Türkiye yıllardır antika-modern karması melez bir ekonomik yapının çok
boyutlu sorunlarıyla bunalıyor. Doğu da halen sürmekte olan tefeci-bezirgan
sistem, batı da yerini finans-kapital egemenliğindeki oligarşik yapınalanmaya
bırakıyor. AB kapılarından medet uman takunyalı hükümet, orada da doğal olarak
aradığını bulamayıp, demokrasi, işsizlik, istihdam açıkları, ya sıcak para
piyasalardan çekilirsenin korkusunu yaşıyor.
Esasında tüm çarpıklığı,
mevcut iktidar sürecinde aramak yanlış olur çünkü AKP iktidarı zurnanın son
deliğidir ve bu çarpık yapılanma, insan kalitesindeki dejenerasyon, Türkiye’nin
ana damarlarının (TÜPRAŞ-PETKİM) yabancılara peşkeş çekilmesi onların ağa
babaları olan Menderes-Demirel-Özal süreçlerinden beri süre gelmektedir;
‘’NATO dışı harcanışımız ise, NATO içi parçalanıp yutuluş planının kaçınılmaz
sonucudur. Kurtuluş savaşı yıllrında, büyük bir dayanışma sonucu oluşturulmuş,
Sovyet dostluğuna dayanan istikrarlı dış politika kundaklanmıştır. İzlenen
Sovyet düşmanı olmamak politikalarının Türkiye’nin Uzak Doğu ve Yakın Doğu
kargaşalığına çanak tutmama anlamına geldiğini çok iyi bilen ABD emperyalizmi,
gönderilen dış yardımlar, benzin istasyonları, traktörler ile donattığı egemen
sınıfları ve onların temsilcisi siyasi iktidarı Türk Ordusunun, Kore savaşına
gönderilmesine ikna edivermiş ve NATO kazığını bağrımıza yerleştirmiştir.
Böylelikle yıllardır sürdürülen ‘Sovyet düşmanı olmama’ politikası terk
edilmiştir. Sonuçta ABD emperyalizmi İngiliz casusların çiftlikleri olan Acem
Şahının İran’ı ile İngiliz ordusundan diplomalı işbirlikçilerin Pakistan’ını,
Türkiye ile aynı torbaya koyup ağzını iyice kapatışlardır.’’ (Sarp Kuray,
‘’Devrimci Maskeli Halk Düşmanları Kimlerdir’’.)
Türkiyedeki
kapitalizmin çarpık gelişimi tepeden inmeci ordu darbeleriyle sağlandığı için
ona bağlı olan üretici güçlerin gelişimide aynı çarpık yapılanma sonucu ortaya
çıkmıştır. Yani bizdeki Burjuva devrimi, Batı’daki örneklerinin aksine
burjuvazinin ideolojik ve toplumsal liderliğinde gerçekleştirilmiş bir ‘Sosyal
Devrim’ olmamıştır. Bu tip oluşumlarda da devlet-egemen sınıf ilişkileri farklı
olmuştur. Durum böyle olunca da, hergün, her hafta, Avrupa kapılarında hakarete
uğrayan Türkiye, kime dönse şamar yediğinden, kimden medet umacağını
şaşırmıştır.
1980’li yıllarda Özal ile birlikte iyice pekiştirilen
‘’kapitalizm ile daha hızlı bütünleşme’’, ‘’ihracata dayalı kalkınma’’
poitikaları hapı yutturularak, daha fazla ABD, AB, ile bütünleşme bahaneleriyle
ülke adım adım Dünya Bankası ve IMF’nin kucağına doğru yuvarlandırılmıştır. Çok
uluslu şirketlerle, işbirlikçi tekelci finans-kapitalin el ele vermesi sonucu
yoksul yığınlar daha çok fakirleşmiş, baskı, zulüm ve sindirme politikaları
azgınlaşarak devam etmiştir (Bakınız Coca-Cola’da çalışan sendikalı işçilerin
kovulması olayı).
Özeleştirme adı altında yabancı sermaye’ye bedavaya
giden işletmeler, ‘’küreselleşme’’ adı altında ülke halklarının tüm hak ve
özgürlüklerinin gasp edilerek, asgari ücretlerle kendi ülkelerinde başkaları
adına çalıştırılma politikaları, üçüncü dünya ülkelerine biçilen rol dür.
Türkiye de tam anlamıyla bu tezgahın içindedir.
Kimse, ama hiç kimse
unutmasın ki, Mustafa Kemal Paşa en keskin virajlarda
‘taraf’ olduğu ve
emperyalizme açıkça kafa tuttuğu için bugüne dek, inanılmaz ihanet ve
dejenerasyona uğramasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti ayakta
durabilmiştir.
Selim Renkliyıldırım