ANKARA 12. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE
Sayın mahkeme heyeti,
Sözlerime başlamadan önce heyetinize ve davanın tüm taraflarına saygılar
sunuyorum.
İnternet sitesi sansursuz.com sitesinde yayımlanan “İş Bilenin
Kılıç Kuşananın” başlıklı yazıda geçen bazı ifadelerde “devletin askeri
kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif” ettiğim iddiasıyla başlatılan soruşturma
dolayısıyla huzurunuzda bulunuyorum.
İddianamede zikredilen metin bana
ait değildir
Bu aşamada suçlamanın esasına, yani söz konusu yazıda tahkir
tezyif suçunu işleyip işlemediğime ilişkin bir açıklama yapmayacağım. Çünkü,
soruşturma zikrettiğim yazıdan dolayı açılmış olsa da, üç yıla kadar hapsimin
istendiği iddianameyi bu yazıdan dolayı düzenlenmiş sayamıyorum. Bu noktayı çok
önemsiyorum. Öncelikle bu konuya değinmek istiyorum.
İddianameyi hazırlayan
Sayın Savcı ile bu soruşturmaya değin hiç karşılaşmadım. Bu soruşturma
vesilesiyle kısaca yüzyüze geldik, saygılı bir yaklaşım içinde ifademi tespit
etti.
Kısa görüşmemizden edindiğim izlenim ve hislerim beni yanıltmıyorsa,
Sayın Savcı uygar kişiliğe sahip bir insandır; bana susma hakkımı
kullanabileceğimi hatırlatma nezaketinde bulundu.
Yine hislerim beni
yanıltmıyorsa, Sayın Savcı temel hak ve özgürlüklere saygılıdır. Bu yüzden,
hakaret içermeyen, eleştiri niteliğindeki bir yazıdan dolayı üç yıla kadar hapis
cezasına çarptırılmamı aslında istememiştir.
Hakkımda böyle bir dava açmak
Sayın Savcı’nın da içine sinmemiştir. Ama, görevi gereği bu davayı açmıştır. Bu
tür davaların hangi yasal ve pratik zorlamalarla açıldığı bilinmektedir. Sayın
Savcı da içine sinmese de, aynı yasal ve pratik zorunlulukla sonuçta bu davayı
açmıştır.
Davayı içten gelerek açmadığından olsa gerek, iddianameye gereken
özeni göstermemiştir. İddianame, adalet arayışının gerektirdiği titizlikten,
yasal ve hukukî ağırlıktan yoksun kalmıştır. Neden bu kaanate vardığımı madde
madde açıklamak istiyorum.
1) Özensizlik, daha iddianamenin ilk
satırında kendisini göstermektedir.
Suçlanan yazının sansursuz.com adlı
internet sitesinde 27 Ocak 2005 tarihinde yayımlandığı iddia edilmiştir. Oysa,
yazı 23 Ocak 2005 tarihinde sayfaya konmuştur.
Genelkurmay Başkanlığı’nın
Adalet Bakanlığı’na gönderdiği suç duyurusu ekindeki yazı fotokopisinin altında
da 23 Ocak 2005 tarihi kayıtlıdır.
27 Ocak 2005, Genelkurmay Başkanlığı’nın
yazıyı okuyup, yazıcıdan çıkarttığı tarihtir.
Yazının tarihi konusundaki
tahrifat şu anlama gelmektedir: İddia edilen suçun işlendiği araç elektronik
ortam değil de görsel, işitsel, yazılı medya olsaydı, suçlanan yazıyı arayanlar,
27 Ocak 2005 tarihli gazetede, radyoda, televizyonda yazıyı ya da programı
bulamazlardı.
2) Tarih farklı olduğu gibi suçlanan yazının özgün başlığı
ile iddianamede zikredilen başlık da farklıdır. Özgün yazıdaki başlık “İş
Bilenin Kılıç Kuşananın” şeklindedir. Yani bütün sözcükler büyük harfle
başlamıştır. Oysa iddianamede zikredilen başlık “İş bilenin kılıç kuşananın”
şeklindedir, ilki dışındaki sözcükler küçük harfle başlatılmıştır.
3)
Asıl tahrifat ise, tahkir ve tezyif suçuna dayanak gösterilen bölümde
yapılmıştır.
Özgün yazıdaki bölüm şöyledir:
[ Maaşıyla yetinip
üniformanın onurunu herşeyin üstünde tutanları tenzih ederek, şimdilik şu
kadarını söyleyeyim; “Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu” paşalar,
bir tarihten beri, (diyelim, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin İsmet
Paşa tarafından emperyalist limanlara yanaştırılmasından beri), aslında sermaye
düzeninin koruyucusu, sıradan neferleri, aktörleri ve figüranlarıdırlar. Bu
yüzden, sermaye düzeninin aktif birer aktörü, figüranı ve koruyucusu olarak
nasıl davranmaları gerekiyorsa öyle davranıyorlar. ]
İddianamede zikredilen
bölüm ise şöyledir:
(…şu kadarını söyleyeyim. Atatürk İlke ve İnkılaplarının
yılmaz savunucusu Paşalar bir tarihten beri diyelim ikinci dünya savaşından
sonra Türkiye’nin İsmet Paşa tarafından emperyalist limanlara yanaştırılmasından
beri aslında sermaye düzeninin koruyucusu, sıradan neferleri aktörleri ve
figüranlarıdırlar. Bu yüzden sermaye düzeninin aktif birer aktörü, figüranı ve
koruyucusu olarak nasıl davranmaları gerekiyorsa öyle davranıyorlar…)
Dikkatli gözler aradaki farkları hemen görecektir. Özgün metindekinin
tersine iddianamedeki metinde çift tırnak, parantez ve ayırma işaretleri
kaldırılmıştır; özgün metinde büyük harfle başlayan bazı sözcükler iddianamedeki
metinde küçük harfle başlatılmıştır; aynı şekilde, özgün metinde küçük harfle
başlatılan bir sözcük de iddianamedeki metinde büyük harfle başlatılmıştır.
Hepsinden önemlisi, özgün metindeki cümle iddianamedeki metinde ortasından
bölünmüştür.
Yazı/yazar ilişkisi, ebeveyn/çocuk ilişkisi gibidir. Evladın
gözünün kulağının, ağzının burnunun dış müdahaleyle yamultulması anne babayı
nasıl rahatsız ederse, yazısının deforme edilmesi de yazarı öyle rencide eder.
Hiçbir yazar, hakkında üç yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan bir dava
vesilesiyle de olsa, yazısında tahrifat yapılmasına, yazısının tanınmaz hale
getirilmesine razı olmaz. Dava konusu yazımdaki tahrifat konusunda gösterdiğim
titizliğin bu bağlamda hoşgörüyle karşılanmasını diliyorum. Özensizlikten de
olsa yazımı tahrif ettiği için Sayın Savcı’ya kırgınlık duyduğumun bilinmesini
istiyorum.
Özgün metinde yapılan tahrifatı tek tek açıklamaya çalışacağım.
a) Özgün metinde “Maaşıyla yetinip üniformanın onurunu herşeyin üstünde
tutanları tenzih ederek, şimdilik şu kadarını söyleyeyim” cümleciğinden sonra
noktalı virgül kullanılmıştır; yani cümle bitmemiş, devam etmiştir.
İddianamedeki metinde ise noktalı virgül yerine nokta konmuş, cümlecik, cümlenin
tümünden kopartılarak ayrı bir cümle haline getirilmiştir. Hatta, cümlecik bile
kendi içinde bölünmüştür. Bu tahrifat, sadece cümlenin değil, paragrafın ve
yazının tümünü anlam bakımından köklü bir değişime uğratmıştır.
Esasen
tahkir ve tezyif iddiası, cümlenin, paragrafın ve yazının tümünde anlamı kökten
değiştiren bu tahrifat üzerine kuruludur. Cümlenin ortasından bölünüp devamı
üzerine anlam kurulmasına ve iddianameye konu edilmesine, davaya devam
edilecekse, sonraki duruşmada esasa ilişkin soruları yanıtlarken değineceğim.
b) Özgün metindeki çift tırnaklar, iddianamedeki metinde yoktur. Özgün
metinde “Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu” ifadesi çift tırnak
içindedir; iddianamedeki metinde çift tırnak kaldırılmıştır.
Bu tahrifat da,
söz konusu paragrafın anlamını köklü değişikliğe uğratmıştır.
Çift tırnak
işaretinin kaldırılması, paragrafın anlamını köklü değişikliğe uğratmıştır.
Çünkü, bütün yazım kılavuzlarında, çift tırnak işaretinin üç ayrı işlevi olduğu
anlatılır.
Örneğin, eski Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Ömer Asım Aksoy
başkanlığındaki bir kurul tarafından hazırlanan “ANA YAZIM KULAVUZU”nda çift
tırnak işaretinin işlevleri şöyle anlatılır:
Birincisi, özgün bir metinden
alıntı yapıldığını gösterir, içinde başkalarına ait düşünceler vardır.
İkincisi, yazılı bir metin içinde geçen kitap, gazete, dergi, sanat ve
edebiyat eserlerinin adları çift tırnak içine alınır.
Üçüncüsü, bir sözcük
ya da ifade vurgulanacaksa, bu yolla anlamı güçlendirilecekse, çift tırnak içine
alınır. (Ayrıntılı bilgi için bakınız, Ömer Asım Aksoy, ANA YAZIM KLAVUZU, Adam
Yayınları, İstanbul, Eylül 2004, 24’üncü Baskı, s: 61)
Üçüncü işlevine bağlı
olarak, çift tırnak, yazı metninin seyrine göre, içine aldığı sözcük ya da
ifadelerdeki ironik anlamı güçlendirdiği gibi kendisi de ironik anlam katar.
Bu noktada “ironi” konusunda bir parantez açmak istiyorum.
İroni, olması
istenen ve beklenen ile gerçekleşen arasındaki zıtlığın (mizah tadı da taşıyan)
anlatımıdır. Günlük yaşamda pek de akıllıca hareket etmeyen kişiye “seninki de
iyi akıl ha!” diye serzenişte bulunmak ironi örneğidir.
Sanat ve edebiyatta
ironi, açıkça övmek ya da yermek yerine övgüyü ya da yergiyi gizleyen, övgü mü
yergi mi olduğunu okuyucunun, izleyicinin algılamasına bırakan anlatım tarzıdır.
Ana Britannica’nın “İroni” maddesine göre, iki türlü ironi vardır.
Edebiyatta kullanılan “sözel ironi”de asıl anlam gizlidir ya da sözcük
anlamlarıyla çelişiktir. Açık övgüyü ya da yergiyi gizleyen sözel ironinin
temelinde, olan ile olması gereken arasındaki karşıtlığın biraz yukarıdan
bakılarak kavranması yatar.
Tiyatro ahnesinde, beklenen olayla gerçekleşen
olayın uyuşmama durumuna da “dramatik ironi” denir. Dramatik ironi, bir yapıtta
kullanılan sözcüklere değil, yapıtın kuruluşuna bağlıdır. Tiyatro oyunlarında
ironi, çoğunlukla kahramanın farkında olmadığı yazgısının seyirci tarafından
bilinmesiyle sağlanır. Agamemnon’un, daha sonra kefeni olacak mor halı üzerinde
yürümesi için yapılan övgü dolu daveti kabul etmesi buna örnektir. O. Henry
öykülerinin beklenmedik sonlarında da dramatik ironi vardır. Çehov, “Dama s
Sabaçkoy” (1899, Küçük Köpekli Kadın, 1911) adlı öyküsünde aynı etkiyi daha
incelikli bir biçimde yaratır. Öyküde, deneyimli bir Don Juan, sıradan bir flört
diye başladığı ilişkinin sonunda, öbürlerinden farksız kadın tarafından baştan
çıkarılır ve yaşam boyu ona tutkuyla bağlı kalır. (Ana Britannica Genel Kültür
Ansiklopedisi. Ana Yayıncılık. 1988. İstanbul. Cilt: 11. Sayfa: 627)
Bu
bilgiler ışığında şunu eklemek istiyorum.
Ben yolsuzluk usulsüzlük
tartışmalarında adları geçen asker sivil kamu görevlileriyle ilgili iki yazı
yazdım. İlki, sansursuz.com adlı internet sitesinde sitesinde 16 Ocak 2005
tarihinde “İşini Bilen Paşalar” başlığıyla, ikincisi de 23 Ocak 2005 tarihinde
“İş Bilenin Kılıç Kuşananın” başlığıyla yayımlandı. İkinci yazı birinci yazının
devamıydı ve bu husus 16 Ocak 2005 tarihli yazının sonunda açıkça
belirtilmiştir.
İkinci yazı hakkında soruşturma başlatıldı ve sonunda bu
dava açıldı. Gerek suç duyurusunda gerekse iddianamede devletin askeri emniyet
kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif etmekle suçlandım. Oysa, hakkında
soruşturma açılan yazıda, suç duyurusunda ve iddianamede öne sürüldüğü gibi Türk
Silahlı Kuvvetleri değil, yolsuzluk usulsüzlük tartışmalarında adları geçen
asker sivil kamu görevlileri eleştiriliyordu.
Suçlanan yazı ironi yüklüydü.
“Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu” ifadesindeki çift tırnak
işaretinin işlevi, yazının tümündeki ironiyi bu ifadeye kazandırmak ve ironiyi
güçlendirmekti. Atatürk ilke ve inkılaplarını savunma söyleminin yolsuzluk
usulsüzlük tartışmalarında adları geçen kimselerde iğreti durduğunu vurgulamak,
bu kimselere Atatürk ilke ve inkılaplarının savunuculuğunu yakıştıramama
anlamındaki ironiyi güçlendirmek için, çift tırnak işareti kullanılmıştı.
Suçlanan metin iddianameye aktarılırken yazının tümünden kopartılıp çift tırnak
işareti de kaldırılınca ironi kalmamış, dolayısıyla ifadenin anlamı kökten
değişmiştir.
c) Özgün metindeki parantez, iddianamedeki metinde yoktur.
Özgün yazıda (diyelim, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin İsmet Paşa
tarafından emperyalist limanlara yanaştırılmasından beri) ifadesi parantez
içindedir, iddianamede parantez kaldırılmıştır.
ç) Özgün metinde geçen
özel isimdeki tek tırnak, iddianamedeki metinde yoktur. Özgün yazıda parantez
içindeki cümlecikte geçen İkinci Dünya Savaşı’ndan sözcükleri yazım kuralları
gereği büyük harfle başlamışken, iddianamedeki metinde ikinci dünya savaşından
şeklinde yazılarak küçük harfle başlatılmıştır ve ayırma işareti
kaldırılmıştır..
d) Yine aynı şekilde özgün metindeki bazı sözcükler
küçük harfle başlamışken, iddianamedeki metinde büyük harfle başlatılmıştır.
Özgün yazıda ilke ve inkılaplarının sözcükleri küçük harfle başlamıştır;
iddianamede ise İlke ve İnkılaplarının şeklinde yazılarak, bütün sözcükler büyük
harfle başlatılmıştır.
Aynı şekilde özgün yazıda paşalar sözcüğü küçük
harfle başlatılmıştır, iddianamede ise büyük harfle başlatılarak, Paşalar diye
yazılmıştır.
İmlâsız yazı olmaz
Tahrifatın tümüyle ilgili olarak
hemen belirtmeliyim ki, davayı içinden gelerek açmadığı için olsa gerek, sayın
iddia makamı farkında olmadan görev ve yetkisini aşarak, yazı işleri müdürü ya
da editör gibi davranmış, yazdığım yazıya müdahale etmiş; ama, ettiği müdahale
metnin kurgusunu ve anlamını saptırdığı gibi Türkçe yanlışlığına da yol
açmıştır.
Burada, yazıdaki sözcük örgüsünün yazım kurallarıyla bir bütün
oluşturduğunu, noktalama işaretlerinin bir metnin anlamlandırılmasında çok büyük
önem taşıdığını vurgulamak istiyorum.
Sözcük örgüsü ile yazım kuralları
arasındaki bütünsellik, hukuk alanında, başka bir alanda olmadığı ölçüde
önemlidir. Benzetme uygun görülürse, gazeteciler yazarlar sözcük
mühendisidirler, hukukçular ise sözcük yüksek mühendisi titizliğine sahip olmak
zorundadırlar. Zira hukukçular adalet terazisini ellerinde tutmaktadırlar.
Adalet terazisinde denge, hukukçuların verdikleri kararla sağlanmaktadır. Karara
ilişkin metinde kullanılan sözcüklerle yazım kuralları ve noktalama işaretleri
arasında uyum yoksa, amaçlanandan çok farklı bir sonuca ulaşılır.
En
harcıalem örnek olarak, “Oku da adam ol baban gibi eşek olma!” sözcük örgüsünde
virgülün konacağı yere göre cümle, birbirinden yüzde yüz farklı iki ayrı anlama
gelir.
“Oku da adam ol, baban gibi eşek olma!”
“Oku da adam ol baban
gibi, eşek olma!”
İkisi arasındaki fark herkesin görebileceği netliktedir.
İlkinde, babası gibi eşek değil, adam olması öğütlenmektedir.
İkincisinde, eşek değil, babası gibi adam olması öğütlenmektedir.
Duygu ve düşüncelerin anlatılmasında yazım kuralları ve noktalama
işaretlerinin önemi konusunda bir de Kanevsky’ye atfen denir ki:
“İnsanoğlu
bir gün virgülü kaybetti; bütün söyledikleri birbirine karıştı.
Noktayı
kaybetti; düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları.
Ünlem işaretini
kaybetti bir gün de; sevincini, öfkesini, tüm duygularını yitirdi.
Soru
işaretini kaybettiği gün de soru sormayı unuttu.
İki noktayı kaybetti bir
başka gün; hiçbir açıklama yapamaz hale geldi.
Yaşamının sonuna geldiğinde
elinde yalnızca tırnak işareti kalmıştı; ‘İçinde de başkalarının düşünceleri
vardı yalnızca.’”
Kanevsky’nin söyledikleri, dava konusu yapılan metin için
de geçerlidir. İddia makamı özensizlik ve dikkatsizlikten, yazı metninin yazım
kuralları ve noktalama işaretleriyle bir bütün oluşturduğunu gözden kaçırmıştır.
Özgün yazı iddianameye aktarılırken cümlenin ortasından bölünerek iki ayrı
cümle haline getirilmesi ve çift tırnak işaretinin kaldırılması, yazının
bütünündeki anlamı köklü değişikliğe uğratmıştır. Öteki tahrifatlar da bu ölçüde
anlamı bozmasa bile yazının bütünlüğünün ve özgünlüğünün ortadan kalkmasına yol
açmış, yazarını rencide etmiştir.
Bir yazarın suçlanan yazısındaki toplam 51
sözcüğün iddianameye aynen aktarılması bu denli zor olmamalıydı. Hele o yazar
hakkında üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılması istemiyle dava açılıyorken,
yazının tümüyle analiz edilmesinden geçtim, hiç değilse topu topu 51 sözcük
iddianameye aynen aktarılabilmeliydi.
Kendi yazımdan yargılanmak
istiyorum
Sonuçta, iddianamede bana atfedilen metin, bana ait olmaktan
çıkmıştır.
Altını çizerek yineliyorum:
İddianamede aktarılan metin bana
ait değildir. Ön soruşturma dosyasında gördüğüm fotokopide kayıtlı yazı bana
aittir; ancak, iddianamede aktarılan, tahkir ve tezyif suçuna dayanak gösterilen
metin bana ait değildir.
Suçlama konusu metin bana ait olmadığına göre, şu
an yargılanmakta olduğum davayı hakkımda açılmış bir dava sayamıyorum.
Yani,
ön soruşturma bana ait yazıdan dolayı yapılmış, ancak üç yıla kadar hapis cezası
istemli dava bana ait olmayan bir metinden dolayı açılmıştır. Yargılamaya bu
iddianameyle devam edilirse, verilecek karar da hakkımda verilmiş olmayacaktır.
Bana ait olmayan bir metinden dolayı yargılanmak istemiyorum.
Yargılanacaksam bana ait metinden dolayı yargılanmalıyım.
Bu itirazım,
yargılamayı geciktirme, oyalama niyetiyle sözcüklere ve yazım kurallarına
ilişkin ayrıntılarla uğraşma çabası olarak görülmemelidir. Tam tersine, adalet
terazisini elinde tutan mahkemeye yardımcı olmak için bir yanlışlığın
başlangıçta düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Askerlikte yığınakta
yapılan hatanın muharebenin neticesine tesir etmesi gibi, yargıda da yanlış bir
iddianameyle işe başlanmış olması, yanlışlık düzeltilmediği takdirde
yargılamanın bütün seyrini etkileyecek ve adalet terazisinin doğru bir tartı
yapmasını önleyecektir. Hatta adalet terazisinde boşuna tartı yapılmış
olacaktır.
İddianame iş kazasıdır
Açıklamaya çalıştığım nedenlerden
ötürü iddianame, benzetmek gerekirse bir “iş kazası”dır. Her ne kadar sanık
bölümünde bana ait kimlik bilgileri yazılı ise de, suçlama konusu metin bana ait
olmaktan çıktığı için, iddianameyi hakkımda düzenlenmiş bir iddianame
sayamıyorum. Bu iş kazası düzeltilmeden yargılamaya devam edilmesi, bundan
sonrasını da etkileyecektir.
Bu “iş kazası”na Ceza Muhakemeleri Usul Hukuku
açısından nasıl bir çözüm bulunur, bilemiyorum.
İddia makamı iddianameyi
geri mi çeker?
İddianamedeki metnin bana ait olup olmadığı konusu
bilirkişiye mi havale edilir?
Konu bilirkişiye sorulmasına ihtiyaç
bırakmayacak açıklıkta olduğundan mahkeme kendisi mi karar verir?
İddianamede zikredilen metin bana ait değilse davanın akibeti ne olur?
Hukuk bilgim, bu soruları layıkıyla yanıtlamaya yeterli değil.
İddianameyi hakkımda düzenlenmiş sayamadığım için bu aşamada suçlamanın
esasına, yani tahkir tezyif suçunun işlenip işlenmediğine ilişkin bir açıklama
yapmaya gerek duymuyorum.
Bu aşamada, iddianamede suçlama konusu yapılan
metnin, yukarda açıkladığım nedenlerden ötürü bana ait olmadığının karar altına
alınmasını diliyorum.
Davanın esasına ilişkin soruları, bu konuda karar
alınmasından sonra yanıtlayacağım.
Yeni TCK’ye eski iddianame
Esasen, üç yıla kadar hapsimin istendiği iddianame, 765 sayılı eski Türk
Ceza Yasası’na göre düzenlenmiştir. 5237 sayılı yeni Türk Ceza Yasası’nın 1
Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle, 765 sayılı TCK yürürlükten
kalkmıştır.
Yürürlükten kalkan eski TCK’nin 159/1’inci maddesini ihlalden,
yani devletin askeri kuvvetlerini alenen tahkir ve tezyif suçlamasıyla hakkımda
dava açılabilmesi, eski TCK’nin 160’ıncı maddesi gereğince Adalet Bakanlığı’nın
iznine bağlıydı. Şimdi yürürlükte olan 5237 sayılı TCK’de ise Adalet
Bakanlığı’nın izin şartı yoktur.
Sayın Savcı bu davayı içinden gelmeyerek
açtığına, yeni TCK ile Adalet Bakanlığı’nın izin şartı da kalktığına göre,
iddianamenin bu bakımdan da yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
Yine
iddianamenin dayandırıldığı eski TCK’nin 159’uncu maddesinde “tahkir ve tezyif
etmek” fiilinden söz edilmektedir.
Şimdi yürürlükte olan TCK’de ise “tahkir
ve tezyif” adıyla bir suçtan söz edilmemektedir. Bunun yerini aldığı
düşünülebilecek 301/2’inci maddede, “askeri veya emniyet teşkilatını alenen
aşağılayan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”
denilmektedir.
Yani, “tahkir ve tezyif etmek” ile “aşağılama” aynı suç
mudur, tartışılmaya değer bir konu. Sayın Savcı’nın iddianamesini bu değişiklik
ışığında da kendiliğinden gözden geçirmesi zarurettir.
İddianamenin yasa
değişikliği karşısında düştüğü durumu daha fazla irdelemeye benim hukuk bilgim
yeterli değildir. Savunma avukatları bu konuda gereken açıklamayı yapacaklardır.
Bu aşamada, iddianamede zikredilen, üç yıla kadar hapsimin istendiği metnin,
biraz önce açıkladığım nedenlerden dolayı bana ait olmadığının karar altına
alınması isteğimi yineliyorum.
Saygılarımla. 07 Eylül 2005
Rahmi
Yıldırım