’ diye söze başladı. ‘Ee ne olmuş?’
dedim. Dedi ki, ‘Seni kurşuna dizerler, asarlar.’ Anladım ki, bunlar beni tevkif
etmeye geldiler. Anladım ki burada, bu kadro ile bir şey yapılamaz. İşte tam o
sırada saat 15.40-16.00 sıraları, aşağıdan gar gar gar tank paletlerinin sesleri
gelmeye başladı. ‘Ne oluyor?’ dedi Yarbay. Dedim ki, ‘Geliyor işte bizimkiler.’
Ama ses nasıl geliyor. ‘Biraz sonra burada olacaklar’ dedim. Tank seslerini
duyduktan sonra bunların renkleri benizleri attı, kalkıp gittiler. Tek başıma
kalmıştım. Tank sesleri de kesilmişti. Beni enterne edeceklerdi. Bölüğe gittim.
Münip’e dedim ki, ‘Bunların harekete geçecekleri yok. Aydemir’den bir türlü
harekat emri gelmiyor.’”
Dinçer, gelişmelere göre hazırlanmış planlardan
bir diğerini devreye sokmaya karar veriyordu. Artık yapması gereken Binbaşı
Fethi Gürcan’a gitmek, durumu anlatmaktı. Ancak, aynı saflarda olduklarına
inandığı subaylardan bir cip bile tedarik edemedi. Bunun üzerine Asb. Münip
Tepeci ile birlikte, Binbaşı Fethi Gürcan’ın yanına gitmek için Muhafız
Alayı’nın kırık dökük pikabına bindiler. Kendilerine nereye gittiklerini soran
Türkeşçi teğmenlere, “Köşk’ü turlayacağız” dediler. Nöbetçiler tedirgindi.
Paraşüt Bölüğü’nün üsteğmeni Güngör’ün –ki kendisi Türkeşçiler arasındaydı-
kendisine sempatisi olduğunu biliyordu. Paraşütçülerin arasından
çıktılar.
Tank bölüğüne gittiklerinde kendilerine parola soruldu. Yanıt
alınınca, kendilerinden oldukları anlaşıldı. Onlar da alarma geçmiş ve haber
bekliyorlardı. Muhafız Alayın’da durum nasıldı? Harp Okulu’ndan haber var mıydı?
Herkes heyecan içindeydi. Dinçer, Süvari Grubu’na gittiklerini söyledi. Sonunda
Süvari Taburu’nun Komutanı Şükrü İnanç ve komutan yardımcısı Fethi Gürcan’a
ulaştılar. Hemen durumu anlattılar. Erol Dinçer, “Onları harekete geçirmek
imkansız, durum kritik” sözleriyle konuşmasını noktaladı.
“O zaman Fethi
Binbaşı’nın özelliklerinden biri ortaya çıktı. Öyle bir anda kurmay subay olsa,
yarım saat –öyle mi yapsak, böyle mi yapsak diye- düşünür. ‘Neyle geldin?’ dedi.
Kırık pikapla geldiğimizi söyledim. ‘Tamam, ben Turgut’u (Saltoğlu) da alıyorum,
hemen tekrar pikaba bineceğiz’ dedi. Bana Muhafız Alayına nereden gireceğimizi
sordu. Çıkışımızda bize kolaylık gösterilen yerden gireceğimizi söyledim.” (Em.
Ütğm. Erol Dinçer)
Pikapta dört kişi vardı: Bnb. Fethi Gürcan, Ütğm.
Turgut Saltoğlu, Asb. Münip Tepeci ve Ütğm. Erol Dinçer... Köşk’e doğru yol
alırken, Binbaşı Fethi Gürcan, planını yapmıştı ve Dinçer’e talimatlarını
vermeye başlamıştı:
“Şimdi ben Süvari Bölüğü Komutanı’nın odasına
oturacağım. Sen kendine güvendiğin bir ekip oluşturacaksın. Ben orada otururken,
Gidip Cihat Alpan’ı yakalayıp getireceksin.”
Gelişmeler, Gürcan’ın
talimatları doğrultusunda gelişti. Zaten Binbaşı Gürcan Bölük Komutanı’nın
odasına oturduğu anda hava değişmişti. Gürcan, uzun namlulu smitwesson
tabancasını belinden çıkartıp masanın üzerine koymuştu. Erol Dinçer de
doğallıkla Gürcan’ın yardımcısı olmuş, yüzbaşı kendi emrine girmişti. O,
Binbaşı’yı oraya getirip oturtan adamdı. Sıra, Erol Dinçer’in Cihat Alpan’ı
yakalamasına gelmişti:
“8-9 kişi buldum. 6'şardan 2 grup oluşturduk.
Birinin başında ben, diğerinde Turgut Saltoğlu vardı. 12 kişi, altışar altışar
bindik pikaba. Alay Komutanı, ya gazinoda ya karargahta idi. Nizam Karakolu’nun
bir tarafı karakol, bir tarafı gazino... 6 buraya, 6 buraya... Ben gazinoda
olduğunu tahmin ediyorum. Ben gazinoya, diğer grubun başında bulunan Turgut da
karargah tarafına... Girdik gazinoya, baktım Alay Komutanı yok. Fakat beni
tevkif etmeye kalkan karargah bölük komutanı orada. Hemen onu aldım. ‘Sen’ dedim
‘alçağın birisin.’ Onu yakaladım. Bir an evvel öbür tarafa dönmek durumundayım.
Karşıya doğru koştum. Pencereden baktım. Aa.... Orada konuşuyorlar. Bizim Turgut
adamlarla konuşuyor. Cihat Alpan, Alay Komutan Yardımcısı ve emir subayı orada.
Hemen içeri girdim. ‘Ne yapıyorsun falan’ dediler. Ben, ‘Sizi tevkif edeceğimi
söylemiştim, kusura bakmayın. Sizi bölüğe kadar götüreceğim’ dedim. Cihat
Alpan’a tomsonu dayadım, ötekiler de kuzu gibi geliyorlar. Bunları bindirdik
pikaba... Cihat Alpan, ‘Acaba bir telefon edemez miyim?’ diyor... ‘yok’ dedim,
‘o kadar da saf değiliz.’ Telefon edecek Genelkurmay’a, diyecek ki, ‘Beni
yakaladılar...’ Pikaba bindirdim götürdüm Fethi Binbaşı’nın yanına. Fethi
Binbaşı, ‘buyurun’ diye karşıladı onları. Başlarına astsubay, teğmen diktik.
Fethi Gürcan yolda emir vermişti. Üç tank geldi tank birliğinden...” (Em. Ütğm.
Erol Dinçer)
O sırada Köşk’te Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay
Başkanı, Kuvvet Komutanları, özetle bütün devlet erkanı toplantı halindeydi.
Toplantının konusu da, Talat Aydemir’e karşı alınacak tedbirler idi. Köşk’ü ele
geçiren Binbaşı Fethi Gürcan ve Üsteğmen Erol Dinçer’in ise o sırada böyle bir
toplantı olduğundan haberleri bile yoktu.
Muhafız Alayı’ndaki gelişmeler,
Cumhurbaşkanlığı Genel Kâtibi Nasır Zeytinoğlu tarafından toplantıda bulunanlara
iletildiğinde ise büyük bir panik başlamış ve İsmet İnönü de, “sinirlenerek
‘Muhafız alayını, demek dört subay teslim aldı’ demiştir” (Aynı dört subay: Sv.
Bnb. Fethi Gürcan, Sv. Ütğm. Erol Dinçer, Sv. Ütğm. Turgut Saltoğlu, Sv. Asb.
Münip Tepeci, 22 Şubat 1962’den yaklaşık 1,5 sene sonra, bu sefer emekli subay
olarak 21 Mayıs 1963 ihtilâl girişimini başlatacaklardı)
Binbaşı Gürcan, Harp
Okulu ile irtibat kurmaya çalışıyor, ancak telefon irtibatı sağlanamıyordu. Erol
Dinçer, hemen bir telsizi yola çıkararak Harp Okulu’na gönderdi ve yeniden
telsiz irtibatı sağlandı. Fakat kısa bir süre sonra telsiz irtibatı da
kesilmişti. Soluk soluğa yaşanan olaylar sırasında, subaylarda bir huzursuzluk
başladı. Aydemir’den yana olduğu sanılan bir yüzbaşı gelmişti ve oradaki
subaylara Muhafız Alayı’nın hükümetten ve komuta kademesinden yana olan Hava
Kuvvetleri’nce bombalanacağını söylemişti. Lojmanlar çok yakındaydı. Subaylar,
çoluk çocuk derdine düştüler. Bu arada dışarıdan gelen telefonlarda da aynı
tehditler dile getiriliyordu:
“Subaylara, ‘Olmaz, hiç Muhafız Alayını
bombalarlar mı’ diyorum. Baktım olacak gibi değil, Paraşütçü astsubayı santralin
başına gönderdim. Kimseye telefon bağlamasın diye. Ben de telefona bakıyorum.
Fethi Binbaşı’ya duruma anlattım. Kendisi dışında kimseye dışarıdan telefon
bağlamıyoruz.”
"Bu arada Köşk santrali beni aradı. Köşk Bölük Komutanı
konuşacakmış. ‘Ne oluyor?’ diye sordu. Dedim, ‘Ne olacak Köşk’ü ele geçirdik.” O
da karşı tarafa geçmiş. Sonra Osman Köksal benimle görüşmek istedi. Eski Alay
Komutanım ya... O başından beri ikili oynamıştır. ‘Biz duruma hakimiz’ dedim. Bu
arada Köşk’ün yakın güvenliğini sağlayan Birinci Bölük Komutanı Köşk’ün yakın
güvenliğini sağlıyor. Yüzbaşı yelkenleri suya indirmiş. Haberler geliyor. Cihat
Alpan geldiğinde seslerini çıkarmaktan çekinen Türkeşçi subaylar, erlerin
namlularını Köşk’e doğru çevirtmişler. Onların normal koşullarda Köşk’ü korumak
üzere duruş almaları lazım. Zaten bir anlamı yok namluları oraya çevirmenin.
Yani psikolojik bir durum yaratılmış. ‘İnönü’yü vururuz’ diyen adamları kontrol
altına alamayabilirsin. Bu arada Fethi Binbaşı telefonlarda görüşüyor. Bize bile
renk vermiyor. Ama ‘asarız, keseriz’ tehditleri yapılıyormuş.” (Em. Ütğm. Erol
Dinçer)
Fethi Gürcan o sırada Harp Okulu’nun telefonunu düşürmeye
çalışıyordu ki, Üsteğmen Kepçeli telefon ederek, Erol Dinçer’e sordu: “Köşkte,
bütün üst düzey toplantıda. Ancak namlular Köşk’e çevrili olduğu için
çıkamıyorlar. Ne yapayım?”
Tarihi Konuşma
Dinçer, durumu Fethi
Gürcan’a aktardı. Gürcan, “Harp Okulu’nu arayayım” dedi. Erol Dinçer, Köşk’teki
toplantıyı da içeride kimler olduğunu da o dakikada öğrenmiş ve içinden, ‘Hiç
çıkmalarına izin verilir mi’ diye düşünüyordu. 15-20 dakika uğraştıktan sonra
Gürcan Harp Okulu ile bağlantıyı sağladı, durumu anlattı. Karşıdan gelen cevap
üzerine şöyle bir durdu kaldı. “Ya... Öyle mi?” dedi, telefonu kapattı. Dinçer’e
döndü, “Yahu” dedi, “diyorlar ki, ‘dışarıya çıkmak serbest, içeriye girmek
yasak. Bütün herkes çıkabilir.’”
... Ve Başbakan İnönü ile birlikte,
Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları diğer üst düzey yöneticiler Köşk’ü terk
etti...
İnönü'nün yanındakilere, "İşte şimdi kaybettiler!" dediği
söylenir.
Çoğu Bakan Ankara'daki elektrikli havadan kaçmak için Havaalanının
yolunu tuttu. İnönü ve Kuvvet Komutanları bundan sonra Hava Kuvvetleri
Komutanlığı binası’nda mevzilenecek ve 18 bin subay ile karşılarına dikilen
Aydemir’i pazarlık yoluyla ikna etme çalışmaları başlayacaktı.
Talât
Aydemir'in bu tarihi kararı, daima tartışma konusu olmuştur. Aydemir, İnönü
kabinesinin bakanlarını ve kuvvet komutanlarını köşeye sıkıştırdığı elindeki bu
imkanı neden kullanmamıştı?
“Harp Okulun'da Talât Aydemir'in yanındaki
adamlarda iş yoktu, kararlı bir yapıları yoktu ve Aydemir'in tereddüte düşmesine
yol açıyorlardı. Eğer Fethi Gürcan veya onun gibi kararlı bir subay, Harp
Okulu’nda Talat Aydemir’in yanında olsaydı, tarih değişecekti. Üstelik, Fethi
Binbaşı'nın konuştuğu kişi de Talât Aydemir değil, bir başkasıydı" (Em. Ütğm.
Erol Dinçer)
Osman Deniz de anılarında, hapishanede bulundukları sırada,
Aydemir'in "Fethi Gürcan ile konuşanın kendisi olmadığını" söylediğini nakleder.
Ama, kulaktan dolma bilgilerle, Aydemir'in "yalan söylediği"ni, Ütğm. Erol
Dinçer'in telefon görüşmesini paralelden dinlediğini yazar. Oysa Erol Dinçer,
aksini söylemektedir.
Telofon görüşmesinin öbür ucundaki Aydemir'in yanında
da Kur. Bnb. Bahtiyar Yalta vardı. Bahtiyar Yalta, bu kararda "bütün vebalin
kendisinde olduğunu", "Aydemir'in Fethi Gürcan'ın telofonu üzerine karşılarına
çıkan beklenmedik durum karşısında şaşırdığını" ve "kendisiyle olasılıklar
üzerine tartıştıklarını" aktarmış, fakat "Köşktekileri serbest bırakın" kararını
Fethi Gürcan'a kimin söylediğini anlatmamıştır.
Dolayısıyla Erol Dinçer'in
teşhisi doğrudur: Aydemir'in etrafındaki kurmay heyeti, Aydemir'i tereddüde
düşürmüştü. Eğer Gürcan'la konuşan, Bnb. Yalta ise de, Aydemir tereddüte
düşmemiş olsaydı, bu konuşmayı engelliyebilirdi.
Herşeye rağmen Talât
Aydemir, bir lider olarak bu tarihi kararın sorumluluğunu
üstlenmiştir.
“Saat 15'te kıt'alar harekete hazırdı. Geceyi bekliyorduk.
Genelkurmay üzerimize bazı kıt'alar sevketmeğe kalktı. 230. Piyade Alayı
Çubuk'tan geldi. Fakat Alay Kumandanı okula gelerek emrime girdi. Polatlı'dan
kıt'a sevkedildi. Gelenlerden bazıları emrime girdi. Araya bir sürü elçiler
girmeğe başladı. Genel Kurmay'dan bir çok heyet gelip gidiyordu. Bu vaziyette
iken saat 20'ye doğru Muhafız Alayı'na yeni tayin edilen alay kumandanı Albay
Cihat Alpan tevkif edilmek suretiyle Muhafız Alayı'nın da emri kumandası bizim
tarafa geçti. Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan, Muhafız Alay Kumandanlığı’nı
deruhte ediyordu.
O anda bana telefon etti:
“Albayım, şimdi burada kuvvet
kumandanları, İnönü dahil bütün kabine köşkte toplantı halindeler... Şimdi
hepsini enterne edeyim mi? Hesaplarını göreyim mi?” dedi.
“Hayır” dedim,
“Serbest bırakacaksınız. Çıkacaklar.” (Talât Aydemir'in
Anıları)
Harekatın yön değiştirmesinde Türkeşçi teğmenlerin tavırları da
etkili olmuştu:
“Bu kadar silik ve kararsız bölük komutanlarının olduğu
yerde, silahlı teğmenler etkinliği ele geçiriyorlar. Üsteğmen Kepçeli, Birinci
Bölük Komutanlığındaydı. O belki bilmiyor silahların namlularının Köşk’e çevrili
olduğunu. Onlar mevzilere dağılmış, birliklerin başlarında teğmenler var.
Namluyu oradan buraya çevirmenin manevi anlamı var. ‘Vururuz’ mesajı veriliyor.
İçeridekileri korkutan bu. Belki böyle yapmasalar, içeridekiler bu kadar çabuk
dışarı çıkma telaşına kapılmayacaklardı.” (Em. Ütğm. Erol Dinçer)
13
Kasım 1960 operasyonundan önce Türkeşçilerin en yoğun faaliyet gösterdikleri
birliklerin başında Tank Okulu gelir. 14'lerden Dündar Taşer ve Muzaffer Özdağ
Tank Okulu'na gelir ve kendileri dışındaki MBK'sinin diğer üyelerini tasfiye
etmek amacıyla hazırlandıkları ihtilale bu okulu taban yapmaya çalışırlardı.
Gördük, Türkeş ve ekibi bir sürü toplantıya rağmen böyle bir ihtilal becerisi
göstermediler ve kendileri tasfiye edilip sürüldüler. Tank Okulu'ndaki genç
Türkeşçi subayların tepkilerinden çekinildiği için de "Tank Okulu, Süvariler
tarafından kuşatıldı ve hiçbir subay tanklara yaklaştırılmadı".( Nusret
Kocabey)
14'lerin tasfiyesinden sonra, 22 Şubat 1962 Direnişi'nde Tank
Okulu'nun ve Harbokulu’nun arka sırasında olan bütün birliklerin Talat
Aydemir'in yanında olacağını göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, 21 Mayıs 1963
ihtilalinde Tank Okulu Fethi Gürcan'ın kendisi gibi üç emekli subayla ihtilali
başlattığı birlik olacaktır. Tank Okulu'ndaki bu değişim nasıl ve neden
olmuştu?
“Türkeş olayı önemlidir. Ordu o zaman önemli anlamda ikiye
ayrılmıştır. Bu bizi tedirgin etmektedir. Onun için toplantılar yapıyoruz. Biz
ilerici, solcuyuz. Faşist değiliz bir kere. Ben Fethi Gürcan’ın ikna yeteneğini
o zaman gördüm. Alıyor karşısına 14’lerin adamını, bir gecede hemen ikna ediyor.
Ergenekon destanı okuyan, faşist kültürle beslenmiş adamı bir gecede Yön dergisi
okuyan solcu kesime alırdı. O ikna edilen, yanımıza alınan adam da sağlam
çıkardı.” (Em. Ütğm. Erol Dinçer)
Türkeşçi genç subayların “bir gecede
ikna” olması, ikili oynayan generallerin “ikna” olması gibi güce tapmaktan
değildi. “Sağlam” çıkıyorlardı, yani sonuna kadar gidiyorlardı.
Bu,
Milliyetçilik ile Milletçilik arasındaki diyalektik ilişkiden
kaynaklanıyordu.
“Sağlam” çıkan bu genç subaylar, her şeyden önce
Vatansever’diler ve halk çocukları idiler. Bir ucu Irkçılığa uzanan
Milliyetçilik ile bir ucu Sosyalizme açılan Milletçilik arasındaki fark onların
beyinlerini zorluyordu.
Osmanlı, Devlet ve Millet olarak olarak yapılanmıştı
ve Millet, Devlet mekanizması dışındaki tüm insanlardı. Millet’in içine
zenginler de giriyordu ama onlar oldukça azınlık olduklarından, Millet denince
genel olarak çalışan halk anlaşılıyordu.
Milliyetçilik, çöken Osmanlılık
zamanında çağa uygun bir tepki olabilirdi ama 1960’lı yıllarda düşman dışarıdan
çok içerideydi. O nedenle 27 Mayıs ihtilaliyle devinimine başlamış tepki
hareketi, Milletçilik manivelası üzerinden hızla çalışan halka
yaklaşacaktı.
Ve Türkeşçi bilinen Tank Okulu’nun genç subayları, Fethi Gürcan
tarafından ikna edilerek Talat Aydemir’in arkasında saf
tuttular.
“Nitekim mahkemede, Türkeş’in not defterini yakaladılar.
Bizimle yargılanan en az 15-20 subayın ismi, Türkeş’in not defterinden de
çıkmıştır. Ona bağlı subaylar olarak. Mahkeme hayret ediyordu, ‘bu nasıl iş’
diye. İkna yoluyla Türkeş’in altı boşaltılıyordu.” (Em. Ütğm. Erol
Dinçer)
Şüphesiz, Türkeşçi subayların tamamı ikna edilememişti. Hala
çeşitli birliklerde ve hatta Muhafız Alayı’nda bile önemli sayıda Türkeşçi genç
subay vardı. Fakat:
“Türkeşçi kesim hiçbir zaman bir ihtilal yapabilecek
kadar hem yürekli hem de bilinçli adam toplayamamıştır. Ordudaki Cumhuriyeti
kuran devrimci yapı kusmuştur onları. Bu husus onların harekete geçmesini
önlemiştir ama biz de onların aport beklediklerini sezinlemişizdir. Anladık ki,
niyetleri biz bir hareket yaptıktan sonra bizim de hareketimizi aşan bir
hareketle iktidara el koymak niyetindedirler.” (Em. Ütğm. Erol
Dinçer)
Direnişin sonu: İnönü’nün sözü
"O andan itibaren her şeye
hâkimdim. Fakat Genelkurmay karargâhındaki bazı menfaatperest ve memleketin
gidişatı hakkında hiçbir fikir sahibi olmayan dalkavuk ruhlu ve "İnönist " bazı
subaylar, bize karşı büyük anlayışsızlıklar gösteriyorlardı. Bu meyanda
Genelkurmay karargâhının etrafına tanksavar topları, bazukalar
yerleştirdiklerini öğrendim. Karargâhın içinde subaylara tomson tabancalar
dağıtılıyor, el bombaları veriliyordu. Bir mukavemet unsuru imiş gibi karşımıza
dikiliyorlardı. Bu vaziyetler haber alınınca gerek Tank Taburu subayları ve
gerekse Harp Okulu üzerinde büyük infial meydana geliyordu. Saatler de
ilerledikçe kıtaların kontrolü güçleşiyordu. Bu sırada Genel Kurmay'dan gelen
elçiler Sunay’ın yazılı bir taahhütnamesini getirdiler. Ben “Hukukî değeri
olmadığını” söyledim. “İnönü'den getirelim” dediler. Saat 2.30•raddelerinde onu
da getirdiler. Yine “Hukukî değeri olmadığını” söyledim. Kâğıdı getiren kurmay
Albay, “Onun altındaki imza, Lozan Sulhü'ne imza koyana aittir. Her türlü
taahhüdünü yerine getirecektir” dedi. Ben de cevap olarak “O taahhütlerin yerine
gelip gelmeyeceğini bundan sonraki günler gösterecektir” dedim. Taahhütlerin
yerine getirilmediği hâdiselerle meydana çıkmaktadır.
O andan itibaren bir
karar vermek icap ediyordu. Harekâta başlamak veya durdurmak. Yapılan bir durum
mahkemesi neticesi, harekâtı durdurmağa karar verdim. Eğer harekât yapılmış
olsaydı şu olaylar meydana gelebilirdi:
l. Hava Kuvvetleri ile bir çatışma
olabilirdi. Şöyle ki: Bizzat Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, 19 Şubat
günü Genelkurmay Başkanlığı’nda Selçuk Atakan, Necati Ünsalan, Muhittin Önür,
ben, Abdurrahman Doruk'un bulunduğu ve Sunay'ın dâveti üzerine yapılan
toplantıda şöyle demişti: “Şayet koordinesiz bir harekâta girişirseniz, ben ve
Deniz Kuvvetleri Kumandanı karar verdik, Türkiye'yi kuvvetlerimizle terk edip
NATO üslerine çekileceğiz”
2. Hava Kuvvetlerinin NATO üslerine çekilmesi
halinde üç ihtimal mevcut idi:
a. Hava Kuvvetleri tümü ile İrfan Tansel'i
takip eder, biz de muvaffak olursak, Türkiye'ye bir daha dönmeleri muhal
olurdu.
b. Hava Kuvvetleri'nin yarısı emre itaat ederse havada çatışma vuku
bulacak, büyük kayıplar olabilecekti.
c. Tümü veya bir kısmı ile bizi
bombalayabilirlerdi.
3. Üzerimize dışardan sevk edilen birlikler de bize
iltihak etmişler, saat 15'ten sabahın 3'üne kadar hepsi harekâta hazır vaziyette
beklemekteydiler. Genelkurmay ise Tanksavar toplarıyla karşımızda mevzi almıştı.
Bu durum Tank Taburu'nu galeyana getirmişti. Eğer harekete geçseydim, tanklar
Genel Kurmay’ı ve Hava Kuvvetleri Karargâhını yerle bir edecekti. Buna şu
konuşma sonunda kanaat getirdim . Arkadaşlara, yürüyüşe geçmediğimiz takdirde
Genel Kurmay'ın önünden selâm verilerek geçilmesini söylediğim zaman Orhan
Topçuer'den aldığım cevap “Siz ancak başla emrini verebilirsiniz. Ondan
sonrasını biz biliyoruz, albayım, Dümdüz ezip geçeceğiz”, oldu. Hal böyle olunca
Genel Kurmay'da ve Hava Kuvvetleri'nde ve hattâ şehir içinde yüzlerce cana
kıyılacak, hem arkadaşlarımızın, hem de masum halkın kanı akacaktı. Çünkü
harekât başladıktan sonra kumandayı kaybedecektim.
4. Yanlış anlaşılma
yüzünden bütün memleket sathında bazı hareketler olacak, ordu her yerde
birbirine girecekti. Namlunun namluya dönmesi ise, bir iç harp
doğuracaktı.
5. Bunun sonucunda Amerikalılar füze rampalarını korumak için
bir çıkarma ve indirme yaparak Samsun - İskenderun hattına el koyacaktı. Ruslar
ise Boğazları ve doğudan Kars'ı zorlayacaklardı. Bu durumda Güney - Kuzey Kore
durumuna düşecektik.
6. Bütün bunlara rağmen Ankara'da yüzde yüz muvaffak
olacaktım. O andan itibaren liderdim. Kan döküldüğü için mecburen dikta rejimine
gidecektim. Bizim amacımız ise dikta değil, demokrasi idi. Geçici bir zaman için
aydınlar kitlesine dayanacak olan bu demokrasi, köklü reformlar yapıldıktan,
iktisadî düzen ve sosyal âdalet nizamı kurulduktan sonra yerini normal
seçimlerle gerçek demokrasiye bırakacaktı.
7. Her şeye rağmen diktaya
gitseydik, ihtilâlin ve diktanın şartlarını yerine getirmek için, her şeyden
önce kendi kellelerimizi koruyabilmek için, karşı harekâta girişen ve
protokollere imza koyup sonradan ihanet eden kumandanları yok etmemiz
gerekecekti. Kısaca geniş çapta bir katliâm olacaktı.
8. Bu hareketler genç
kuşak arasında yeniden huzursuzluk yaratacak, lider durumuna gelmiş olan
bizlerin aleyhine de bir hareket başlayacaktı. Bunun hemen arkasından çorap
söküğü gibi bir ihtilâl daha gelecekti.
9. Gayemiz ordunun bütünlüğünü
muhafaza etmek, namluyu namluya çevirtmemekti. Biz bu hareketi iktidar hırsı ile
yapmadığımızı ispat etmek istedik. Yukarıdaki olaylârdan birinin dahi meydana
gelmemesi için kendi hayatımızı feda etmeyi göze aldık. Bizim başımız gitsin,
yeter ki Türkiye kurtulsun. Belki partiler de akıllanır, dedik.
Parolamız
Halâskâr, işareti fedâiler'di. Parolamıza dahi dikkat edildiği takdirde hangi
amaçla harekete geçtiğimiz ve kendimizi neden feda ettiğimiz anlaşılır.” (Talat
Aydemir’in hatıraları)
Talât Aydemir ve ona bağlı birlikler Ankara’ya
egemendi, karşılarında sadece Genel Kurmay’da menzilenmiş “birliksiz subaylar
vardı. Bir hareket başlasa, onların da ne kadar hükümete bağlı oldukları
şüpheliydi. Örneğin, 22 Şubat gecesi Aydemir taraftarı Üsteğmen Oğuz Bakır,
kendisine hakaret eden Yüzbaşı’yı vurup öldürmüştü. Dolayısı ile bütün
birlikleri arkasına almış Aydemir, Ankara’nın mutlak hakimiydi.
Ancak,
İstanbul’daki birlikler de Aydemir’i yalnız bırakmıştı ve Hava Kuvvetleri de
hükümetten yanaydı. Bu da, Silahlı Kuvvetler arasında bir çatışma ihtimalini
gündeme getiriyordu.
“Dündar Seyhan, yurtdışındaki Orhan Kabibay’ı Başbakan
yapmak için ısrar ediyordu. Aydemir bu nedenle ihtilâli durdurdu” (Em. Ütğm.
Aptullah Yılmaz)
Bu konuda Kurtul Altuğ’un kitabında Türkiye dönüş
hazırlıkları yaptıklarını gösteren Kabibay ile Erkanlı’nın mektupları
var.
Dolayısıyla henüz bölünmemiş olan 14’lerin hem Kabibay, hem Türkeş
kanadının 22 Şubat direnişini atlama tahtası olarak kullanma niyetleri
Aydemir’in gözünden kaçmamıştır.
“Çünkü harekât başladıktan sonra kumandayı
kaybedecektim.”
Sonuç olarak, Talât Aydemir kan dökülmesin diye ve
İnönü'den hiçbir cezai takibata uğratılmayacaklarının garantisini veren imzalı
bir belge aldığı için hareketi durdurdu. Ama sonraları Türkiye'de binlerce
gencin kanı dökülecekti. Ayrıca, "Siyaset"te söz değil günü kurtarmak önemliydi.
İleride Süleyman Demirel'in formülleştireceği gibi, "dün dündür".
Oysa
Aydemir politikacı değil askerdi. Onun inancına göre asker verdiği sözde
dururdu. İnönü de "Kurtuluş Savaşı Kahramanı" ünvanlı, üstelik "Lozan
Antlaşmasına imza koymuş" eski bir askerdi. Aydemir yine de yazılı bir belge
almakta ısrar etti. İnönü'nün sözünde duracağı konusunda şüpheleri vardı,
"belge" tarihe geçerdi.
Genel Kurmaydan gelen elçiler Sunay’ın yazılı bir
taahhütnamesini getirdiler. Ben “Hukukî değeri olmadığını” söyledim. “İnönü'den
getirelim” dediler. Saat 2.30•raddelerinde onu da getirdiler. Yine “Hukukî
değeri olmadığını” söyledim. Kâğıdı getiren kurmay Albay, “Onun altındaki imza,
Lozan Sulhü'ne imza koyana aittir. Her türlü taahhüdünü yerine getirecektir”
dedi. Ben de cevap olarak “O taahhütlerin yerine gelip gelmeyeceğini bundan
sonraki günler gösterecektir” dedim. Taahhütlerin yerine getirilmediği
hâdiselerle meydana çıkmaktadır. (Talat AYDEMİR)
22.
Şubat.1962
Derhal herkesin normal vazifelerine dönmeleri şartıyla şimdiye
kadar kan dökülmesine meydan verilmediğinden dolayı hadiselere katılanlar
hakkında kanuni takibat yapılmayacağına hükümet ve devlet başkanlarından aldığım
teminata dayanarak ben de söz veriyorum.
İmza
Cevdet
SUNAY
Org
Genelkurmay Başkanı
SİLAHLI KUVVETLER BAŞ KOMUTANININ
EMİRLERİNE UYMAK VE GİRİŞİLEN HAREKATA DERHAL SON VERMEK ŞARTIYLA,ŞİMDİYE KADAR
KAN DÖKÜLMESİNE MEYDAN VERİLMEMİŞ OLMASI GÖZÖNÜNDE TUTULARAK HAREKATA KATILANLAR
HAKKINDA HİÇBİR CEZAİ TAKİP YAPILMAYACAĞINA HÜKÜMET BAŞKANI OLARAK SÖZ
VERİYORUM.
23-ŞUBAT-1962
Saat:01:00
BAŞBAKAN
İmza
İSMET
İNÖNÜ
Ertesi gün 22 Şubat direnişine katılan genç subaylar emekli
edildiler.
Hadi diyelim, emeklilik hakkını kazanmış subayların emekli
edilmeleri normaldi!!!
Ya, emeklilik hakkı kazanmamış
Binbaşıların,Yüzbaşıların, Üsteğmenlerin, Teğmenlerin, Astsubayların ordudan
tart edilmeleri, maaşsız bırakılmaları??? Buna adı Ordudan tartdı. Tüm
haklarının gaspı. Asker için en büyük ceza idi. Sorgusuz sualsiz cezai takip.
Sorgusuz sualsiz kanuni takibat.
Genç subaylarının duraklamasını ,yılların
Tilkisi affetmedi.Genç subayların üzerindeki, Lozan’da imza atmış,bağımsız
ulusun yaratıcı imajını kullanarak ellerinden silahlarını aldı. Aldatmak onun
için sorun değildi. O artık asker değildi, siyasetçiydi, Türkiye’deki politikacı
için ”Söz vermek” sözü “aldatmak” sözünün eşdeğeriydi.
Eğer 22 Şubat
direnişçileri hakkında bir dava açılmadıysa, İhtilal protokollerine imza atmış
generalleri korumaktan başka bir şey değildi.
Lafa gelince her biri farklı
tonlarda gürlemiş, fakat 22 Şubat'ta pısmış generaller bu ülkeye lazım
olacaktı!
Öner Gürcan 10 Ağustos 2004