http://www.yeniyol.org/yeniyol/
Rahmi Yıldırım "78 li subaylar" diye devrimci tarihe geçen
teğmenlerden. 12 Eylül de teğmen Ömer Yazgan'ın idama gidişinin tanıklığını
yapan devrimci teğmen .Şu anda gazetecilik yapıyor. Teğmen' ken taşıdığı
devrimci ve yurtsever tavrını ödünsüz olarak sivil hayatta
sürdürüyor.Yazılarıyla sitemizde onurlu duruşunu ve tecrübesini genç kuşaklara
aktaracak.
ÇİLİNGİR SOFRASINA SABOTAJ
Ehli keyfin sofrası
çilingir sofrası olarak biliniyor.
Çilingir sofralarında anlatılan bir
efsaneye göre, bu deyim Osmanlı döneminden kalmış. Osmanlı sarayında padişaha
sunulacak yemeği önceden tadan görevlilere, Farsça bir sözcükle çeşnigir
deniyor. Çeşnigirin tadına bakacağı yemekler küçük tabaklarda önüne geliyor.
İşte tadımlık yemeklerin bulunduğu bu sofraya çeşnigir sofrası deniyor.
Rakı sofraları da küçük tabaklarda -karın doyurmalık değil- tadımlık
mezelerden oluştuğu için, önceleri çeşnigir sofrası olarak adlandırılmış.
Sonraları bu deyimin yerini çilingir sofrası almış.
Başka bir efsaneye
göre ise, çilingir sofrası deyiminin mezelerin tadımlık olmasıyla pek ilgisi
yok. Deyimin kökeni rakının marifetinde gizli. Rakı masasında insanın sır
kapıları birer birer açılır, insanlar yüzlerindeki maskeyi atarak kendileri
olurlar, yani kendi özlerini gerçek kişiliklerini ortaya sererler. İşte rakı,
bir çilingir marifetiyle insanın kişiliğini sergilemesini sağladığı için rakı
içilen sofralara da çilingir sofrası denir.
Şahsen, rakının insanın gizli
dünyasının kapılarını çilingir gibi açtığı efsanesini daha gerçekçi ve sevimli
buluyorum. Çünkü, ayık sohbetlerde uygulanan sansür, çilingir sofralarındaki
sohbetlerde ikinci üçüncü kadehten sonra etkisini yitirir, sohbet samimileşir.
Ayıkken sahip olunan önyargı, sevgisizlik ve öfke kadehler boşaldıkça
kaybolur; çilingir sofraları demokratik ve sansürsüz bir foruma, hatta daha
ileri bir deyişle toplu terapi seanslarına dönüşür. Bu yüzden şair Metin Eloğlu,
rakıya “Şişede durduğu gibi durmaz ki kafir / tutar insana yaşamayı sevdirir”
diye kaside yazar.
Rakının bu çilingir marifetinden olsa gerek, sofrada
ilk kadehler “içelim açılalım güzelleşelim” temennisiyle
tokuşturulur.
Çilingir sofralarında hüzün var
Çilingir sofrasına
“içelim açılalım güzelleşelim” temennisiyle oturulsa da, sahte rakı faciasından
bu yana artık pek öyle değil. Sahte rakıya gerçek yaşamları kaptıranların sayısı
bir haftada 25’e ulaşınca, çilingir sofralarının dilek ve temennileri hayli
değişti.
Değişen dilek, temenni ve davranış kalıplarını Günaydın
gazetesinden Hakan Köksal ve Utku Gürtunca derlemişler. (Günaydın, 4 Mart
2005)
İki kafadarın tespitlerine göre, gerçek rakı dolu ilk kadehler
kaldırılırken, “Haydi beyler hoş geldiniz” denirdi. Sahte rakıdan bu yana artık
ilk kadehlerde “Hakkınızı helal edin” deniyor.
Çilingir sofralarındaki
değişim sadece bu kadar değil. Gerçek rakı içilirken, hoş geldin faslından
sonra, “İçelim güzelleşelim” denirdi. Sahte rakıdan bu yana, artık sofra ehli
“İçelim helalleşelim” temennisinde bulunuyor.
Gerçek rakı içilirken “En
kötü günümüz böyle olsun” denir. Sahte rakıda ise en son gün olacağı hemen hemen
kesindir.
Gerçek rakı, içene keyif verir. Sahte rakının olduğu sofrada
ise içenin hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp
gider.
Gerçek rakıya su katıldığında beyazlaşır. Sahte rakıda ise
beyazlaşan rakı değildir, içenin yüzü bembeyaz olur.
Gerçek rakı adamı en
fazla küfelik yapar. Sahte rakı ise adamı tabutluk yapar.
Kadehteki rakı
gerçekse kadeh boşaldığında garson, “Tazeleyim mi abi?” diye sorar. Sahte rakıda
ise sorulacak soru, “Hangi yakınınızı arayalım abi?” sorusudur.
Gerçek
rakı içilirken, masaların arasında çiğ köfteci ya da buzlu bademci dolaşır.
Sahte rakıda ise masaların arasında dolaşan satıcı, “irmik helvanıza fıstık
ister misiniz?” diye sorar.
Özetle, sahte rakıyla ilgili her anlatımın
sonunda ölüm var; çilingir sofralarında 25 sofra ehlini sahte rakıya kaptırmanın
hüznü var.
Kimi tuttuğu futbol takımının galibiyetini kutlarken sahte
rakıya kurban gitmiş.
Kimi sevgilisinden ayrılmanın hüznünü dağıtmak
isterken bilmeden sahte rakıya saldırmış.
Bir diğeri işten atılmanın
kederini arkadaşlarıyla dostlarıyla paylaşmak isterken bu kez sahte rakının
kurbanı olmuş.
Bir baba, oğlunun bilerek ikram ettiği sahte rakıyla
hayata veda etmiş.
Gazetelerin yazdığı doğruysa en ilginci de,
müşterilerine sahte rakı satan lokanta sahibi de aynı rakıdan içmiş, sizlere
ömür…
Akıl da iptal
Vahşi kapitalizm deyip geçilecek
basitlikte değil. İngiliz sendikacı Dunning diyordu ki:
“Sermaye, güvenli
yüzde10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır;
yüzde 50, küstahlaştırır; yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına
aldırır; yüzde 300 kâr uğruna işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur,
sahibini bile astırır.” (T. J. Dunning. aktaran Marks, Kapital, Cilt: I, s. 779)
19’uncu yüzyılın gariban İngiliz sendikacısının havsalasındaki,
kapitalisti insanlıktan çıkaracak kâr en fazla yüzde 300’de kalmış. Türkiye’de
hükümetin kaçak sahte rakıdaki kâr marjını yüzde 1000’e yükseltmesini görse
kimbilir ne derdi.
Kâr oranı yükseldikçe kapitalistin göze alacağı
tehlike de büyür. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. İngiliz sendikacının
demesine göre, kapitalist, ucunda öldürülmek olsa bile yüzde 300 kâr uğruna her
tehlikeyi göze alır.
Fakat, şu da anlaşılır bir şeydir ki, en vahşi
kapitalist bile aklını tümüyle yitirmez, “Yarın ne olur, başka nereye yatırım
yaparım?” hesabıyla hareket eder.
Bizim lokantacı küçük kapitalistin
anlaşılan böyle bir hesabı olmamış. Ya da, İngiliz sendikacının bile tahmin
edemediği yüzde 1000 kâr, sadece insani duygularını değil, aklını da başından
almış; müşterisine ikram ettiği zehri kendisi de içmiş.
Lokantacı küçük
kapitalist bilmeden sahte rakı ikram etmiş ve kendisi de içmiş olamaz. Sahte
rakıyı 100 metre uzaktan tanımayacak bir lokantacı herhalde yoktur.
Bu
durumda sahte rakıyı niçin lokantasına soktuğu ve kendisi de içtiği sorusunun
yanıtını sadece kendisi bilir; ama, küfelik değil tabutluk olduğuna göre öğrenme
olanağı yok.
Kimbilir, belki de eski günlerin sahte rakı vukuatlarından
bir farkı olmadığını sanmıştır.
Okuldan arkadaşım kıdemli hakim Hasan
Mutlu’nun gerçek bir mahkeme dosyasından anlattığına göre, Cumhuriyetin ilk
yıllarında yine İstanbul’da yüklü miktarda sahte rakı ele geçirilir. Yakalanan
zanlılar apar topar mahkemeye sevk edilirler. Mahkeme, ele geçirilen rakıların
sahte olup olmadığını belirlemek için bilirkişi incelemesi ister. Ancak, ele
geçirilen rakıyı tahlil edecek ne laboratuvar vardır, ne de kimya mühendisi.
Zorunluluk karşısında, bir eczacı ile rakıdan anlayan kişi olarak üç akşamcı
bilirkişi diye atanır. Bilirkişi heyetinin incelemesi iki hafta sürer. Ele geçen
sahte rakının çoğu tahlil çalışmalarında tüketilir. Nihayet hazırlanan rapor
mahkemeye sunulur. Bilikişi raporu kısa ve özdür: “Yakalanan rakılar kesinlikle
sahtedir. TEKEL bu kadar güzel rakı yapamaz.”
Burası
Türkiye!
Rahmi Yıldırım
11 Mart 2005