Sitemiz yazarlarından, gazeteci Rahmi Yıldırım’ın Evrensel gazetesinde çıkan
yazısını olduğu gibi yayınlıyoruz,
Yeniyol
12 EYLÜL’ÜN FAYDALARI
-HÜRGENERAL
İşçilerin emekçilerin gazetesi “Evrensel”de 12 Eylül’ün
faydalarından söz etmek.
Gazete okuru proleterlerin, darbe mağduru
insanların kaşlarının çatıldığını hissediyorum.
Hatta Fatih Polat, “Rahmi
Bey’i adam yerine koyduk, 12 Eylül felaketini anlatmasını istedik. Kalkmış 12
Eylül’ün faydalarından söz edecek. Ne de olsa eski asker... ” diye daha da
kaşlarını çatmış olmalı.
Haklısınız da dostlar, “Vurun ama dinleyin bir
hele?”
Ertuğrul Özkök’ün sık sık yazdığı gibi “12 Eylül sayesinde can
güvenliği sağlandı, akan kan durdu, memleket derin bir nefes aldı. Bu yüzden
halk Anayasa’ya yüzde 92.5 oranında evet oyu verdi. ” diye ahkâm kesecek,
darbeyi masum ve mazur gösterecek değilim. Ben, 12 Eylül’ün bir vatandaşın
bireysel tarihindeki faydalarından söz edeceğim.
Aslında, Kenan Evren’i ve
Anayasa’ya yüzde 92.5 oranında “evet” oyu verenleri saymazsak, 12 Eylül’ün
faydalarından söz eden ilk kişi, Ertuğrul Özkök değil, Aziz Nesin oldu.
Darbenin 7’nci yıldönümüydü, Ankara’da bir panel düzenlendi. Ben de gazeteci
olarak salondayım. Panelin konuşmacılarından Aziz Nesin, sıra kendisine
geldiğinde “12 Eylül’ün hiç mi faydası olmadı?” sorusuyla başladı konuşmasına.
Dinleyicilerin kaşları çatıldı; kimi keskin dinleyiciler, “Aziz Nesin ne de olsa
eski asker, zaten biraz da yaşlandı, askerlik damarı kabardı, 12 Eylül darbesini
överek kendisini affettirmeye çalışacak!” diye homurdandılar.
Aziz Nesin,
homurdanmalara aldırmadan devam etti:
“Arkadaşlar, 12 Eylül öncesinde
taksiye bindiğimizde, ücret konusunda taksiciyle saç saça başbaşa kavgaya
tutuşur, nerdeyse kanlı bıçaklı olurduk. Ama 12 Eylül geldi, taksiciyle kavgaya
son verdi. Ne yaptı 12 Eylül? Bütün taksiler sarıya boyandı, her birine
taksimetre takıldı. Artık ne kadar ücret ödeyeceğine kavga ederek değil,
taksimetreye bakarak karar veriyorsun. Kötü mü oldu? Elbette iyi oldu. Ama,
kardeşim, taksici-müşteri kavgasını bitirmek, taksimetre taktırmak için de darbe
yapılmaz ki.”
Nur içinde yatsın. Bu sözler üzerine homurdanmalar kesildi.
Sonrasında Aziz Nesin işi gene sosyalistliğe döküp, başladı 12 Eylül’e veryansın
etmeye.
Aziz Nesin’in vurguladığı taksimetre işi dışında toplumsal tarihte
12 Eylül’ün başkaca faydası oldu mu, bilemiyoruz. Süleyman Demirel’in darbeden
sonra sol söylemi ödünç almasına bakarak, “İşte en âlâsından bir 12 Eylül
faydası. Bir darbe daha olursa Demirel bu kez komünist olur ki, burjuvazi
‘Komünist Demirel’ riskini göze alamaz. Dolayısıyla bu memlekette bir daha darbe
olmaz!” diye hayale kapılanlar çıktı. Ama, hayat kendi hükmünü icra etti,
Demirel’in maskesi çok çabuk düştü.
Bunca peşrevden sonra gelelim darbenin
bireysel tarihteki faydalarına. Anlatacaklarım latife değil tümüyle gerçek.
Darbeciye darbe
Bireysel tarihinden alıntılar yapacağım kişi, bir
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı.Üstelik Kenan Evren’in meslektaşı. Yani eski
asker. 1971 darbesi sırasında on üç yaşındayken askeri liseye girdi, sonra Kara
Harp Okulu’na. Darbe tarihinde yirmi iki yaşında genç bir teğmendi. Harekât
emrini alınca, ister istemez sorumluluk bölgesinde, yani Çanakkale’nin Çan ve
Yenice ilçelerinde darbe yaptı. Ama Allah için söylemek lâzım gelirse, kimsenin
canını acıtmadı. Sıra dışı bir darbeciydi.
Birgün bir ihbar mektubu aldı.
Bir köyde terzi varmış, devrim olduğunda göndere çekilmek üzere kızıl bayrak
dikmiş, evinde saklıyormuş. Muhbir vatandaş, mektubu üst makamlara da
gönderdiğini eklemiş. Yani, “İstersen terziye operasyon yapma!” der gibi.
Başçavuşa bir operasyon timi hazırlamasını emretti darbeci teğmen. Operasyon
timi erken bir saatte köye vardı. Hoyratça bir operasyon olmaması için teğmen
kapıyı bizzat çaldı. Terzi uykulu gözlerle kapıyı açtı. Teğmen durumu
açıklayarak arama yapılacağını tebliğ etti. Arama başladı. Zaten küçücük bir köy
evi. Aranacak fazla yer yok. Bir köşede sandığı karıştıran Başçavuş “Buldum
komutanım!” diye heyecanla bağırarak teğmene koştu. Elinde birkaç kitap vardı.
En üstte Aziz Nesin’in “Savulun Sosyalizm Geliyor” kitabı. Teğmen belli etmeden
içinden güldü. “Tebrik ederim Başçavuşum” dedi. Operasyondan sonra, “Yasal
işleme gerek yoktur” diye raporunu yazdı.
Teğmen gerçekten de sıra dışı bir
darbeciydi. Darbenin üzerinden iki yıl geçtikten sonra üsteğmen rütbesindeyken
kendisine darbe yaptılar. Kenan Evren’in emriyle Ankara’da Ordu İstihbarat ve
Dil Okulu’nda sorguculara teslim edildi. Peşinden, “Tutum ve davranışlarıyla
yasa dışı fikirleri benimsediğinin anlaşıldığı” gerekçesiyle yirmi dört yaşında
ordudan çıkartıldı.
Mahkeme kararı olmadan üçlü kararname ile Ordudan
çıkarma emri, yani re’sen emeklilik kararı Urfa Suruç’taki tabur gazinosunda
tebliğ edildi. İçinde elbette fırtınalar koptu. Çocukluğunun gençliğinin en
güzel döneminde on bir yıl onurla taşıdığı, kirletmediği üniformadan çıkıyordu.
Gideceği yer cezaevi ya da işsizler ordusunun saflarıydı. Hiç renk vermedi,
neşeli görünmeye çalıştı. Gazinodaki meslektaşları şaşırdılar.
“Yahu nasıl
bu kadar sakin ve neşeli olabilirsin? ” diye hayret ettiler.
Bir anda işsiz
kalan, diploması cumhurbaşkanı adaylığı dışında hiç bir işe yaramayacak olan
üsteğmen işi şakaya vurdu:
“Orgeneral olacağım, hatta... diye yola çıktım.
Şimdi hürgeneralim. Bu da sevinmeye değer!”
Üsteğmen, Kenan Evren’le artık
meslektaş olmadığına sevinerek teselli buluyordu kendince.
Kenan Evren’le
artık meslektaş olmamak! Az şey mi? Buyrun, işte 12 Eylül’ün bireysel tarihteki
bir faydası.
Üsteğmen, Kenan Evren’le artık meslektaş olmayacağına sevindi;
ama Evren, son imzayı kendisinin attığı bir kararla üsteğmeni meslekten atmakla
kalmadı. Üsteğmeni ve arkadaşlarını “Ben onlara hain lafını bile az bulurum”
diyerek, kendi ifadesiyle “Adaletin pençesine” teslim etti.
Adaletin pençesi
mâlum. Üsteğmeni gözaltına aldılar. Gözaltına alınmadan önce, diz kapaklarında
doktorların teşhis koyamadıkları bir rahatsızlığı vardı. Doktorlar, romatoid
artrid olabileceğini söylüyorlardı. Yedi-sekiz ayda bir diz kapakları su
topluyor, şişiyor, alaturka tuvalete bile çömelemiyordu. Sağolsun, emniyetçiler,
gözaltında çaresi buldular. Üsteğmenin vücudunda kablo ucu değdirilmedik bir
santimetre kare dahi bırakılmadı. Yani üsteğmene fizik tedavi uygulandı! Aradan
yirmi üç yıl geçti, üsteğmen bir kez bile, diz kapaklarından şikâyet etmedi.12
Eylül çok faydalı oldu, canım!
Gözaltına alınmadan önce üsteğmenin
midesinden şikâyeti vardı. Her karavanadan sonra midesi yanıyor, doktorlar ülser
başlangıcı olabileceğini söylüyorlardı. Çok şükür, 12 Eylül hapishanelerinde
bunun da çaresi bulundu. 12 Eylül hapishanesi demek, açlık grevi demek.
Üsteğmen, Metris cezaevinde 28 gün süreyle ağzına bir tek lokma koymadı, sadece
su içti. Meğer açlık grevi ne kadar da faydalı imiş! Şaka değil. Mide ve
bağırsaklar dinleniyor; bu arada, vücut doğal tedavi sürecine giriyor. Aradan
yirmi iki yıl geçti. Üsteğmenin midesi hâlâ taş gibi, taşı yutsa öğütür. 12
Eylül çok faydalı oldu, canım!
Tabii üsteğmen içeride tedaviyle meşgulken,
dışardaki akrabaları da boş durmadı. Üsteğmen başına gelecekleri tahmin ederek,
“Her şeyi yakın, kitaplarımı yakmayın” demişti, ama nafile. Gözaltı haberi gelir
gelmez, banyoda termosifonun sobası ateşlenmiş. Kitaplar doğruca sobaya. Soba
günlerce yanmış. Termosifonda gaz ve odun açısından bir hayli tasarruf
sağlanmış. 12 Eylül sayesinde sağlanan yakıt tasarrufuna en büyük katkıyı,
Marks, Engels ve Lenin’in tuğla kalınlığındaki kitapları yapmış. Hele 600 küsur
sayfalık “Kapital” ciltleri, bir hayli tasarruf sağlamış ki, artık o kadar olur.
Tasarrufun tadına varan akrabalar, cep kitapları yazan Stalin ve Mao’ya teessüf
etmişler.
Netice itibariyle, 12 Eylül’ün bireysel tarihlerde faydalar
sağladığı kesin. Ama, Aziz Nesin’in deyişiyle, bunun için darbe şart mıydı?
Sadede gelecek olursak
12 Eylül’ün bu şekilde faydalı olduğu
üsteğmenin kim olduğunu tahmin etmişsinizdir. Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen
Rahmi Yıldırım’ın bireysel tarihinden alıntılar yaptım. Üsteğmen, Ordu
İstihbarat ve Dil Okulu’nda bir ay süren sorguya ek olarak, 1982 Kasım ayından
başlamak üzere Bursa, İstanbul ve Ankara nezarethanelerinde beş ay daha
sorgulandı. Dışarda mevsimlerin geçtiğinden haberi olmadı. Asker ve polis
kılığındaki işkencecilerin “Ulan sınırda suyun başını tutmuşsun. Vatanı
kurtarmak sana mı düştü, vatan kurtaracağına yükünü tutsaydın ya!” diye sitem(!)
ederek vahşice saldırmalarının ve küfretmelerinin acısını öfkesini hâlâ
yüreğinde taşıyor.
Üsteğmenle birlikte aynı kaderi paylaşan kaç insan vardı?
Sorunun resmi yanıtı 1988 yılında alındı. TBMM’de Muğla Milletvekili Tufan
Doğu’nun yazılı soru önergesine Milli Savunma Bakanlığı’nın verdiği 13 Ekim 1988
tarihli yanıta göre, 12 Eylül döneminde 153’ü teğmen, 216’sı üsteğmen, 26’sı
yüzbaşı ve 2’si yarbay olmak üzere toplam 397 subay, 176 astsubay ve 447 askeri
öğrenci ordudan çıkartıldı.
Soru önergesinde ordudan çıkartılanların isim
listesi ve haklarında hangi davaların açıldığı, davaların nasıl sonuçlandığı da
soruluyordu. Ama bu sorulara yanıt verilmedi. Üsteğmenin kanaati o ki, gerçek
sayı daha yüksektir.
“Tutum ve davranışlarıyla yasa dışı görüşleri
benimsediklerinin anlaşıldığı” gerekçesiyle, hiçbir mahkeme kararı olmadan,
re’sen emeklilik adı altında yirmili yaşlarında ordudan çıkartılan, Devlet
Başkanı Kenan Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, kendi
ifadesiyle “adaletin pençesine teslim ettiği” subaylar arasında kimler yoktu ki?
Jandarma Üsteğmen Ahmet Şener, 1983 yılında Cizre’de hudut bölük komutanı
iken, sınırda çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olayla başlayan
gelişmeler, Irak sınırından 30 kilometre içerilere uzanan sınır ötesi harekâtın
düzenlenmesine vardı. Üsteğmen Şener, hastanede yattığı süre içinde en yüksek
komutanların ve makamların geçmiş olsun dileklerine mazhar oldu. Sonra,
hastaneden “vatan haini” olarak taburcu edilip sorgulandı ve re’sen emekliye
ayrıldı.
Piyade Üsteğmen Hasan Gizer, 1980 1 Mayıs’ında sıkıyönetim
görevlisi olarak devriye hizmeti yaparken otomatik silahlarla tarandı. Hedefini
bulan kurşunlar, çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa,
Üsteğmen Gizer, belki de “vatan haini” olmaya fırsat bulamayacaktı.
İşkenceciler, Mustafa Kemal’in Çanakkale’de göğsüne isabet eden şarapnel
misketinden saati sayesinde kurtulmasından esinlenerek, kendisini “Atatürk” diye
çağırıyorlardı. Üsteğmen Gizer, Metris Cezaevi’nde, kendisini tarama eyleminin
sanıklarıyla birlikte yattı.
Metris Cezaevi’nde yatanlar arasında, daha önce
kendileri de cezaevlerinde görev yapan üsteğmenler Enver Çal ve Burhan Karal da
vardı.
Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, talihi yaver gidip, anayasal düzeni
yıkmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve “vatan haini” ilân edilmeye
fırsat bulabilen şanslı bir subaydı. Urfa Suruç’ta hudut bölük komutanıyken,
hududu geçmeye çalışan mütecavizlerle çıkan çatışmada, kurşunlar, sol kulağında
si bemol – do diez notalarını anımsatmakla yetinmişlerdi.
Jandarma Üsteğmen
Fahrettin Çoban ise o kadar talihli değildi. Sorgulamalar sırasında, okuldaki
lakabı bir anda “örgüt içi kod isme” dönüşen Üsteğmen Çoban hakkında ısrarla
itiraflarda bulunulması isteniyordu. Ama arkadaşları, Fahrettin Çoban ile
cezaevi avlusunda birlikte volta atma mutluluğuna erişemediler. Üsteğmen
Çoban’ın hudut bölük komutanı iken, arazi etüdü sırasında serseri bir mayına
basıp öldüğü haber alındı. Üsteğmen Çoban, “vatan haini” olmaya fırsat bulamadan
“şehit” olmuştu.
Piyade Binbaşı Abdülkadir Kılavuz önce “vatan haini” oldu,
sonra da “şehit”. 1978 mezunu Abdülkadir Kılavuz, üsteğmenliği sırasında, Kenan
Evren’in “Ben onlara hain lafını bile az bulurum” diyerek, “adaletin pençesine
teslim ettiği” subaylar arasındaydı. Sekiz ay tutuklu kaldıktan sonra göreve
iade edildi. 12 Eylül döneminin “haini” Abdülkadir Kılavuz, Ağustos 1994’te
Cudi’deki operasyonda binbaşı rütbesiyle “şehit” oldu.
Kendisini zorunlu
hissettiği bir tercihte bulunarak üniformasını bizzat çıkartıp sosyalist
harekete katılan Piyade Teğmen Ömer Yazgan ise, yakalandıktan sonra Türk Ceza
Yasası’nın 146/1’inci maddesinden idam edildi. Ömer Yazgan ve üç arkadaşı
hakkında idam kararı veren yargıçlardan Askeri Hâkim Yüzbaşı Eyüp Menteş, başka
bir davada idam cezası vermemek için sanık yakınlarından rüşvet almak suçundan
hüküm giydi. Yargıcın hüküm giymesi, Ömer Yazgan ve arkadaşlarının davasının
yeniden görülmesini gerektiriyordu. Ancak, buna ilişkin başvuruya karşın Yazgan
ve üç arkadaşı idam edildiler.
Sorgular sırasında işkence literatüründe
bilinen bütün yöntemlere maruz kalan genç askerlerden bileklerini kesmek,
pencereden atlamak yoluyla intihara teşebbüs edenler oldu. Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı’na göre, Harp
Okulu mezunu 1981-18 sicil numaralı Jandarma Teğmen Ahmet Erdoğdu, 18 Ocak 1982
tarihinde Mamak Cezaevi’nde gece kendisini ranzaya asarak intihar etti.
Neden tasfiye edildiler?
Tasfiye operasyonu 1981 yılı sonlarında
başladı. Tasfiyenin yürütülmesinde Gladio’nun Türkiye’deki ayağı özel örgüt de
görev aldı. Operasyon kapsamındaki askerler, özel örgütün Ankara ve İstanbul
merkezlerinde işkenceden geçirildiler. Harbiye sıralarında ve kıta yaşamlarında
birbirlerini tanıyan genç askerler, arkadaşlık ilişkilerini “örgütsel ilişki”
diye “itiraf” etmeye zorlandılar. Bu “itiraflar” kimi kez skandal boyutlarına
ulaştı. 81 subayın yargılandığı THKP/C Üçüncü Yol davasında İstanbul Sıkıyönetim
Askeri Mahkemesi’nin verdiği 1986/34 esas ve 1986/185 karar sayılı gerekçeli
hükümde, bazı subayların soygun ve gasp eylemlerine katıldıklarını “itiraf”
ettikleri; ancak, yapılan araştırma sonunda bu subayların eylem tarihlerinde,
bizzat bu dava dolayısıyla emniyette gözaltında olduklarının saptandığı
belirtildi.
Sorgulamaların başlangıcında ısrarla yüksek rütbeli subay ve
general ismi aranıyordu. Belliydi ki cuntacılık suçundan yargılanacaklardı.
Ancak, tasfiyeyi hak edecek nitelikte general bulunamamış olmalı ki, genç
askerler “ordu içinde yasa dışı örgüt” suçundan sıkıyönetim mahkemelerinde
yargılandılar. Devlet Başkanlığını darbeyle ele geçiren “our boys” Evren Paşa,
işkencecilere teslim ettiği genç subayları “Onlara ‘hain’lafını bile az bulurum”
sözleriyle suçladı. Ancak, tespit edilebildiği kadarıyla sadece üç subay
hakkında mahkumiyet kararı verildi.
İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu
Askeri Mahkemesi’nde bakılan 123 sanıklı THKP/C Üçüncü Yol davasının beraat eden
sanığı Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, yazılı savunmasında
tasfiye operasyonunu şöyle değerlendirmişti:
“Binlerce genç ordu mensubunun
zulme ve haksızlığa maruz bırakılması, toplum çapında gençliği hedef alan
düşmanca tavrın yansımasıydı. Çünkü, bilinir ki, gençliğe sahip olan yarınlara
da sahip olur. İçinde bulundukları bunalım ağırlaştıkça, toplumun egemen
sınıfları, kendi esenlikleri için, kendilerinin olmayan gençliği hedef gösterip,
gençliğe karşı tenkil ve yok etme harekâtına girişirler; böylece, bunalımın
hafifletilmesinin gereği olan gizli-açık zorbalığa meşruluk kazandırılmasına ve
toplumun bu en duyarlı-devingen tabakası ile ezilen sınıfların bağlarının
koparılmasına çalışırlar.
Silahlı kuvvetlerin tırpanlanan genç kuşağı, kimi
‘ağabeyleri-büyükleri’ gibi iş ortaklıkları kurarak, gayri milli düzenin egemen
sınıflarıyla bütünleşmedi, ziyafet sofralarında sarmaş dolaş olmadı. Bu gençler,
‘emeklilikleri’nden sonra, holding yönetim kurullarında asalak maaşa talim
etmediler. Genç kuşak, 1960’ta can çekiştikten sonra 1971’de son nefesini veren
ilericilik geleneğinin ve silahlı kuvvetlerin kaynağındaki ulusal kurtuluş
ruhunun mirasçısı; ilericilik geleneğini tarihi sürecin deneyimleri ışığında
işçi sınıfına yönelen bir anlayışla yeniden canlandırabilecek,
yurtseverliklerinin ve insanseverliklerinin doğal sonucu olarak dolaylı saldırı
doktrinini uygulama aracı olma işlevini elinin tersiyle itebilecek; adına
‘yardım’ denilen el davulunu sahibinin kafasına geçirerek, NATO’dan değil
yalnızca halkından ve ulusundan emir alma yolunu açabilecek müstakbel tehlike
olarak görüldüğü için tasfiye edildi. Tarih önünde, bu tasfiyeyi haksız
buluyorum ve haklı olarak tasfiye edilmediğim için de sevinç duyuyorum.”
Gazeteci Rahmi Yıldırım, Re’sen Emekli Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım’ın
ve başka üsteğmenlerin bireysel tarihlerinden alıntılar yaptı. Sürçü lisân
ettiyse affola! 