http://www.yeniyol.org/yeniyol/
İNSAN OLMAK
Daha önce yaşayanlardan, emniyette ki işkencelerden sonra
cezaevinin cennet ! gibi geldiğini sürekli duymama rağmen yine de tedirgindim.
Gardiyan, uzun anahtar seslerinden sonra büyük demir kapıyı gürültüyle iteledi.
Yan yana dizilmiş bir çok ranzadan kadın ve çocuk sesleri geliyordu. Yanıma ilk
yaklaşan beyaz başörtülü bir teyze oldu.
- Geçmiş olsun, suçun ne bacım?
Dedi
- Siyasi, senin? Dedim
Yüz ifadesi ve ses tonu hiç
değişmeden; Sanki yemek yeme, örgü örme gibi doğal bir eyleminden bahsediyormuş
gibi:
- Kocamı öldürdüm. Bahçede kuyudan su çekiyordu, arkadan yavaşça
yaklaşıp baltayla kafasına vurdum. Beyni yere düştü dedi. Ürperdiğimi
hissettim.
Sonra siyasi arkadaşlardan biri, temiz giysilerle yanıma koştu
“su ısıtıyoruz, hemen yıkan. Kirlilerini de ver. Sen temizlenene kadar yatağını
da hazırlarız” dedi. Şaşkındım, pisliğe alışmıştım. “Ben şurada yerde, bir
battaniyenin üzerinde kıvrılıp yatarım” dedim. Tabii dinletemedim.
Bütün
gece kapanması yasak olan ışıkların yardımıyla etrafımda uykuya dalan kadınları
ve çocukları izledim, Hissettiklerim; daha önceleri gazetelerde okuyup, “kader
mahkumu”, “toplumun sosyal yarası” deyip geçmeye hiç benzemiyordu. İşte
yanımdaydılar ve bu hayatın kendisiydi. Sabaha karşı sızmışım. İşkenceciler dozu
kaçırmışlar, bu kez namusumla oynuyorlardı. Kabus içinde çığlık atarak uyandım.
Ertesi gün daha rahattım. Evden alınırken, kalbi sıkışıp yığılan annemin
sağlığını merak etmek dışında ortamı kanıksamıştım.
4-5 kişilik bir
siyasi gruba ait komün ve aynı siyasetten komünün dışladığı bir kişi dışında
diğerleri hep “adi” suçlu idi. Komündekilerden biri; dışladıkları arkadaşları
için: ”bitmiş biri” diyerek samimi olmamam için uyardı. Ortamı gözleyeceğimi,
kimin ile samimi olup olmayacağıma, ancak kendimin karar vereceğimi
söyledim.
Burası çoluğu-çocuğu ile tam bir mahalle gibiydi. Farkı, herkes
sıra dışı idi. Hepsinin hikayesi ayrı ayrı idi.
Eyyübe, diş teknisyeni
olan kocasını dostuyla bir olup öldürmekten yargılanıyordu. Ama geçen gece, alt
katta ruh çağırma seansında kocasının geldiğine inanarak, “onu öldürdüm,
gelemez” diye mahkemede reddettiği suçlamaları kabul ettiğinin farkında bile
olmadan ağlıyordu.
Dostunu bıçaklamaktan yatan kadın, içeri nasıl soktuğu
bilinmeyen E Vitamini iğnelerini düzenli olarak kendine yapıp güzelliğini
korumaya çalışıyordu. Çocuk doktoru olan bu kadın, çocuklardan nefret ediyordu.
Cezaevinde çocuklara yemek çıkmıyordu. Kendi yemeklerimizden onlara ayırıyorduk.
Çocuk doktoru, “ben yemeğimi bölüşmem, piçlerinize dışarıda baktırın” diye
sürekli olay çıkarıyordu. Aralarında organize olduklarını sonradan öğrendiğimiz
adi suçlular, bir gece çocuk doktorunu çevire çevire dövüp, eşyaları ile
birlikte “biz bunu bu koğuşta istemiyoruz” diyerek kapı ağzına, gardiyanın önüne
attılar.
Kendi aralarında bir de oyun bulmuşlardı. Yeni bir mahkumun
geldiğini duyduklarında hemen oyuna başlıyorlardı. “Zina ise af çıkacak,
cinayetse çıkmayacak.” Sonra da suçunun zina olduğunu söyleyen kadının şaşkın
bakışları karşısında, birden “oh oooh af çıkacak” diye göbek
atıyorlardı.
Bir gece hırsızlıktan yakalanan 2 bohçacı kadın, bohçaları
ile birlikte koğuşa atıldılar. Bir iki hoş-beş ten sonra kadınlar bohçalarındaki
şeffaf gecelikleri bize pazarlamaya kalktılar. Tabii; sonuç hüsran. O
geceliklerden birer tane kendileri giyip uykuya daldılar.
Gül, Çiçek;
isimleri hep birbirine benzeyen ve “Allah kahretsin! Tam iş zamanı ( İzmir’in
Fuar zamanı) içerdeyiz” diye yakınan ve nedense içeride iş ahlakları ! gereği
kimsenin malına el uzatmayan, tam tersine her şeyini paylaşan yankesiciler. Biri
yanıma yaklaşıyor:
- Sözlünde mi siyasi yatıyor? Nine-dede olunca
evlenirsiniz artık. Biz de içeri giriyoruz. Ama arada bir dışarı çıkıp, hava
alıyoruz. Siz girdiniz mi, kalıyorsunuz” diye dalgasını geçiyor.
İki
haftada bir bitlenmeyelim diye hamama götürüyorlar. Sıcak su gelene kadar,
plastik su taslarını ters çevirip dümbelek yaparak, o zamanların meşhur şarkısı
“Mavi mavi masmavi Gözlerin boncuk mavi” eşliğinde oynuyorlar. Ertesi gün, “adi
suçlu”lar eğlenirken onları alkışladığım için kömün tarafından
eleştiriliyorum
Çocuklaaaar çocuklar. İllaki çocuklar.!
1,5
yaşında ki Ekrem. Eko’muz burada doğmuş. Kendisi erkek, ama daha
hiç erkek
cinsiyle karşılaşmamış. Anne-Babası soygun için bir kadının evine giriyor.
Bileziklerini alıyorlar, şikayet eder diye korkup kadını öldürüyorlar, cinayet
olduğu anlaşılmasın diye evi yakıyorlar. Gasp-Cinayet-Kundakçılık. Baba müebbet,
ana 36 yıl. Eko, her kapı sesi duyduğunda eski hasır sepetini koluna takıp
“atta” diye kapıya koşuyor.
Ve altımdaki yatağı yankesici annesiyle
paylaşan, beş yaşındaki sevimli
kız Hasret. Hep yanımda, beni çok seviyor.
Ama tanıdıkça da çok şaşırıyor: “Kocaman aba olmuşsun, hadi oynayamuyosun da,
elini bile şaklatmayı bilmiyosun. Bak; sol elini yumruk yap, sağ elinin işaret
ve orta parmağını dilinle hafif ıslat, birbirinin üzerinden kaydır. Sonra da
oynamayı öğretirim. Arka cepten cüzdan çalmak içinse; çok dikkatli ve yavaş
davranmalısın, baş ve işaret parmakların cımbız gibi olmalı” diyor. “Sen şimdi
anneni çok özlüyorsun, mektup gelince, kitap okurken benle hiç ilgilenmiyorsun
ya; geçen gün çektiğin şu dişimi mendilin arasına koydum. Sakla, dışarı çıkınca
da beni özle tamam mı? Özleyeceksin di mi ?” diyor.
Kısıtlı paramı
sigaraya harcadığımdan o gün kahvaltıda gül reçeline bayat
ekmek banıyorum.
Birazdan Hasret’in annesi elinde peynirle koşuyor “Hasret abamın yemeği az, aç
kalıcak dedi “ diyor.
Hastalanıyorum. Ateşler içindeyim. “ Akşam üzerin
açılmış, battaniye ile örttüm” diyor, siyasilerden biri, soğuk bir ses tonu ve
görev edasıyla. Yanan anlımda buz gibi bir el! Hasret’in annesinin eli. “ Bacım,
şu limonatayı iç, açılırsın” diyor. Birazdan “ aban hasta, gürültü yapma dedim
sana” diye Hasret’e patlatıyor bir tane. Saatler sonra biraz kendime gelir gibi
oluyorum. Minik bir el “abam yemek ye” diye dürtüyor. Elinde kendinden büyük bir
tepsi, “kuyrukta abamı göremedim, hakkını verin götürcem” demiş.
Gardiyanla bir müebbetliğin lezbiyen ilişkisi,
Sırayla gelen
temizlik nöbetleri,
Parası olanların nöbetlerini başkalarına
yaptırması,
Cam ile parmaklık arasına tek sığan olduğum için camları hep
benim silmem. Tam o sırada sınıf arkadaşımdan gelen, belki iyi davranırlar diye
mesleğimi belirten başlığın olduğu mektup. (Diş Hekimi Sn.....)
Aramaya
gelen kadın polislerin mutfak dolaplarından fırlayan kedi büyüklüğündeki
fareleri görünce çığlıklarla masa üstüne çıkmaları,
Sevdiklerimi
özleyince, kırmızı popolu maymunlar gibi kendimi parmaklıklara vurma isteğim vs.
vs.... Bir kara mizahtır, gidiyordu yaşam.
Günler geçtikçe “bitmiş”
siyasi arkadaşı çok sevmeye başlamıştım. Gün boyu “adi-siyasi” demeden herkesin
her işine koşturuyordu. İlkokul Öğretmenliği olan mesleğini burada da yapmaya
çalışıyor; yankesicilere okuma-yazma öğretiyor, siyasilerin niçin buralarda
olduğunu, onların dilinden onlara anlatmaya çalışıyordu.
Siyasi Komüne
ise hiçbir adi suçlu yaklaşamıyordu. “Çocukları sevmeyen çocuk doktoru”
gibiydiler. Aralarına diğer insanlarla koca bir duvar örmüşlerdi. Posta günleri,
koğuşun curcunasının yerini sessiz bir hüzün alıyordu. Yankesicilerden biri,
siyasilerden birine, bakıp ta hüzünlendiği çocuk resimlerinin kim olduğunu
sordu. Siyasinin cevabı “ Sana ne git başımdan” oldu.
Bir sabah, Hasret
telaşla koşarak yanıma geldi. “ Abam, sigaranın jelatinini ver çabuk, yakıp fal
bakıcam. Duman çıkarken puf derse tahliye olacağız” dedi. O gün annesinin
mahkemesi vardı. Koğuşta yalnızdı. Az sonra kapı açıldı annesi göz yaşları
içinde geldi. Tam tahliye olamadığını düşünürken; Adliyede kocasını gördüğünü,
cezaevinde onlara bakabilmek için, hırsızlık yaparken yakalandığını söyledi.
Cezaevinde ki en önemli ve az bulunan eşyalardan biri de dışarıda günlük
hayatta yüzüne bakmadığımız, bildiğimiz naylon poşetti. Her hafta başı poşet
içine yazdığımız kantin listesini gardiyana verip ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk.
Hasret; yarı sevinçli yarı buruk hepimizi öptükten sonra, içeride kalan
yaşıtı Sıla’ya ağlayarak sarıldı. Elindeki naylon poşeti uzatarak “al senin
olsun. Benim artık ihtiyacım olmayacak. Hem kantin torbası yapar hem de beni
hatırlarsın” diyerek vedalaştı.
O sıralarda adi suçlulardan biri
siyasilerden birine ne okuduğunu sordu. Cevabı, buz gibi bir ses tonuyla “Az
Gelişmişlik Sürecinde Türkiye” oldu. Doktor ustanın deyimiyle “halka turist
bakışlı hafızı kapitaller”imizin her tarafı gelişmiş olsa ne olurdu?.!!!! Tamam,
yenilgi dönemlerinde insanların savrulmaları doğaldı ama; kendi aralarında
sigara, çaydanlık, tencere, giysi kavgası yapanların, en yakınlarının emeklerini
sömürmeyi alışkanlık haline getirip bunu da “profesyonel devrimcilik” olarak
açıklayanların “insan” orijinlerini bu kadar yitirmişken insanı kurtarmaya
soyunduklarını iddia etmeleri komik değil miydi ? Yankesicilerden insanlık dersi
almaları gerekmiyor muydu?
İlk genç kızlık yıllarımda rahmetli Öner
abimin arkadaş seçiminde bana hep aynı öğüdü olmuştur:
“Siyasi görüş hiç
önemli değil. İnsanlar ne olduğunu bilmeden ailesinin veya arkadaşlarının etkisi
altında kalabilirler. Kriterin, “iyi insan” seçmek olsun. İyi insan; zaten
haksızlığa gelemez, adildir, paylaşmadan duramaz, seni kullanmaz, her koşulda
yanında olur” demişti.
Önce “insan” olmak gerekiyordu.
Üstelik,
önümde gurur veren bir örnek vardı: Boş akşamlarında geçimini boncuk dizerek
sağlayan komşu Cemile Hanıma yardım eden, kızına aldığı oyuncak bebeğin aynısını
komşu Çingene kızına da alan, hayvanlara bile kıyamayan, “eğer başarırsak
karımla çocuklarımın kursağından ne geçiyorsa herkesin kursağından o geçecek”
diyen bir babanın kızıydım.
Hayat, arkadaş ilişkilerimde hep abimi haklı
çıkardı.
Anılarımı çok bilinen sevdiğim bir hikaye ile noktalamak
istiyorum.
“Bir pazar günü çocuk, koşarak babasının yanına
gelir.
- Beni bugün sinemaya götüreceğine söz vermiştin, der. Adam
yorgun, ama çocuğunu da kırmak istemez.
Gazete ilavesi bir dünya haritasını
parçalara ayırır, karıştırır,
- Bunu tekrar Dünya Haritası haline
getirebilirsen götüreceğim der. Tam rahatlayıp ayağını uzatmışken 10 dakika
içinde çocuk “yaptım işte” diye koşarak gelir.
- Bu kadar kısa sürede
nasıl yaptın? diye şaşırarak sorar baba.
Çocuk:
- Arkasında insan
resmi vardı, “İNSANI DÜZELTİNCE DÜNYA DA DÜZELDİ” der.
Sema
Özcan
22/04/2006